Dünyada faşizmin güncel biçimleri ve queer bedenin ‘tehlikeli’ varlığı

Faşizmin unutturmak istediği her ismi, her hikayeyi, her aşkı yeniden kayda geçirmek; normatif zamanı çatlatıp içinden çoğul ve renkli bir gelecek ihtimalini filizlendirmek… İşte queer beden tam da bu nedenle tehlikelidir. O tehlike, baskı düzeni için yıkıcı; fakat insanlığın çoğul geleceği için yapıcı ve dönüştürücü bir güç olarak bizimledir.
21’inci yüzyılın ilk çeyreği, faşizmin yalnızca tarihsel bir kalıntı değil, güncel bir siyasal biçim olarak yeniden karşımıza çıktığını gösterdi. Sağ popülist liderliklerin yükselişi, otoriter yönelimli iktidarların yaygınlaşması ve liberal demokrasinin ideolojik gerilemesiyle birlikte, faşizm çeşitli şekillerde yeniden üretildi. Ancak bu yeniden üretim, klasik 20’nci yüzyıl faşizminin birebir tekrarı değil; kültürel, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerle melezleşmiş, yeni koşullara uyarlanmış biçimlerde vücut buluyor. 20’nci yüzyılın faşist diktatörlükleri kitlesel şiddet ve tek parti egemenliği ile tanınırken, 21’inci yüzyılın ‘yeni faşizmi’ açık diktatörlük yerine demokratik kurumları içeriden aşındırarak otoriter bir yönetim inşa etme stratejisi izliyor. Enzo Traverso’ya göre yeni faşizm, popülist ve milliyetçi söylemlerle beslenirken modern korkuları ve önyargıları seferber edip ırkçılığı yeniden üretir. Bu rejimler kendilerini çoğunluğun ‘halkın iradesi’ olarak sunup, aslında hukuk devletini ve denge-denetleme mekanizmalarını işlevsizleştirmeye girişir.
Yeni faşizmler yalnızca muhalefeti, basını veya yargıyı baskılamakla kalmaz; bireyin hayatını, arzularını ve bedenini de denetim altına almayı hedefler. Bu rejimlerin ortak düşman figürlerinden biri queer bedendir. Çünkü queer beden, düzenin kurucu mitlerini -heteronormatif aile, ulusal birlik, dini ahlak, üretken ve itaatkâr vatandaşlık- bozan, esneten, yerinden eden bir tehdittir. Normun sınırında yaşayan queer varoluş, otoriter tahayyül için her daim bir kriz potansiyeli taşır.



Faşist geçmişin izleri: Nazi Almanya, faşist İtalya ve Franco İspanyası
Queer bedenin ‘tehlikeli’ bir varlık olarak inşası, aslında faşizmin hem tarihsel hem güncel biçimlerinde merkezi bir strateji olagelmiştir. George L. Mosse, faşist estetikte ‘saygınlık’ ideolojisinin temizlik, düzene uygunluk ve cinsel normallik ile tanımlandığını; bu yüzden eşcinselliğin ahlaki bir yozlaşma ve ulusun bedenine yönelik bir tehlike olarak görüldüğünü vurgular.



