Faşizmi titreten lubunyalar

Bu yüzden her yeni iktidara gelen faşist, işe lubunyalara parmak sallayarak başlıyor. Titreyen parmaklar. Lubunyaların dansı devam ediyor. Hapiste, kuliste, sokakta… Her yerde, fısıltıyla, çığlıkla aynı söz duyuluyor: “Buradayım aşkım”. Dans eden aşk ve titreyen faşizm… Kim güçlü?

Paris’in Montorgueil Sokağı’nda yürürken, ayaklarınızın altında bir çığlık hissedersiniz. Taşa kazınmış, zamana direnen bir çığlık. 6 Temmuz 1750 – Jean Diot ve Bruno Lenoir, krallığın gaddarlığına kurban giden iki işçi, ‘ibret’ olsun diye kalabalığın gözü önünde yakıldılar. Suçları? Aşk. Mahkemeleri altı ay sürdü, ama çığlıkları yüzyılları aştı. Toplumsal belleğin içine kazınarak, eski çığlıklarla birleşerek…
Modernleşmeyle zaten çoğalmış olan çığlıklarla… Öyle ya, modernleşme dedikleri şey, bedenlerin zapturapt altına alınması değil miydi? Ve tabii bir de sömürgeleştirilmesi… Sömürgecilik Afrika’nın, Asya’nın, Karayipler’in yalnızca topraklarını değil, bedenleri ve cinselliklerini de işgal etti. Medeniyet ihracı adı altında, yerel olan yok edildi, yerine Batı’nın katı heteronormatif kalıpları dayatıldı. Ahlak dedikleri, iktidarın sopasıydı; günah dedikleri, özgürlüğün ta kendisi! Cinsellik ve cinsiyet normlarının dışına kim çıkarsa çıksın hemen hedef alındı. Yani sömürge mahkemeleri kapatmak ve öldürmek için sadece kurtuluş mücadelesi verenleri değil, lubunyaları da yargıladı. Ya da yargısız öldürdü.

1935’de Otto’nun göğsüne pembe üçgen takıldı
Çığlıkları birbirinden ayırmak zor. Naziler, 1933’te Berlin’deki eşcinsel kulüpleri basıp kitapları yaktığında, yok ettiklerinin sadece ‘günahkar bedenler’ değil, bir direnç dili olduğunu biliyorlardı. İşte bu yüzden, Nazi Almanya’sında lubunyalar istisnasız düşman sayıldı. Ülkeye çok sayıda madalya kazandırmış olimpiyat şampiyonu ünlü koşucu Otto Peltzer bile ayırt edilmedi. 1935’de Otto’nun göğsüne pembe üçgen takıldı. Pistlerin yıldızı Buchenwald Kampı’nın tozunda silindi. En az 10 bin eşcinselin yok edildiği bir vahşetin içinden geçerek. Nazi kamplarında pembe üçgenliler en aşağı sınıftaydı. En lanetli, en tehlikeli, en düşman! Aynı dönemdeki diğer faşist iktidarlar da kimin kiminle yattığıyla yakından alakadar oldular.

Mussolini, ataerkil normlara uymayan kimi yakaladıysa kolonilere sürdü, fişledi, işkence etti, öldürdü. Fransa’da Petain faşist hükümeti Nazilerle işbirliğine girince, eşcinsellik ‘ahlaki çöküşün’ göstergesi ilan edildi. Kayıt altına alındılar, fişlendiler, çoğu kez aileleri tarafından ihbar edildiler. Küçük kentlerde bir gece sessizce alınanlar, bir sabah geri dönmediler. Salazar’ın Portekiz’indeyse, eşcinsellik Tanrı, Baba ve Ulus adına hedef gösterildi: Lubunyalar gizli polis takibine alındı, çoğu akıl hastanesine elektroşok kliniklerine kapatıldı. İspanya’daysa, faşist Franco, iktidarını 1939’dan 1975’e kadar sürdürebildiği için, sadece anarşistleri değil, lubunyaları da kırıp parçalamak için daha çok zaman buldu. İlk işi lubunyaları günahkar ilan etmek oldu. İç savaş döneminde yakaladığını katletti, savaş bitince öldürmek zorlaşınca, 1954’de çıkardıkları ‘toplum tehlikesi yasası’, eşcinselleri ve transları hapse ve ‘yeniden eğitime’ mahkum etti. Yeniden eğitim, işkenceydi, intikamdı, elekroşoktu. Yaşarken öldürmeydi. Daha sonra Yunanistan’dan Latin Amerika’ya kadar faşistler nerde ne zaman iktidarı ele alsalar, vahşet hikayelerine yenilerini eklediler. Sadece toplumsal muhalefeti değil, LGBT+ bireylerini de içine alan hikayeler…

