
Arkeolojide belirli konuları görmezden geldiğimizde veya değersizleştirdiğimizde, yalnızca geçmişin karmaşıklığını gizlemekle kalmıyoruz, bazı kişileri de dışlamış, eşitsizlikleri pekiştirmiş oluyoruz. Sistemsel dönüşümler hemen mümkün olmasa bile geçmişi yorumlama biçimlerimizi değiştirmek sağlam bir adım olabilir.

Yönetmen koltuğunda Simon Stone’ın oturduğu, 2021’de Netflix’te yayınlanan The Dig (Kazı) filmi, son yıllarda arkeolojinin sinemadaki temsiline yenilikçi bir bakış açısı getirmeyi başardı. Film, İngiltere’nin Sutton Hoo bölgesinde bulunan bir Anglo-Sakson gemi mezarının keşfini konu alıyor. Filmin ana hikayesi, arazisindeki toprak yığınlarını kazmak için yerel bir arkeolog olan Basil Brown ile anlaşan Edith Pretty etrafında gelişir. Basil’in başlattığı amatör kazının müze tarafından devralınması ve yeni arkeologların katılımıyla karakterler arasındaki ilişkiler karmaşıklaşır.
Belki de filmin en tartışmalı kısımlarından biri bu noktada gerçekleşir. Kazıya yeni katılanlardan Peggy Piggott-Preston ve Stuart Piggott isimli evli bir çift, başarısız bir ilişkinin tam ortasındadır. Ancak bu çift sayesinde dönemin arkeolojisine dair enteresan bir pencere aralanmış olur. Seyirci, bir sahnede Peggy’nin aslında tecrübesinden dolayı değil, kadın olarak ‘hassas’ kalıntılar üzerinde çalışabileceği uygun görüldüğünden kazıya davet edildiğini öğrenir. Bir başka sahnede, Peggy kazı yaparken ayağı tökezler ve gevşek toprakta hafif bir çukur oluşturur. Bu kaza, gemi mezarındaki heyecan verici objelerin keşfine uzanacak ilk adım olsa da Peggy’nin bu hareketi, gelenekçi kazı direktörü tarafından çatık kaşla karşılanır.
Peggy özelinde 1930’larda kadın arkeolog olmanın farklı dinamiklerini okumak mümkünken bu durum filmin eleştirmenlerinin pek de dikkatini çekmez; zira eşi Stuart üzerinden Netflix’i eleştirebilecek başka bir konu vardır: Stuart, tarihsel kanıt olmamasına rağmen filmde eşcinsel olarak kurgulanır ve kazı boyunca ekip arkadaşı olan John Brailsford ile samimi bir ilişkisi vardır. İzleyici, Stuart ve John’un gülüşmelerine, bazen yan yana durarak ve birbirlerine bakışarak kazı yapmalarına şahit olur. Gizli yürütülen bu ilişki, seyirciyi belirsizlik ve şüphe içinde bırakır.
Ve sorular başlar:
Böyle bir kurgunun yaratılması cinsel yönelimlerin medyadaki çoğul temsiliyeti açısından yararlı mı, yoksa tarihsel gerçekliği çarpıttığı için sorunlu mudur? Stuart, kazının ana hikayesinde ön plana çıkarılmadan ve tüm heteroseksüel ilişkiler içerisinde ‘ee bu da vardı’ denilerek gösterilen aslında yarım bırakılmış bir karakter mi? Yoksa, arzularını o dönemde örtbas etmek zorunda kalanların ve böylece hem kendilerine hem de heteroseksüel ilişki kurmak zorunda hissettikleri kişilere yaptıkları haksızlığı etik olarak sorgulatma misyonu mu üstlenir?
Bu sorular kendi başlarına ve filmin sınırları çerçevesinde cevaplanabilir, fakat ben bu yazıda bir adım öteye gidip Stuart ve John gibi kuir arkeologların kazılar esnasında kimliklerine yönelik çizdikleri sınırların basit bir örtbas hali olmadığını, bunun arkeolojinin homofobik temelleriyle de alakalı olduğunu tartışalım istiyorum.
Kuir arkeologlar arkeolojinin eser koleksiyonculuğu formundan modern ve kurumsallaşmış bir disiplin olarak günümüze uzanmış tarihinde var oldular. The Dig filmi bunu yalnızca bir kez daha hatırlatır ve bir yüzleşme imkanı sağlar. O zamandan bu zamana arkeolojide ne değişti? Elbette dünyanın farklı yerlerindeki sosyal hareketler, yasal ilerlemeler ve politik değişiklikler arkeoloji topluluklarını da zamanla olumlu anlamda dönüştürdü ve bugün arkeoloji belki de dünyanın bazı yerlerinde Stuart ve Peggy’nin 1930’larda deneyimlediğinden epey yol kat etti. Ancak ırk, cinsiyet ve sınıf eşitsizlikleri disiplin içerisinde hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırılmadı, hatta bazen daha da arttı. Heteronormativite hala arkeolojide saha çalışmalarını doğrudan ve dolaylı olarak şekillendiriyor. Cinsel kimliğin ifadesi, özel hayat denilerek arkeolojik çalışmanın yapısı ve pratiğiyle alakasız bir şey gibi görüldüğünden kuir öğrenciler ve akademisyenler Stuart gibi bir ‘dolabın’ içine saklanmaya devam edebiliyor.