Faşizmin 20’nci yüzyıldaki klasik örnekleri- Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası ve Franco İspanyası- queer bedenin sistematik şekilde düzenlenmesi, suçlulaştırılması ve silinmesi konusunda çarpıcı bir miras bıraktı. Bu rejimlerin ideolojileri her ne kadar ırkçılık, ulusa6C-cemaatçi Katoliklik, aşırı milliyetçilik gibi farklı vurgular taşısa da hepsinde heteronormatif aile ve üreme, merkezi bir toplumsal hedef olarak yüceltildi; queer varoluş ise ‘yozlaşma’ ve ‘tehdit’ olarak damgalandı.
Nazi ideolojisi, ‘ırksal saflık’ ve Aryan nüfusunun çoğalması takıntısıyla şekillendi. Bu bağlamda eşcinsellik, Nazi zihniyetinde iki açıdan tehlikeli görülüyordu: Birincisi, eşcinsel erkekler üremeye katkı sunmadıkları için Aryan ırkın çoğalmasını engelleyen ‘asosyal’ unsurlar sayılıyordu. İkincisi, eşcinsellik Nazilerin gözünde ‘ahlaki bir bozulma’ ve toplumun disiplinine yönelik bir meydan okumaydı. İktidara gelir gelmez Hitler rejimi, Weimar Cumhuriyeti dönemindeki göreli özgürlük ortamını sapkınlık olarak damgalayıp tersine çevirdi. 1935’te Alman Ceza Kanunu’nun erkekler arası ilişkileri yasaklayan 175’inci maddesi ağırlaştırılarak polis terörü boyutunda uygulanmaya başladı. Gestapo, binlerce kişinin ismini ‘eşcinsel şüphesi’yle fişledi; queer barlar ve dernekler kapatıldı, ilgili yayınlar yasaklanıp yakıldı.
Nazi Almanyası’nda 1933-1945 yılları arasında 50 bin ila 100 bin erkek eşcinsellik şüphesiyle tutuklanıp cezaevlerine gönderilirken, 5 ila 15 bin kadarı toplama kamplarında insanlık dışı koşullara maruz bırakıldı; pembe üçgenle damgalanan bu tutsakların yaklaşık toplama kamplarına gönderilen eşcinsel erkeklerin yaklaşık %60’ı işkence, zorla çalıştırma ve tıbbi deneyler sonucu hayatını kaybetti.
Nazi propagandası, eşcinselleri ‘sapık’ ve ‘hastalıklı’ göstererek, queer varoluşu Alman halkının gözünde Yahudiler ve Romanlar gibi “Aryan olmayan” unsurlarla birlikte ulusun bedenine musallat olan bir virüs olarak konumlandırdı. Bu dönemde queer beden, devlet şiddeti aracılığıyla kamusal alandan bütünüyle silinmeye çalışıldı.
Mussolini İtalyası’nda cinsellik rejimi, pro-natalizm ve maço heteroseksüel erkeklik ideali etrafında örüldü. Faşist ideolojiye göre güçlü bir ulus, bol çocuk yapan sağlıklı ailelerle mümkün olabilirdi; bu nedenle Mussolini 1927’de ‘Doğum Savaşı’ kampanyasını başlatarak doğurganlığı artırmayı devlet hedefi haline getirdi. Eşcinsellik ise bu hedefe aykırı, zayıflatıcı bir sapkınlık olarak görülüyordu. İtalya’da Nazi Almanyası’nın aksine eşcinsel ilişkiyi doğrudan cezalandıran özel bir ceza kanunu maddesi yoktu; ancak Mussolini’ye atfedilen “İtalya’da eşcinseller yoktur, sadece gerçek erkekler vardır” sözü, rejimin yalnızca eşcinselliği bastırmakla kalmayıp, onun toplumsal varlığını inkar ettiğini ortaya koyuyordu. Söz konusu resmi inkâr politikası altında, emniyet güçleri ve yerel idareciler eşcinsel olduğu düşünülen kişileri ‘toplum düzenini bozma’ veya ‘ahlaka aykırılık’ suçlamalarıyla takibe alıyordu.
1930’lar boyunca birçok gey erkek gizli polis örgütü tarafından fişlendi ve taciz edildi. 1938’de ülkenin güneyindeki San Domino Adası, yalnızca eşcinsel mahkumların gönderildiği bir iç sürgün kampı haline getirildi. Hiçbir yargı süreci olmaksızın, ‘uygunsuz davranış’ veya ‘ahlaksızlık’ ithamlarıyla tutuklanan gey erkekler bu adaya yollanarak ana karadan izole edildiler. Faşist rejim, basın ve propagandada eşcinsellik konusunu neredeyse hiç açıkça anmadı; böylece bir tabu ve görünmezlik perdesi arkasında “Roma’nın ahlakı”na uymayan bu varoluş biçimini hem toplumsal hayal gücünden silmek hem de gerektiğinde zorla tecrit etmek mümkün oldu. Sonuç olarak Faşist İtalya, eşcinsel bedenleri hukuken değil belki ama fiilen cezalandırarak, heteronormatif ulus imgesine halel getirecek unsurları sahnenin dışına itti.
1939’da İspanya İç Savaşı’nı kazanarak iktidara gelen General Francisco Franco, Katolik ahlak ve ‘ulusal ruh’ kavramları üzerine kurulu faşist bir diktatörlük inşa etti. Bu rejimde aile, kilise ve vatan üçlüsü kutsal kabul edilirken, herhangi bir ‘ahlak dışı’ cinsel pratik – özellikle de eşcinsellik – bu değerlere saldırı olarak görüldü. Franco, eşcinselliği İspanyol toplumunun dirliğine yönelik bir tehlike ilan ederek hukuki ve kurumsal baskı mekanizmalarını devreye soktu. 1954’te ‘Serseriler ve Aylaklar Yasası’na ek yapılarak eşcinseller de ‘tehlikeli ve topluma zararlı unsurlar’ kapsamına alındı. Bu düzenleme, herhangi bir ceza gerektiren somut suç işlenip işlenmediğine bakılmaksızın, salt cinsel yönelimi nedeniyle bireylerin tutuklanıp ıslah kamplarına veya akıl hastanelerine gönderilmesine imkân tanıyordu. 1970’te yasa ‘Tehlikelilik ve Sosyal Rehabilitasyon Yasası’ adıyla güncellense de özünde eşcinselliği bir suç ve hastalık karışımı olarak tanımlamaya devam etti.
Franco dönemi kayıtları ve tanıklıkları, binlerce eşcinsel erkeğin yalnızca cinsel yönelimleri nedeniyle hapsedildiğini, cezaevlerinde ve kamplarda işkence ve aşağılama gördüğünü ortaya koyuyor. Birçok tutuklu zorla psikiyatrik ‘tedavi’ye tabi tutuldu, kimilerine elektrik şoku gibi yöntemler uygulandı. Basında ve eğitim müfredatında eşcinsellikten hiç bahsedilmeyerek ‘iyi vatandaş’ imgesi dindar, namuslu, evli-çocuklu heteroseksüel birey olarak çizildi. Böylece queer varlık, Franco rejimi boyunca ya zorla ‘ıslah’ edilmesi gereken bir sapkınlık ya da hiç var olmamış gibi davranılan bir hayalet muamelesi gördü. Faşist İspanya’nın ulus inşasında heteroseksüel normatifliğin mutlak kural haline getirilişi, toplumsal tahayyül ve hukuk düzleminde bu şekilde gerçekleşti. Bu üç tarihsel örnek, faşizmin queer bedene dair yaklaşımının yalnızca keyfi bir ahlakçılık değil, doğrudan ideolojik bir projenin parçası olduğunu ortaya koyuyor. Nüfus artışı saplantısı, ırksal/ulusal saflık miti ve geleneksel aile yapısının yüceltilmesi, queer bedenin kamusal hayattan silinmesini faşist rejimler açısından ‘mantıklı’ hale getirdi. Queer varoluş bu rejimlerin gözünde ulusun biyolojik ve manevi bütünlüğüne yönelik içsel bir tehdit, bir ‘beşinci kol’ idi.
Bu nedenle ya Nazi Almanyası’nda olduğu gibi topyekun imha yoluyla ya Faşist İtalya’da olduğu gibi kamusal görünmezliğe mahkum edilerek ya da Franco dönemi İspanyası’nda olduğu gibi ‘ıslah’ söylemiyle bastırılarak ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Faşizmin cinsellik rejimi sonraki dönem otoriter rejimlere de ilham veren bir model işlevi gördü.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Hukuki sekülerleşme, tıbbi ahlak ve ‘makbul’ vatandaş
Queer varoluşun siyasi iktidar tarafından denetlenmesi meselesi, Türkiye coğrafyasında da köklü tarihsel dönüşümlere konu oldu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan modern Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş süreci, cinselliğin tanımlanması, düzenlenmesi ve normatif vatandaşlık ideali bakımından keskin kırılmalar kadar süreklilikler de barındırdı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminde eşcinsellik, İslam hukuku çerçevesinde resmen yasaklanmış olsa da toplumsal pratiğin içinde belirli bir görünürlük alanına sahipti. Saray ve edebiyat çevrelerinde oğlancılık olarak bilinen erkekler arası ilişkiler, şiirlere ve hikayelere konu olacak kadar yaygın bir kültürel motifti. Osmanlı kent yaşamında genç erkek dansçılar (köçekler) ve resmi kayıtlara geçip vergi veren erkek seks işçileri (hiz oğlanları) gibi figürler, queer arzu ve pratiğin alt-kültürel ifadelerine örnek teşkil ediyordu. Bununla birlikte, dini hukukun livata (erkek erkeğe ilişki) yasağı ilke olarak varlığını sürdürdü ve dönem dönem bazı kanunnamelerde bu fiil cezalandırıldı. Yine de Osmanlı yönetici elitinin eşcinselliğe yaklaşımı, Batı’daki erken modern dönemin katı baskıcı örneklerine kıyasla nispeten esnekti; çoğu durumda rüşvet, himaye veya görmezden gelme yoluyla bu ilişkiler tolere edilebiliyordu.
19’uncu yüzyılda Tanzimat reformlarıyla Osmanlı hukuk sistemi köklü bir sekülerleşme yaşadı. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi, önceki şer’i kanunları yürürlükten kaldırarak modern bir ceza yasası vaz’etti.
Bu kanun, örnek alındığı 1810 Fransız Ceza Kanunu gibi, livataya dair herhangi bir suç tanımı içermiyordu. Böylece Osmanlı topraklarında eşcinsel ilişki ilk kez resmen suç kapsamı dışına çıktı. Nitekim 1858 sonrasında, salt hemcins ilişkisi gerekçesiyle ceza verildiğine dair kayıtlara rastlanmaz. Bu hukuki sekülerleşme adımı, Osmanlı modernleşmesinin cinsellik alanındaki en radikal kırılmasıydı. Ancak bu ‘dekriminalizasyon’, queer varoluşun özgürleşmesi anlamına gelmedi; bilakis cinselliğin denetimi, ceza hukukundan tıbbi, ahlaki ve idari alanlara kaymaya başladı.
Genç Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın son dönemindeki bu mirası devraldı. 1926’da yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu, büyük ölçüde İtalyan Ceza Kanunu’ndan uyarlanmıştı ve Osmanlı’daki gibi eşcinsel ilişkiyi suç saymıyordu. Böylece Cumhuriyet hukukunda da homoseksüellik doğrudan kriminalize edilmedi. Ne var ki erken Cumhuriyet dönemi, Batı’daki çağdaşları gibi, cinselliğe ilişkin söylemde tıbbileştirici ve ahlakçı bir çizgi izledi. Modernleşme ideolojisi, Osmanlı’nın ‘geriliğinden’ kurtulup çağdaş medeniyete ulaşmayı hedeflerken, toplumsal cinsellik normlarını da yeni bir biçimde ele aldı. Bu dönemde tababet çevrelerinde ve popüler yayınlarda eşcinsellik genellikle bir ‘hastalık’ ya da ‘sapma’ olarak nitelendi. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda bazı hekimler ve kriminologlar, erkek eşcinselliğini hormonal veya psikiyatrik bozukluklarla ilişkilendiren görüşler benimsedi; kadın eşcinselliği ise yok denecek kadar az tartışıldı, adeta imkansız sayıldı. Resmi söylemde eşcinselliğin hemen hiç dile getirilmemesi, Osmanlı’nın son dönemindeki ‘görmezden gelme’ tavrının Cumhuriyet tarafından da sürdürüldüğünü gösteriyordu.
Erken Cumhuriyet’in inşa ettiği ‘makbul vatandaş’ profili, cis-heteroseksüel ve çekirdek aileye mensup bir bireydi. Nüfusun artması, sağlıklı nesiller yetiştirilmesi ve ‘ahlaklı’ bir toplum yaratma ideali, devrimci kadroların dilinde önemli yer tutuyordu.
Kadınlara yönelik politikalar incelendiğinde bir yandan kamusal alanda kadınların eğitimi ve görünürlüğü teşvik edilirken, öte yandan annelik rolünün yüceltilip bekaret ve iffet kavramlarının toplumsal baskı unsuru olmaya devam ettiği görülür. Benzer şekilde erkek idealinde de askerlik yapmış, evlenip baba olmuş, üretken ve güçlü erkek imgesi vurgulandı. Bu heteronormatif vatandaşlık ideali içinde, açıkça dillendirilmese de queer kimlik ve ilişkiler ya ‘yok’ sayıldı ya da ahlaki çöküntünün bir belirtisi olarak dışlandı. Örneğin 1930’larda yayınlanan adab-ı muaşeret kılavuzlarında ‘terbiye dışı sapık ilişkiler’e karşı gençliğin korunması gerektiği vurgulanıyor; sinema ve tiyatro eserlerinde eşcinsel imalar sansürle engelleniyordu. Emniyet teşkilatı da genelev denetimleri ve ‘ahlâk zabıtası’ uygulamalarıyla daha çok kadın seks işçilerine odaklansa da lubunyaların (eşcinsel ve transların) mekanlarını ve görünürlüğünü kısıtlamaya yönelik adımlar atmaktan geri durmadı.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e cinsellik rejimindeki bu dönüşüm, ‘doğulu’ dini normlardan ‘batılı’ seküler normlara doğru çizgisel bir ilerleme olarak okunmamalıdır. Zira Osmanlı’daki göreli esneklik alanı, modern tıbbi söylemler ve ulus inşası kaygılarıyla Cumhuriyet döneminde daha katı bir toplumsal normativiteye evrildi. Eşcinselliğin suç kategorisinden çıkarılması, onun bir sapkınlık olarak tıp ve heteronormatif kültür tarafından denetlenmesiyle el ele gitti. Neticede Cumhuriyet Türkiye’sinde queer beden, kanun önünde görünmez ama toplumsal fantezide tehlikeli bir ‘öteki’ olarak yeniden tanımlandı. Bu miras, ilerleyen on yıllarda devletin ve toplumun eşcinselliğe yaklaşımında uzun süre belirleyici oldu.