Lubunyalar faşizm ortaya çıktığından beri ayrıcalıklı düşman oldu
Anlat anlat bitmez faşizmin kötülükleri. Faşizm hayata düşman çünkü. Nazım’ın dediği gibi: “Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim, akar suyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanı.” Ama bazılarına daha çok düşmanlar. Böylesi ya da dönemi ne olursa olsun ister din ister ırkçılık sosunda olsun, tüm faşist güçlerin üç baş düşmanı var: Özgür kadınlar, lubunyalar, etnik ya da dinsel azınlıklar. Hiçbir faşist aygıt üç baş düşmanını birbirinden ayırmadı. İstisna yok!
Yani lubunyalar faşizm ortaya çıktığından beri ayrıcalıklı düşman oldu. Dün de böyleydi, bugün de… Polonya’da, Macaristan’da, Amerika’da, Orta Doğu’da olup bitenleri dehşetle takip ediyoruz. Neoliberalizmin ayrılmaz parçası neofaşizm halen dünyada diktatörlüğünü en gelişmiş teknolojik aygıtlar aracılığıyla dayatıyor. Sömürünün ve erkekliğin kol kola yürüdüğü bu düzende, lubunyalar fena halde hedefte.
Neden? Çünkü Özel Olan Politiktir! Faşistler bunu çok iyi biliyorlar. Yani feminist teoriyi iyi anlıyorlar… Çünkü ataerkil toplumsal düzenin tüm siyasi baskı rejimleri ve ekonomik sömürü sistemleri için harika bir konfor alanı yarattığının farkındalar. Dinsel, milliyetçi, geleneksel putlarla disipline edilen, hazır kutulardan oluşmuş bir alan. Bunlar arasında tabii ki en başat kutu heteronormatif aile birliğidir. ‘Ulusal beden’in ve nüfusun sürekliliğinin taşıyıcısı sayılan nükleer aile, bedenleri disipline etmekte temel rol oynar: Bedenin arzusunu, hayalini, yönelimini kıskaca alarak.



Tüm baskılara rağmen, faşizm lubunyaları durduramadı
Çünkü lubunyalar bu kutulara sığmaz. İktidarın dayattığı kimlikleri reddederek sosyal dokuyu çözüp yarattıkları kaosla putları tekmelerler… Kaos, bahçedir, kırsaldır, ormandır, doğadır, güzeldir.
Çünkü faşizm kaostan korkar. Onun için ‘norma uymayan’ her unsur kontrol dışıdır. Kontrol edemediği her renk, her şekil tehlikedir. Bu tehlikeye karşı, Michel Foucault’un dediği gibi, toplumun ‘sağlıklı yapısını’ korumak bahanesiyle şiddetini ve kontrol sistemini meşrulaştırır.
Çünkü cinselliğin disipline edilmesi, yalnızca bedenler üzerinde değil, aynı zamanda iktidarın biyopolitik egemenliğini kalıcı kılacak ‘düzenlenmiş’ bir nüfus tesis etmek için zorunludur.
Çünkü faşizm ekonomik krizleri, siyasi çözümsüzlükleri tehdit söylemiyle aşmaya çalışır ve iç düşmanları tanımlar. Nefret, bir örgütlenme aracıdır. Toplum, ‘ortak düşman’ etrafında kenetlendikçe iktidar güçlenir.
Çünkü lubunyalar, feminist ve diğer toplumsal hareketlerle yakınlaştıklarında, önü alınamaz radikal bir toplumsal dönüşüme vesile olabilirler. Yani tehlike potansiyelleri artar.
Çünkü tüm baskılara rağmen, faşizm lubunyaları durduramadı. Durduramıyor. Muhalefet, devrim, ütopya lubunyalaşıyor… Kontrol dışına çıkıyor. Titretiyor.Bu yüzden her yeni iktidara gelen faşist, işe lubunyalara parmak sallayarak başlıyor. Titreyen parmaklar. Lubunyaların dansı devam ediyor. Hapiste, kuliste, sokakta… Her yerde, fısıltıyla, çığlıkla aynı söz duyuluyor: “Buradayım aşkım”. Dans eden aşk ve titreyen faşizm… Kim güçlü