Bir ‘dolabın’ içine saklanarak kazı yapmak…
Önde gelen kuir kuramcılarından Eve Kosofsky Sedgwick’in ‘Epistemology of Closet’ (Dolabın Epistemolojisi) isimli eserinde dikkat çektiği üzere metafor olarak ‘dolap’, her türlü şiddetle karşılaşma olasılığı karşısında hayatta kalma stratejisi olarak gelişir, fakat LGBT+’ların açılması zaten hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez. Sedgwick’e göre başkalarıyla her yeni karşılaşma farklı dinamikler yaratır, bireyin etrafına yeni ‘dolap’lar inşa eder ve açılmak sürekli tekrarlanması gereken bir şey haline gelir.
Açılma bile başlı başına karmaşık bir süreçken ve çeşitli güç ilişkilerine bağlıyken, gizliliğin yüksek duvarlarının arkasında çifte hayatlar yaşamak ise zihinsel olarak daha ağır bir yük olabilir ve bazen kuir arkeologları pek çok düşünceyle daimi olarak baş başa bırakabilir: Normal bir sohbetin parçası olarak neyi atlamak veya yalan söylemek durumunda kalıyorum? Kimliğim ekip arkadaşlarımla, kazıdaki emekçilerle, astlarımla veya üstlerimle olan ilişkilerimi nasıl etkileyecek? Feminen/maskülen hareketlerimle dikkat mi çekiyorum? Kimliğimden dolayı bana mesafeli davrananlarla nasıl iletişim kuracağım?
Ancak kuir arkeologların da herkes gibi çevreleriyle olan ilişkileri değişkendir. Mesela bazı projelerde LGBT+ dostu kazı başkanları, kazıya katılan kuir öğrencilerin deneyimlerini olumlu yönde etkileyebilir. ‘Dolapların’ sınırları ayarlanabilir ve aralanabilir; bir kimliğin sürekli ve mutlak bir şekilde reddedilmesini gerektirmez. Bir kuir araştırmacıya, kendi alan sahasındaki toplumsal gerçekliklere uyum sağlama araçlarını sunan şey bu esnekliktir. Araştırmacıların marjinalleştirilmiş kimlikleri, çevrelerindeki insanlardan güven kazandıkça saha çalışmasında bir yük olmaktan çok bir varlığa dönüşebilir.
Yani kuir arkeologların kazı deneyimi, bir gizli kalma/açılma ikiliğinde değil, kimin cinsel yönelimleri güvenli şekilde bilebileceğinden kimin bilmemesinin daha güvende hissettireceğine uzanan bir karar verme süreci olarak görülmelidir. Ayrıca cinsellik ve toplumsal cinsiyet rollerinden bahsetmek, ırk ve sınıf gibi diğer etkenleri düşünmemizi gerektirir. Örneğin, beyaz ve orta sınıf bir cis-erkek arkeoloji kariyerinde ayrıcalıklı koşullardan faydalanabilirken gey kimliğine yönelik homofobik yaklaşımlardan dolayı potansiyel zorluklarla karşılaşabilir

Arkeoloji kategorileri sever
LGBT+ arkeologların kendilerini bir ‘dolapta’ tutmaları beklentisi, toplumdaki yaygın homofobinin sınırları dışında, arkeolojinin tarihi ve nasıl ortaya çıktığıyla birlikte ele alınmalıdır. Arkeoloji camiasının ‘gerçek’ bilim olup olmama ve bu bilim tahayyülünün içinde hangi soruların önemli olduğu konusunda bir çekişme halinde olduğu söylenebilir. Pek çok kuramsal tartışmaya rağmen, son yıllarda arkeoloji içerisinde de popülaritesi artan izotopik ve genetik çalışmalar, radyokarbon tarihleme, coğrafi bilgi sistemi, dijital büyük veri analizleri insanı yalnızca biyolojik ve ekolojik bir olgu olarak inceleme riski barındırır.