Ulus, beden ve biyopolitika: Cinselliğin normalleştirilmesinin 20’nci yüzyıldaki işlevi
Nazi Almanyası’ndan erken Cumhuriyet Türkiye’sine kadar tartıştığımız örnekler, cinselliğin devlet iktidarı tarafından nasıl bir yönetim nesnesine dönüştürüldüğünü gösteriyor. Fransız filozof Michel Foucault, modern iktidarın 18’inci yüzyıldan itibaren geliştirdiği biyopolitika kavramıyla tam da bu olguyu açıklar.
Biyopolitika, iktidarın nüfusun ‘biyolojik’ yaşamını -doğum oranlarını, sağlığı, cinsel davranışları- düzenleme ve denetleme çabalarını ifade eder. Monarşilerin eski egemenlik modelinde iktidar ‘öldürme ya da yaşatma’ hakkını kullanırken, modern ulus-devletlerde iktidar ‘yaşatmayı yönetme’ biçimine bürünür. Bu yönetim, normal olanı teşvik edip anormal saydığını dışlayarak işler.
20’nci yüzyılda özellikle totaliter ve otoriter rejimler biyopolitik stratejileri uç noktalara taşıdılar. Nazi Almanyası, Foucault’nun deyişiyle ırkçı bir devlet olarak biyopolitikanın karanlık doruk noktasıydı: Yahudiler, Romanlar, eşcinseller, engelliler gibi arzu edilmeyen grupları toplumsal bedenin dışına atıp imhayı bile göze alarak ‘sağlıklı’ bir ulus yaratma iddiasındaydı. Benzer şekilde faşist İtalya ve Franco İspanya’sı da normalleştirme mekanizmalarını heteroseksüel evlilik, çok çocuklu aile, cinsel saflık vurgusu ile agresif biçimde yüceltip yaygınlaştırırken, bu normlara uymayanları cezalandırdı veya ‘terbiye’ etmeye çalıştı. Bu örnekler, devletin cinsellik üzerindeki kontrolünün ulusal kimlik inşasının ayrılmaz bir parçası olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Normallik kavramı, modern iktidarın en etkili silahlarından biridir. Foucault’ya göre toplumlar, kurumlar (okul, kışla, hastane, hapishane) ve söylemler yoluyla ‘normal’ vatandaş tipini üretir; cinsel yönelim ve davranışlar da bu normalleştirmenin hedefindedir. Heteroseksüel, üreyen ve cinsiyet rollerine uygun davranan birey makbul ulus öznesi kabul edilirken; eşcinsel, trans veya genel anlamda norm dışı cinsel kimlikler sapkın, hasta, hatta suçlu kategorisine itildi. Bu yaklaşım yalnız faşist rejimlere özgü olmayıp, demokratik toplumlarda da uzun süre baskın oldu. Örneğin pek çok ülkede eşcinsellik 20. yüzyıl ortalarına dek resmî psikiyatri tarafından ‘ruhsal bir bozukluk’ sayıldı; hukuk tarafından ise İngiltere, ABD gibi bazı ülkelerde ya doğrudan suç ya da Fransa, İtalya gibi resmen suç saymayan ama fiilen cezalandıran yerlerde ahlâk ihlali olarak değerlendirildi.
Türkiye de bu genel tablonun dışında değildi: Homoseksüellik, yasalarda suç olarak tanımlanmasa bile ‘genel ahlâk’ kavramı etrafında örülen idari pratikler ve gündelik ayrımcılıklar yoluyla, norm dışını dışlama refleksi kurumsallaştı.
Cinsel normların ulusal kimlik inşasındaki işlevi, nüfus siyasetinin de ötesine geçerek ulusun hayal edilen birliğini ve sürekliliğini sağlama amacına hizmet eder. Heteronormatif aile, ulusun bir mikrokozmosu olarak düşünülür: Baba vatanı temsil eder, anne kültürel devamlılığı, çocuklar geleceği. Bu sembolik düzende queer bir bedenin yeri yoktur; o, aile zincirinin ‘kopuk halkası’ olarak görülür. Dolayısıyla otoriter rejimler queer bedenleri yalnız ahlaka aykırı olduğu için değil, ulusal alegorinin bütünlüğünü bozduğu için de tehlikeli addeder. Disipliner iktidar, bireylerin bedenlerini ve arzularını daha çocukluktan itibaren terbiye ederek normları içselleştirmelerini sağlamaya çalışır. Okul müfredatları ‘doğru’ aile ve cinsiyet rollerini öğretir; dini ve ideolojik propaganda ‘sapmaları’ şeytanlaştırır; medya ideal vatandaş imajını sürekli yeniden üretir. Böylelikle birçok kişi herhangi bir zora maruz kalmasa bile heteronormatif kalıba uymayı ‘doğal’ kabul eder hale gelir.
Bununla birlikte, tüm normalleştirme çabalarına rağmen queer varoluş tamamen bastırılamadı. Aksine, normun dışına itilen bedenler ve arzular her dönemde kendi dayanışma ağlarını ve kültürel ifade biçimlerini yarattı. Biyopolitik denetim ne kadar sertleşirse, buna karşı geliştirilen direniş taktikleri de o kadar çeşitlendi. Tarihsel perspektiften bakıldığında faşizm ve benzeri iktidar formları queer bedeni yok etmeye, ‘düzeltmeye’ veya silmeye çalıştı, fakat her seferinde queer direniş – bazen yeraltında bazen açıkta – varlığını sürdürdü. Bu direniş, sadece bireysel özgürlüklerin değil, toplumsal çoğulluğun ve alternatif yaşam imkânlarının da savunusu oldu.
Bu kuramsal çerçeve ışığında günümüzün yeni faşist dalgasına bakmak, süreklilik ve değişimleri bir arada görmeyi mümkün kılar.
21’inci yüzyılın otoriter popülist rejimleri, klasik faşizmin mirasını devralmakla birlikte neoliberal çağın koşullarında kendilerine özgü stratejiler de geliştirdiler. Şimdi, yeni faşizmin yapısal kodlarına ve güncel örneklerine bu perspektifle eğilelim.

Yeni faşizmin yapısal kodları
Günümüzde faşizan pratikler, tek parti diktatörlüğü ya da açık militarizmle ortaya çıkmaktan ziyade, çoğunlukla demokratik prosedürleri içerden aşındırarak, kurumları işlevsizleştirerek, hukuk devletini biçimsel olarak sürdürüp içerikten boşaltarak işliyor. Bu yeni otoriter yönetimler literatürde ‘yeni faşizm’, ‘illiberal demokrasi’ ya da ‘post-demokrasi’ gibi kavramlarla tanımlanmakta. Modern iletişim araçlarını ve kimlik siyasetini de kullanarak kitlesel meşruiyet üreten bu rejimlerin ortak bazı özellikleri var:
Popülist lider kültü: Karizmatik, otoriter bir lider figürü etrafında kurulan ve lidere adeta mesiyanik özellikler atfeden siyasal sadakat yapısı.
‘Halk’ versus ‘düşmanlar’ söylemi: Toplumu homojen bir ‘halk’ olarak tahayyül edip, muhalefeti, eleştirel medyayı, akademiyi, göçmenleri ve özellikle de LGBTİ+’ları türlü komploların faili ‘hain’ler olarak hedefe koyan kutuplaştırıcı dil.
Aile, din ve ahlak vurgusu: Heteroseksüel çekirdek aile idealleştirilir; kadınlar ‘kutsal anne’ rolüyle, erkekler ‘koruyan ve kollayan baba’ rolüyle tanımlanır. Üreme ve üretkenlik, makbul yurttaşlığın kriterleri haline getirilir. Dini muhafazakarlık ile milliyetçilik iç içe geçerek cinsel ahlak üzerinde toplumsal baskı meşrulaştırılır.
Arzunun yönetimi: Cinsellik, toplumsal cinsiyet kimlikleri ve ilişki biçimleri ideolojik denetime tabi kılınır. Eğitim, medya ve hukuk yoluyla ‘makbul’ cinsellik tanımlanır; bunun dışındaki pratikler sansürlenir, yasaklanır veya şeytanlaştırılır.
Bu yapısal kodlar, queer bedeni yalnız bir ‘sapkınlık’ olarak damgalamakla kalmaz; aynı zamanda düzenin kırılganlıklarını açığa vuran bir turnusol kağıdı haline getirir. Queer, yeni faşist zihniyette toplumun homojenliğine meydan okuyan somut bir hatırlatmadır. Bu yüzden bu rejimler queer varoluşu bir yandan yok saymaya, görünmez kılmaya çalışırken, diğer yandan toplumsal kriz anlarında veya kitle seferberliğinde bir nefret objesi, bir günah keçisi olarak öne sürerler. Örneğin ekonomik ya da siyasi bir bunalım anında iktidar blokları dikkatleri dağıtmak için ‘sapıklar’ diyerek LGBTİ+ bireyleri hedef gösterip kendi tabanını konsolide etmeye çalışabilir. Yeni faşizmin dilinde ve politikasında aile ve ahlak temaları merkezi bir yer tutar. Bunun güncel örneklerini çeşitli ülkelerde görmek mümkün.

Küresel Örnekler: Queer bedenin şeytanlaştırılması
Günümüzün yeni faşist ve popülist hareketlerinde de heteronormatif aile düzeni, milli ve manevi değerlerin kalesi olarak sunuluyor. Queer kimlikler ise bu kaleyi içten çökertmeye çalışan ‘hainler’ ya da dış mihrakların toplum içine soktuğu bir ‘Truva atı’ gibi resmediliyor. Özellikle Orta ve Doğu Avrupa’da bu eğilim belirgindir: Polonya’da iktidardaki muhafazakârlar bazı kent ve kasabaları ‘LGBT ideolojisinden arınmış bölge’ ilan edecek kadar ileri gitmiş, Macaristan’da Orbán hükümeti okullarda ve medyada LGBTİ+ içerikleri yasaklayan yasalar çıkararak queer görünürlüğü kamusal alandan silmeye girişmiştir. Latin Amerika’dan Asya’ya, farklı kültürel bağlamlarda benzer şekilde LGBTİ+’lar kültürel yozlaşmanın sembolü veya ‘Batı’dan ithal sapkın bir akım’ olarak yaftalanmaktadır. Judith Butler, bu tür politikaların sözde aile değerlerini koruma iddiasıyla toplumsal çeşitliliği bastırdığını ve faşizmin cinsiyet rejimini güncellenmiş biçimde yeniden ürettiğini belirtir.Faşizmin ve aşırı sağ popülizmin queer bedenleri hedef alışı, coğrafyaya özgü farklı görünümler alsa da özünde benzer düşmanlaştırma mekanizmalarına dayanır. Almanya, İtalya ve İspanya gibi Avrupa ülkelerinden ABD’ye ve Doğu Avrupa’ya kadar uzanan birkaç örnek, bu nefret siyasetinin güncel yüzlerini ortaya koyar.