‘Gerçek’ bilim olarak tanımlandığında arkeoloji, nesnellik, yani araştırmacı ile araştırma konuları arasında bir mesafe şart koşar. Arkeologlar, disiplinlerini bilim olarak tanımlayıp doğrudan materyal buluntularla karşılaştıklarında, bilgiyi diğer alanlardaki bilim insanlarına kıyasla daha doğrudan elde ettiklerine inanabilirler. Neticede spesifik bir obje yıllardır toprak altında dokunulmadan duruyordur ve onu gün yüzüne çıkarana çok şey söyleyebilir(!) Fakat arkeolojiyi de diğer disiplinlerde olduğu gibi kimin yaptığı ve nasıl yaptığı önemlidir. Arkeologların ürettikleri söylemler yalnızca akademinin sınırları içerisinde faaliyet göstermekle kalmaz; ulusal devlet inşalarından antik köken arayışlarına, toprak iddialarından kültürel miras saptamalarına kadar geniş konulara yayılır.
Arkeoloji 19’uncu yüzyılın sonlarından itibaren Batı’da modern bir disiplin olarak ortaya çıktığında diğer bilim dallarından neyi neden farklı yaptığını ispatlaması gerekiyordu. Kazı çalışması, arkeolojinin kıyaslanabileceği antropoloji, tarih gibi disiplinlerden temel bir fark olarak ortaya çıkmıştı. Kazı alanı, bugün de arkeolojik pratiğin en değerli kısmı olmaya devam etmekle kalmıyor, aynı zamanda arkeoloji öğrencilerinin profesyonelleşmesi için elzem görülüyor.
Fakat arazi çalışması; gerekli araç gereçlerin temini ve kullanımı gibi teknik konuları, iklim koşullarına dayanıklılık gibi meseleleri ve ekip olarak bir arada yaşayıp çalışabilme gibi sosyal kabiliyetleri kapsayan çeşitli zorluklarla dolu. Enteresandır ki arkeolojinin ilk yıllarında askeri terimler arazi metodolojilerini belirleyen unsurlardı; taktik, strateji, hedef noktası, eylem alanı ve açma gibi kelimeler sık sık kullanıldı. Arkeolojinin bazı temel kavramlarının hala geçmişteki bu militarist dille ilişkili olduğu unutulmamalıdır.
Arkeolojinin görece militarist bir çerçevede oluşturduğu saha metodolojisi ve nesnel bilim olma iddiası, tarihsel verileri çoğunlukla ‘A ya da A değil’ şeklinde bir düzleme indirger. Materyal tanımları belirli sınıflandırmalar içerir. Arkeoloji bugün de buluntuları seramik, kemik gibi kategorilere ayırır, bunların da alt kategorilerini oluşturur. Bu tür yöntemler, evrensel bilgi nesneleri oluşturmak için faydalı ve pratiktir ancak hem saha içinde hem de saha dışında ya o ya bu yorumlarını güçlendirir. Toplanan ve analiz edilen materyal belirsizliğe, arada kalmışlığa az yer bırakmalıdır(!) Arkeoloji kategorileri sever…
Arkeolojinin lezbiyenleşme tarihi
Kategorileşmeye maruz kalan sadece objeler değildir. Arkeologlar da bundan payını alabilir. Cheryl Claassen arkeolojide geçtiğimiz yüzyılın ortalarına kadar kadın sayısının az olmasının genellikle ataerkillikle açıklandığını fakat ataerkillik olarak anladığımız sosyal dinamiklerin çoğunun aslında homofobi olduğunu tartışarak ilginç bir tespitte bulunmuştu. Neticede ataerkillik ve homofobi birbirini besler, patriyarkanın mücadele ettiği kişiler arasında erkek gibi kadınlar ve kadın gibi erkekler de vardır.
Yine de 19’uncu yüzyılda bile arkeolojiye dahil olabilen cesur kadınlar olmuştu. Tabii pantolon giymek, açık havada çalışmak, silah kullanmak, sert hava koşullarıyla mücadele gibi maskülen özelliklerin takdir edildiği bir alanda çalışmak durumunda kalmışlardı. Eğitimli olmak, o dönemin yaygın anlayışıyla ‘yarı’ kadınlık veya lezbiyenlik belirtisiydi. Bu yargı muhtemelen çok sayıda kadını arkeolojiden uzak tutan nedenlerden biri olmuştu. Arkeolojinin bu erken yıllarını, Claassen lezbiyenleşme olarak tanımlar.