Macaristan ve Polonya kendi tabanlarını konsolide etmeye çalışıyor
Doğu Avrupa’da otoriter popülizmin en belirgin iki örneği olan Macaristan ve Polonya, queer karşıtı politikaların adeta laboratuvarı haline gelmiştir. Macaristan’da Viktor Orbán liderliğindeki Fidesz hükümeti, ‘Hıristiyan aile değerlerini koruma’ iddiasıyla son on yılda LGBTİ+ haklarını sistematik biçimde budadı. 2012’de anayasada evlilik birliğini yalnızca bir erkek ile bir kadın arasında tanımlayarak eşcinsel evlilik ihtimalini ortadan kaldıran Macaristan, 2020’de trans bireylerin yasal cinsiyet tanınmasını yasakladı. Devlet, 2021’de kabul ettiği bir yasayla da okullarda ve televizyonda ‘homoseksüellik propagandası’ diye nitelediği içerikleri yasaklayarak, 18 yaş altındaki gençleri eşcinsel varoluşlardan haberdar olmaktan dahi mahrum etmeye çalıştı. Bu yasalar, Rusya’daki 2013 ‘gey propaganda’ yasağının bir kopyasıydı ve Avrupa Birliği içerisinde eşi benzeri yoktu. Sonuç olarak Macaristan’da insan hakları örgütleri LGBTİ+ topluluğu üzerinde bir ‘korku bulutu’ oluştuğunu, otosansürün yaygınlaştığını raporluyor.

Polonya ise benzer bir yolu izleyerek 2019’dan itibaren yaklaşık yüz civarında belediye ve yerel idareyi ‘LGBT’siz bölge’ ilan etti. İktidardaki muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) liderleri, LGBTİ+ haklarını Batı’nın dayattığı zararlı bir ideoloji olarak damgalıyor.
2020 cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Başkan Andrzej Duda, “LGBT bir insan değil, ideolojidir ve komünizmden bile tehlikelidir” diyerek homofobik söylemi resmi propaganda seviyesine çıkardı. Bu nefret ikliminde Polonya’da Onur Yürüyüşleri sık sık aşırı sağcı grupların şiddetli saldırılarına maruz kalıyor; bazı şehirlerde valilikler etkinlikleri yasaklamaya çalışıyor. AB kurumlarının fon kesme tehditleri sonucunda bazı ‘LGBT’siz bölge” kararları yargı tarafından iptal edilse de PiS hükümeti LGBTİ+’lara yönelik mevcut nefret dalgasını körüklemeye devam etti. Macaristan ve Polonya örnekleri, çağdaş sağ popülizmin queerfobik yüzünü net biçimde ortaya koyuyor: İktidarını pekiştirmek isteyen rejimler, LGBTİ+ varoluşları şeytanlaştırarak kendi tabanlarını konsolide etmeye çalışıyorlar.

Almanya örneği faşizmin yalnız geçmişte kalmadığını gösteriyor
Almanya tarihinde Nazi döneminin eşcinsellere uyguladığı vahşet, faşist cinsiyet rejiminin uç bir örneğini oluşturur. Ancak günümüzde dahi Almanya’nın aşırı sağında benzer düşman imgeleri yaşamaktadır. 2017’de eşcinsel evliliğin yasal hale gelmesi ve göreli toplumsal ilerlemeye rağmen, göçmen karşıtlığıyla yükselen Almanya için Alternatif (AfD) partisi LGBTİ+ haklarını hedef almaktan geri durmuyor. AfD, aileyi ve ‘Alman geleneğini’ koruma söylemiyle müfredatta cinsiyet çeşitliliği eğitimi verilmesine karşı çıktı, trans haklarını ‘tehlikeli ideoloji’ olarak niteleyen kampanyalar yürüttü.
Partinin açık lezbiyen eşbaşkanı Alice Weidel bu homofobik ve transfobik söylemin önüne geçmezken, Almanya’daki Neo-Nazi gruplar da mültecilere ve Yahudilere yönelik nefretlerinin yanı sıra queer mekanları ve etkinlikleri hedef alıyor. Berlin ve Köln gibi metropollerde güçlü bir queer dayanışma kültürü olmakla birlikte, özellikle eski Doğu Almanya eyaletlerinde nefret söyleminin normalleştiğine dair endişeler artıyor. Almanya örneği, faşizmin yalnız geçmişte kalmadığını; demokrasi kültürüne sahip bir ülkede dahi ekonomik kaygılar ve kimlik korkuları üzerine inşa edilen yeni bir sağın, LGBTİ+’ların kazanılmış haklarını geri almaya yeltenebildiğini gösteriyor.

İtalya’da otoriter aile ideali, popülist bir biçimde yeniden siyasallaştırılıyor
İtalya’da faşist mirasın aile politikaları üzerindeki gölgesi belirgindir. Mussolini döneminde ‘Tanrı, vatan, aile’ üçlemesi devlet ideolojisinin özünü oluşturuyor, kadınlar doğurma görevini yerine getirdikleri ölçüde makbul vatandaş sayılıyordu. Günümüzde bu söylem, aşırı sağın siyasi retoriğinde yeniden canlandırılıyor. 2022’de iktidara gelen Giorgia Meloni liderliğindeki koalisyon, muhafazakar Katolik değerleri savunma iddiasıyla LGBTİ+ topluluğunu hedef alıyor. Meloni, sık sık ‘geleneksel aile’yi yücelterek eşcinsel evlilik ve ebeveynlik karşıtı tutumunu dile getiriyor. Nitekim İtalya hükümeti 2023 yılında Milano gibi şehirlerde belediyelere, eşcinsel çiftlerin çocuklarını nüfus kayıtlarında tanımama talimatı vererek yüzlerce ailenin yasal statüsünü belirsizliğe itti. Aynı yıl İtalya parlamentosu, yurt dışında taşıyıcı annelik yoluyla çocuk sahibi olmayı suç sayan bir yasayı gündeme alarak LGBTİ+ ailelerin önünü kesmeye çalıştı. Tüm bunlar ‘aileyi koruma’ söylemi ardında gerçekleşirken, İtalya’nın ilk kadın başbakanı olan Meloni’nin partisinin, feminizm ve queer hareketin kazanımlarını geri çevirmeyi ana hedeflerinden biri yapması dikkat çekicidir. Faşist geçmişin otoriter aile ideali, günümüz İtalya’sında popülist bir biçimde yeniden siyasallaştırılmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde popülist öfke homofobi ve transfobiyle birleşti
ABD, kurumsal demokrasi geleneğine rağmen, faşizan ve popülist söylemlerin zaman zaman anaakım siyaset sahnesine sızdığı bir ülke. Özellikle Donald Trump’ın 2016-2020 başkanlık dönemi, göçmen karşıtlığı ve beyaz milliyetçiliğinin yanı sıra LGBTİ+ karşıtı adımlarla da hatırlanıyor.
Trump yönetimi trans bireylerin orduya katılımını yasakladı; Obama döneminde genişletilen LGBTİ+ ayrımcılık korumalarını daralttı ve dindar muhafazakarların ‘inanç özgürlüğü’ bahanesiyle eşcinsellere hizmet vermeyi reddetmesini kolaylaştıran düzenlemelere imza attı.Federal düzeyde bu adımlar atılırken, eyalet bazında Cumhuriyetçi siyasetçiler son yıllarda adeta bir ‘anti-queer seferberlik’ başlattılar. Örneğin, Florida Valisi Ron DeSantis’in öncülüğünde 2022 yılında kabul edilen ve kamuoyunda ‘Eşcinselliği Söyleme’ (Don’t Say Gay) yasası olarak anılan ‘Eğitimde Ebeveyn Hakları Yasası’, okullarda cinsel yönelim ile cinsiyet kimliği konularının tartışılmasını yasakladı. Orta-batı ve güney eyaletlerinde onlarca eyalet meclisi, trans gençlerin sağlık hizmetlerine erişimini kısıtlayan veya drag sanatçılarına kamusal alanlarda performans yasağı getiren tasarılar hazırladı. Bu politikalar, çocukları koruma söylemi arkasına saklanarak queer varoluşları kamusal alandan silmeye yöneliyor. Öte yandan, yükselen nefret iklimine tepki olarak 2020’lerin başında ABD genelinde eşi görülmemiş büyüklükte Pride yürüyüşleri ve queer direniş eylemleri düzenlendi. Yerel düzeyde bazı ilerici şehir yönetimleri LGBTİ+’ları koruyan düzenlemelerle karşı hamleler geliştirdiler. ABD deneyimi, demokratik kurumların görece güçlü olduğu bir bağlamda dahi, popülist öfkenin homofobik ve transfobik söylemlerle birleştiğinde demokratik hak ve kazanımları geriye götürebileceğini göstermektedir. Ancak aynı deneyim, toplumsal muhalefetle birlikte yürütülen hukuk mücadelelerinin bu gerilemeye karşı etkili bir direnç hattı oluşturabileceğini de ortaya koymaktadır.

Brezilya’da LGBTİ+’lara yönelik nefret suçlarında belirgin artış yaşandı
Jair Bolsonaro, 2019-2023 arasında Brezilya devlet başkanı olarak açık homofobik söylemi ana akım siyaset dili haline getirdi.
Bolsonaro seçim kampanyasında ‘eşcinsel bir oğlum olacağına, onun yerine ölmüş olmasını tercih ederim’ gibi nefret dolu ifadeler kullanmaktan çekinmedi. İktidarı boyunca ülkede LGBTİ+’lara yönelik nefret suçlarında belirgin artış yaşandı. Evanjelik sağın desteğiyle okul müfredatından toplumsal cinsiyet eşitliği içerikleri çıkartıldı, queer görünürlüğü medyada kısıtlandı. Bolsonaro yönetimi, aile değerlerini ve muhafazakâr Hıristiyanlığı yücelterek eşcinselliği toplumun dışından gelen bir tehdit gibi sunmaya çalıştı.

Hindistan katı cinsiyet rollerini ve aile yapısını dayattı
Dünyanın en büyük demokrasisi Hindistan’da Narendra Modi liderliğindeki Hindu milliyetçisi BJP, biçimsel olarak demokrasi iddiasını sürdürse de kültürel alanda baskıcı bir tutum izledi. 2018’de Hindistan Yüksek Mahkemesi sömürge döneminden kalma eşcinselliği yasaklayan maddeyi iptal ederek LGBTİ+ toplumu için önemli bir kazanım sağladı. Ancak Modi hükümeti ve ona yakın Hindu milliyetçi çevreler, eşcinselliği ‘Hint kültürüne aykırı Batılı bir sapkınlık’ şeklinde yaftalamaya devam etti. Hindutva ideolojisi, ‘Bharat’ (hakiki Hint) kültürünü ihya etme söylemiyle katı cinsiyet rollerini ve aile yapısını dayatıyor; queer varoluşu bu ulusal kültüre yabancı bir unsur olarak resmediyordu.
Bu örnekler, yeni otoriter dalganın farklı coğrafyalarda benzer retorik ve uygulamalarla queer bedenleri hedef aldığını gösteriyor. Her vakada iktidarlar toplumsal muhafazakarlığın sınırlarını zorlayarak kendi meşruiyetlerini pekiştirmeye çalışıyor; queer’leri ise hem görünmez kılmak hem de gerektiğinde ‘iç düşman’ imgesi olarak kullanmak istiyorlar.

Türkiye: AKP Rejimi, ailecilik ve queerin ‘tehlikeli’ varlığı
Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, başlangıçta ‘muhafazakâr demokrat’ bir kimlik benimsediğini iddia etse de 2010’ların ortasından itibaren giderek otoriter ve faşizan eğilimler sergileyen bir yapıya büründü. Bu dönüşüm, yalnızca siyasal kurumları değil toplumsal tahayyülü de derinden etkiledi: Aile, din, lidere sadakat ve heteroseksüellik, makbul yurttaşlığın asli unsurları haline getirildi. AKP’nin söyleminde ‘milli irade’ homojen ve dindar bir halk kitlesine atfedilirken, muhalif kesimler (solcular, Kürtler, feministler ve LGBTİ+’lar) ‘halkın düşmanları’ veya dış güçlerin maşaları olarak yaftalandı.

Kazım Ateş, AKP’nin 2010’larda geliştirdiği bu dinsel popülizm stratejisinde İslam’ın bir ‘boş gösteren’ işlevi gördüğünü; ekonomik ve siyasi taleplerin ‘manevi değerler’ ortak paydasında birleştirildiğini belirtir. 2013’teki Gezi Parkı protestolarından sonra iktidarın otoriterleşme eğilimi hız kazandı; medya üzerindeki kontrol arttı, yargı bağımsızlığı zayıfladı ve sivil toplum baskı altına alındı. Bu süreçte demokratik kurumlar adım adım erozyona uğrarken toplumsal alan da muhafazakâr değerler ekseninde yeniden yapılandırıldı.
AKP’nin toplum projesi, geleneksel aile yapısının ve cinsiyet rollerinin yüceltilmesi üzerine kuruludur. Devlet mekanizmaları ve propaganda aygıtları yoluyla kadınlar öncelikle anne ve eş rollerine indirgenmiş, erkeklik ise koruyucu-otoriter bir figür olarak idealleştirilmiştir. Bu cinsiyet normlarına uymayan veya heteroseksüel aile modeline sığmayan kimlikler ise ahlaki panik söylemleriyle itibarsızlaştırılmıştır. 2011’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulması, AKP’nin aileyi politik kurgu merkezine yerleştirmesinin kurumsal ifadesiydi. Bu bakanlık aracılığıyla kadın istihdamından çok annelik rolünü teşvik eden programlar geliştirildi; bizzat dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 2012’de her kadına “en az üç çocuk” doğurma çağrısı yaparak kadın bedeninin üreme kapasitesini ulusal bir görevle eşitledi. 2012’de kabul edilen 6284 sayılı Ailenin Korunması Kanunu’nun uygulanmasında dahi kadınların şiddetten korunmasından ziyade ailenin bütünlüğünün öncelenmesi, kimi zaman mağdur kadınların kendi istismar edicileriyle uzlaşmaya zorlanması sonucunu doğurdu. AKP iktidarının 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden ani ve tek taraflı bir kararla çekilmesi, uluslararası insan hakları normlarına yönelik açık bir meydan okuma niteliği taşırken, aynı zamanda iktidarın aile temelli muhafazakâr toplumsal düzen vizyonunu pekiştiren ailecilik yaklaşımını da bir kez daha gözler önüne serdi.
Bu ideolojik iklimde queer beden, iktidar söylemi tarafından hem ahlak hem de güvenlik cephesinde ‘tehlikeli’ bir varlık olarak kodlanmaktadır. AKP’nin üst düzey temsilcileri ve yandaş medya, LGBTİ+ topluluğunu sık sık ‘sapık’, ‘sapkın’, ‘virüs’ gibi ifadelerle anmakta ve toplumun manevi yapısını çökertmeye çalışan bir düşman şeklinde sunmaktadır. Bunun somut örnekleri giderek çoğaldı:

Diyanet’in LGBTİ+ karşıtı hutbesi: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, 2020 yılının bir Cuma hutbesinde eşcinselliği ve HIV pozitif bireyleri hedef alarak, bunları ‘hastalık ve ahlaksızlık’ kaynağı ilan etti. Bu resmi demeç, devlet eliyle queer varoluşların açıkça lanetlendiği bir moment oldu.