Örneğin Fransız arkeolog Jane Dieulafoy, arkeoloji tarihinin enteresan kadın figürlerinden biridir. Dieulafoy’un saçları kısaydı, takım elbise giyiyordu. Kendi imajı hakkında doğrudan bir yorumda bulunmadı, feminist harekete katılmadı. Ancak bu performansıyla arkeoloji camiasında kendine özgü bir toplumsal cinsiyeti ifadesi oluşturdu

19’uncu yüzyılın başlarında çıkarılan bir yönetmelik nedeniyle Fransa’da kadınların kamusal alanda pantolon giymesi yasaktı. 1886’da seyahatlerinden sonra ise hükümet Jane’e pantolon giymesine izin veren bir yasal izin yürürlüğe koydu. Dieulafoy’un maskülen görünmesi, işini sürdürmesini kolaylaştırsa da saçları ve kıyafetleri yüzünden onun da lezbiyen olduğu yönünde dedikodular çıktı. Üstelik bir erkekle evli olmasına rağmen…
Kadınların kazılara katılabilmesi, cinsiyet rollerinin değişken performansı dışında ırksal önyargılarla da gerçekleşebilmişti. Örneğin, Amerika’da Georgia ve Alabama eyaletlerinden siyah kadınlar 1930’ların sonlarında arkeolojik kazılar için işe alınmışlardı. Bu durum kadınların sahadaki varlıklarına dair olumlu bir işaret olsa da kazıya uygun görülmelerinin sebebi aslında siyah olmalarıydı. Bu kez siyahlıkla bağdaştırılan ‘yarı’ kadınlık homofobinin ırkla olan kesişiminin bariz bir göstergesiydi. Toplumsal beklentilerle de uygun olarak kimlerin arkeolog olabileceğinin sınırlarının çizilmesi, arkeoloji içerisinde bugüne uzanan eşitsizliğin de tohumlarını attı.

Sahada dayanışma ve mücadele yolları
Bu yazıda, The Dig filmindeki karakterler örneğinden başlayarak LGBT+ arkeologların maruz kaldığı homofobinin tamamen kısıtlayıcı bir mekanizma olarak görülmemesi gerektiğinden, homofobi karşısında kimliklerin ifade ediliş şekillerinin dinamik olduğunu, değişebileceğini ve belli koşullara bağlı olduğunu vurgulamaya çalıştım. ‘Homofobi’ yazı boyunca belki sorunlu bir kavram olarak anlaşılabilir. Korku veya iğrenmeyi ifade eden ‘fobi’ ekiyle birlikte, temel sorunun sanki daha bireysel karşılaşmalarda bazı heteroseksüel arkeologların LGBT+’lardan tiksinmesi veya nefret etmesi olduğunu ima edebilir. Ben bu kavramla, toplumdaki homofobiye ek olarak arkeolojinin tarihinden ve saha uygulamalarından kaynaklanan sistemsel bir ayrımcılık olduğunu da dile getiriyorum.
Peki, bu sistemsel fobiye karşı ne yapılabilir? Araştırma yöneticileri ve kazı başkanları, çeşitli hükümet, şirket ve akademik kurumlarda belirtildiği gibi cinsel taciz ve cinsiyet ayrımcılığı konusunda belli yazılı prosedürler hazırlayabilir ve bunları ekip üyeleriyle arazi çalışması öncesi paylaşabilir. Bununla ilgili toplantılar düzenlenebilir. Her arkeolojik projenin kendine özgü sosyopolitik gerçeklikleri vardır. Türkiye’de kuir arkeologların arazi çalışmalarındaki mücadele yöntemlerine, onları çevreleyen sosyal koşullara çok az odaklanılmıştır. Bu konuda yapılacak akademik çalışmalarla ortak atılacak adımların neler olabileceği üzerine fikir yürütülebilir. Arkeolojiyi dönüştürmek için, kuir arkeologların katıldıkları projelerde taciz, psikolojik baskı, emek sömürüsü ve ayrımcılık durumlarında sessiz kalmama ve dayanışma ile mücadele edebileceklerine inanıyorum. Ancak Türkiye’de böylesi bir mücadelenin giderek zorlaştığı da bir gerçek…
Toplumsal cinsiyet ve cinsellik hakkındaki varsayımların sorgulamasını ve kimliklerimizin ırk, sınıf, engellilik gibi çeşitli yönleriyle nasıl iç içe geçtiği meselesi yalnızca arkeolojinin nasıl pratik edildiği ile alakalı değil, doğrudan arkeoloji bilgi üretim süreçleri ve bu bilgiyi üreten insanların hayatlarıyla da ilgilidir. Feminist teori bize, toplumsal eşitsizlikleri anlamada marjinalleştirilmiş bakış açılarına sahip insanların deneyimlerinin faydalı olabileceğini öğretmiştir. Arkeolojide belirli konuları görmezden geldiğimizde veya değersizleştirdiğimizde, yalnızca geçmişin karmaşıklığını gizlemekle kalmıyoruz, bazı kişileri de dışlamış, eşitsizlikleri pekiştirmiş oluyoruz. Sistemsel dönüşümler hemen mümkün olmasa bile geçmişi yorumlama biçimlerimizi değiştirmek sağlam bir adım olabilir.