Diyanet’in LGBTİ+ karşıtı hutbesi: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, 2020 yılının bir Cuma hutbesinde eşcinselliği ve HIV pozitif bireyleri hedef alarak, bunları ‘hastalık ve ahlaksızlık’ kaynağı ilan etti. Bu resmi demeç, devlet eliyle queer varoluşların açıkça lanetlendiği bir moment oldu.
Onur Yürüyüşlerinin yasaklanması: 2003’ten 2014’e kadar İstanbul’da barışçıl şekilde düzenlenen LGBTİ+ Onur Yürüyüşü, 2015’ten itibaren valiliklerce ardı ardına yasaklandı. Polis, 2015’ten bu yana her haziran ayında sokağa çıkan barışçıl gökkuşağı kortejlerini plastik mermi ve gaz bombasıyla dağıtarak queer bedenlerin kamusal görünürlüğünü fiziksel zor yoluyla engelliyor.
RTÜK sansürleri: Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Netflix gibi platformlarda veya müzik kliplerinde yer alan eşcinsel ilişki temsillerine dahi ceza yağdırmaya başladı. Eşcinsel karakter barındıran diziler ya kaldırılıyor ya da +18 uyarısıyla sansüre uğruyor. Görsel medyada queer temaların sistematik biçimde silinmesi, devletin kültürel alandaki mühendisliğinin bir parçası.
Üniversitelerde LGBTİ+ topluluklarının kapatılması: Üniversitelerdeki LGBTİ+ öğrenci topluluklarına yönelik baskılar, özellikle 2019 sonrasında artan bir ivme kazandı. Bu süreçte, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde düzenlenmek istenen Onur Yürüyüşü’ne yönelik polis müdahalesi ve sonrasında başlatılan disiplin soruşturmaları, akademik alanın da LGBTİ+ karşıtı baskılardan azade olmadığını açık biçimde ortaya koydu. 2021 yılında Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün, kampüs içinde düzenlenen bir sergide yer alan eser gerekçesiyle rektörlük kararıyla kapatılması, bu baskının kurumsallaştığını gösterdi. Benzer şekilde, 2023’te Hacettepe Üniversitesi’nde faaliyet gösteren Kuir Araştırmaları Topluluğu (Queer Deer), “inaktif” ilan edilerek kapatıldı. Bu gelişmeler, LGBTİ+ öğrenci topluluklarının varoluşsal düzeyde hedef alındığını ortaya koymaktadır.
AKP rejiminin LGBTİ+ varoluşlara yönelik tutumu, yalnızca ayrımcılık veya baskı düzeyinde kalmayıp ontolojik bir inkara varır. İktidar söylemi, adeta queer bireylerin bu toplumun meşru ve gerçek üyeleri olduğunu bütünüyle reddeder bir noktaya gelmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2023 seçim kampanyası süresince neredeyse her mitinginde LGBTİ+’ları hedef almış; “LGBT diye bir şey yok” diyerek onların varlığını inkar ettiğini açıkça beyan etmiştir. “Biz LGBT’yi tanımıyoruz. LGBT’yi kim tanıyorsa partisinde barındırsın, biz aile kurumumuzu sapkınlara yıktırmayız” söylemi, sadece bir nefret ifadesi değil, aynı zamanda queer kimliklerin ontolojik olarak yok sayılmasıdır. Bu inkâr söylemi, iktidarın milliyetçi-muhafazakâr müttefikleri tarafından da paylaşılmaktadır. Böylece devletin en tepesinden gelen mesaj nettir: “Bu ülkede LGBTİ+ diye bir kesim yoktur; varsa da meşru değildir.”
Bu söylemin tamamlayıcı bir hamlesi de sembolik silme politikalarıdır. Queer varoluşun toplumsal hafızadan kazınması için devlet destekli kampanyalar ve sembolik girişimler yürütülmektedir. 2022 yılının Eylül ayında İstanbul’da düzenlenen “Büyük Aile Buluşması” mitingi, sivil toplum görünümlü organizasyonlar aracılığıyla binlerce insanın LGBTİ+ karşıtı nefret sloganlarıyla sokağa dökülmesine sahne oldu. İktidar yanlısı medya tarafından günlerce desteklenen bu mitingde “Ailemize dokunma” pankartları altında LGBTİ+’lara karşı ayrımcı bir anayasa değişikliği talebi dillendirildi. Yine 2023 seçimleri öncesinde hükümet, muhalefeti LGBTİ+ dostu olmakla suçlayan videoları televizyonlarda ve meydanlarda sıkça yayınlayarak toplumu kutuplaştırdı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ocak ayı başlarında yaptığı açıklamayla, 2025 yılını ‘Aile Yılı’ ilan ederek aile kurumunu devlet politikalarının merkezine alacağını duyurdu. Bu girişim, ekonomiden eğitime her alanda aileyi güçlendirme adı altında heteronormatif değerleri hâkim kılma ve LGBTİ+ görünürlüğünü daha da kısıtlama amacı taşıyor. Aile Yılı kapsamında müfredattan sosyal politikalara, kentsel mekândan dijital platformlara kadar her yerde ‘geleneksel Türk ailesi’ imajının yüceltilmesi, buna uymayan yaşam biçimlerinin ise marjinalleştirilmesi bekleniyor. Kısacası, ontolojik inkâr düzeyine varan LGBTİ+ düşmanlığı, bir devlet ideolojisi haline getiriliyor.

Bu örneklerin tümü, AKP iktidarının yalnız politik alanı değil, toplumun duygu dünyasını, arzu biçimlerini ve hafızasını da denetim altına alma stratejisinin parçalarıdır. LGBTİ+’ları ‘yok’ saymak, onları toplumun gerçekliğinden ve hafızasından silmeye çalışmak anlamına gelir. Böylece queer’lerin yalnız bugünü değil, geçmişi ve geleceği de hedef alınır: Osmanlı geçmişine dair queer hikayeler görmezden gelinir; günümüzde yaşayan lubunyalar marjinalize edilir, geleceğin Türkiye vizyonunda ise LGBTİ+lara yer olmadığı ilan edilir. Bu, queer bedenin yalnız ‘şimdi’de değil, zaman içinde de tehlikeli ilan edilmesidir. Ancak bu iddia edilen yokluk karşısında LGBTİ+ topluluğunun varoluş mücadelesi, ontolojik bir direniş boyutuna bürünüyor: “Biz varız ve buradayız” demek, bu koşullarda en temel siyasi meydan okumalardan biri haline geliyor.
Ne var ki tüm bu silme ve yok sayma çabalarına rağmen, Türkiye’de queer varlığı tamamen ortadan kaldırılamadı. Aksine, baskı arttıkça LGBTİ+ topluluklar sadece eylemsel olarak değil hafıza ve arşiv alanında direnişi yükselttiler. AKP’nin Osmanlı nostaljisiyle parlatmaya çalıştığı ‘makbul vatandaş’ anlatısına inat, queer aktivistler kendi tarihlerini belgeleyen arşivler oluşturuyor, geçmiş kuşakların mücadelelerini gün yüzüne çıkarıyorlar. Örneğin; Kaos GL Derneği’nin yayımladığı kapsamlı raporlar, her yıl nefret söyleminin ve suçlarının dökümünü yaparak resmi tarih anlatısının dışında başka bir kayıt tutuyor. Bu karşı-hafıza oluşturma çabaları, iktidarın sembolik silme politikalarına verilen en anlamlı cevaptır. Unutturulmak istenen yaşamlar belgeleniyor, yok sayılan hikayeler kamusallaştırılıyor. Queer topluluklar böylelikle kendi ‘tehlikeli’ varlıklarının tarihini yazarak, geleceğe dair de kolektif bir umut mirası yaratıyorlar.

Queer direnişin politik potansiyeli
Baskı rejimleri ne kadar yoğunlaşırsa, direnişin biçimleri de o denli çeşitlendi ve derinleşti. Türkiye’de ve dünyada queer hareket, sadece bir hak arayışı olmaktan çıkarak aynı zamanda bir varoluş, hafıza ve kültür mücadelesi niteliği kazandı. Faşizan uygulamaların artması, queer direnişini de yeni strateji ve araçlarla donattı.

Queer beden, faşizmin güncel biçimlerince tehlikeli ilan edilmiş olabilir; ancak tam da bu tehlikelilik atfı, queer bedenleri direnişin en yaratıcı ve kararlı öznelerinden birine dönüştürüyor. Toplumsal normları ihlal eden varoluşu sayesinde queer beden, basit bir kurban rolünü reddedip aktif bir muhalefet mekanına dönüşüyor. Judith Butler’ın performativite kuramından ilhamla, queer bireylerin kamusal alandaki görünürlüğü ve bedensel ifadeleri, mevcut iktidar normlarını sarsan bir eylemlilik taşıyor. Butler, bireyin bedeniyle normlara meydan okuyarak var oluşunu sürdürmesini politik bir performans olarak tanımlar. Gerçekten de Türkiye’de ve dünyada queer direniş, bazen var olmanın kendisini eyleme dönüştürerek süregelmiştir.

Türkiye’de LGBTİ+ hareketi, 1990’larda Kaos GL ve Lambdaistanbul ve bunun gibi oluşumlarla ilk kurumsal adımlarını attığında, ‘lubunya’lar kamusal görünürlük kazanmaya başlamıştı. 2000’lerin ilk yarısında her yıl büyüyen Onur Yürüyüşleri ve kurulan dernekler sayesinde bir özgürlük alanı açılmıştı. AKP döneminde artan baskılar, bu alanı daraltmış olsa da mücadeleyi bitiremedi; aksine yeni direniş biçimlerine ilham verdi. Özellikle 2021’deki Boğaziçi Üniversitesi protestoları, heterojen bir öğrenci hareketi olmakla birlikte queer gençlerin ön saflarda olduğu bir direniş örneğiydi. Atanan kayyum rektöre karşı başlayan protestolarda kampüse asılan gökkuşağı bayrakları ve sanat eylemleri, iktidarın sert tepkisini çekti; pek çok öğrenci gözaltına alındı, LGBTİ+ kulübü kapatıldı. Fakat Boğaziçi direnişi, farklı muhalif kesimleri bir araya getiren dayanışmasıyla iktidara geri adım attırmasa da topluma umut aşılayan bir deneyim oldu.
Queer öğrenciler ‘tehlikeli’ olarak damgalanan varlıklarını kampüste ısrarla göstererek geniş bir destek kazandılar. Bu, queer bedenin performatif direnişine örnek teşkil etti: Yasaklara rağmen dans ederek, rengarenk giyinerek, kimliğini sakınmadan dile getirerek var olmak başlı başına siyasi bir eylemdi.
Queer direnişin belki de en güçlü boyutu, hafıza ve arşivler üzerinden yürüttüğü mücadeledir. Queer topluluklar, hafızanın yalnızca geçmişi değil, bugünü ve geleceği de şekillendiren politik bir alan olduğunun bilincindedir. Bu nedenle, kendi tarihlerini sahiplenmenin ve hatırlamanın, geleceği dönüştürmenin anahtarı olduğunu bilirler. José Esteban Muñoz’un kavramsallaştırdığı biçimiyle queer ütopyası, henüz burada olmayan, gerçekleşmemiş ama arzuyla tahayyül edilen bir geleceğe yönelir; bu tahayyül ise bugünü, geçmişin kolektif hafızasıyla ilişkilendirerek inşa edilir. Arzunun ve kaybın hafızası, queer bedenlerin var olma ısrarıyla birleştiğinde sadece bir direniş değil, aynı zamanda başka bir zaman kurma pratiği ortaya çıkar. Yani queer direniş, lineer ve tekdüze faşist zaman algısını kırarak geçmiş, şimdi ve geleceği radikal biçimde yeniden bağlar. Duygulanımsal arşivler ve kolektif hatırlama ritüelleri sayesinde, acılar politik bilince dönüştürülür ve umut estetiğe bürünür. Bu nedenle faşizm, yalnız bugünü değil hafızayı ve geleceği de hedef alırken; queer direniş ‘tehlikeli’ bedenini zamansal bir mayın gibi otoriter hayallerin altına yerleştirir.
Elbette queer mücadelenin tek başına tüm bu otoriter dalgayı durdurması beklenemez. Ancak diğer muhalif hareketlerle birleştiğinde dönüştürücü bir güç açığa çıkardığı da açıktır. Feminist hareket, antifaşist gruplar, öğrenci hareketleri, işçi direnişleri ve queer aktivizm arasında kurulan dayanışma, iktidarın kutuplaştırma oyununu boşa çıkaracak potansiyele sahiptir.
Türkiye’de feminist Gece Yürüyüşleri ile LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri’nin dayanışması bu potansiyelin işaretleridir. Faşizm herkesi kendi dar ‘makbul vatandaş’ kalıbına uymaya zorlar; oysa direniş, farklılıkların ittifakıyla mümkün ve anlamlıdır. Queer bedenler de bu ittifakta hem kendi özgün talepleriyle hem de varoluşlarıyla orantısız korku salabilen ‘tehlikeli’ gücüyle yer alır.
Queer bedenin ‘tehlikeli’ varlığı, aslında otoriter projelerin korktuğu bir dönüşüm potansiyelini temsil ediyor. Bu potansiyel, yalnız LGBTİ+’lar için değil, toplumun tüm dışlanan kesimleri için özgürleştirici bir ufuk sunuyor. Geçmişin direniş mirası ile bugünün mücadelelerini buluşturan queer hareket, karanlık zamanlarda bile kolektif bir ışık taşıyor. Faşizmin unutturmak istediği her ismi, her hikâyeyi, her aşkı yeniden kayda geçirmek; normatif zamanı çatlatıp içinden çoğul ve renkli bir gelecek ihtimalini filizlendirmek… İşte queer beden tam da bu nedenle tehlikelidir. O tehlike, baskı düzeni için yıkıcı; fakat insanlığın çoğul geleceği için yapıcı ve dönüştürücü bir güç olarak bizimledir.