Sappho’nun Külleri: Kadın aşklarına tarihin sessizliği


Özge Pehlivan



Bugün, yalnızca lezbiyenlerin değil, tüm kuir varoluşların görünürlük mücadelesi bir hak arayışı olmanın ötesinde; aynı zamanda tarihsel bir zorunluluğa dönüşüyor. Sappho’nun külleri hala havada süzülüyor. Ama onları tutmak – ve bir öyküye, bir kimliğe, bir tarihe dönüştürmek – artık bizim elimizde.
Günümüzde cinsellik ve kimlik üzerine artık daha çok konuşuyoruz. Daha fazla insan, kendini olduğu gibi tanımlamak ve o şekilde yaşamak istiyor. Artık yalnızca ‘gey’ya da ‘lezbiyen’kimliklerinden değil; aseksüellikten panseksüelliğe, aromantiklikten interseks deneyimlere kadar çok daha geniş bir yelpazede cinsellik ve kimlik çeşitliliğinden söz edebiliyoruz. İnsanlar, kimliklerini ifade etme, tanıma ve yaşama konusunda daha fazla alan talep ediyor. Ancak bu konuşmalara yeni başlamış olmamız, bu kimliklerin ‘yeni’olduğu anlamına gelmiyor.
Kuir kimlikler tarihin her döneminde, her coğrafyada vardı. Ama çoğu zaman ne kendilerine bir isim verebildiler, ne de başkalarının dilinde bir karşılık bulabildiler. Yani bugün kullandığımız tanımlar, farklı cinsel yönelim ve kimlikleri bir anda ‘yaratmadı’; yalnızca zaten var olan bir gerçekliği görünür kıldı.
Yine de, heteroseksüelliğin ‘resmi yönelim’sayıldığı günümüzde, ‘tarih boyunca eşcinsellik’dendiğinde — özellikle heteroseksüel bireylerin gözünde — genellikle aynı şey canlanır: Homeros’un şiirlerinden fırlamış gibi duran, Yunan tuniklerini aşan, genç erkeklere duyduğu hayranlıkla anılan entelektüel bir erkek figürü… Antik Yunan’dan Orta Çağ’a, Osmanlı’ya dek erkekler arası ilişkiler ve bunun toplumsal pratikleri… Şöyle bir geriye baktığımızda eşcinselliğin tarihsel anlatılarının neredeyse her zaman erkekler üzerinden kurulduğunu görüyoruz.
Kadınların kadınlara duyduğu aşk – heteroseksüel kadınların aşklarını da içeren geniş ‘kadın aşkları’başlığıyla birlikte – tarih kitaplarının kenarında unutulmuş, üzeri tozlanmış bir dipnot gibidir. Tarihi taradığımızda görüyoruz ki, kadın-kadın aşkı çoğu zaman ‘derin dostluk’başlığı altında sessizce geçilmiş. Arkeolog Da Silva’nın sözleri durumu özetliyor: “Tarihte o kadar çok eşcinsel çift vardı ki, özellikle kadınlar söz konusu olduğunda eski tarihçilerin hepsi onları ‘yakın arkadaş’ya da ‘ev arkadaşı’olarak tanımlamayı tercih etti.”
Lezbiyenler, kuir kadınlar, kadınlar arası aşk ve arzu da elbette tarih boyunca hep vardı. Ancak çoğu zaman görünmez kılındılar. Kimi zaman erkek fantezisinin nesnesi haline getirildiler, kimi zamansa ahlak tartışmalarının bile dışında bırakıldılar. Öyle ki, tarih onları ne ‘yasakladı’ne de ‘tanıdı’desek yeridir. Bu yok sayılma hali sadece bir tarih yazımı meselesi değil; aynı zamanda bir iktidar meselesi olarak da ele alınmalı. Çünkü tarihsel olarak erkek cinselliği, toplumda egemen olan maskülen, güç sahibi ve ‘aktif’erkek modeli üzerinden ve hangi cinsiyetlere yöneldiğinden bağımsız olarak bir güç ve iktidar göstergesi sayılırken, erkek olmayanların cinselliği ancak bu hegemonik erkek imgesi üzerinden anlam kazanabildi. Bu yok sayılma hali, kadınlar arası aşkı ve arzuyu da tarihin kıyısında bıraktı.



Antik çağlarda lezbiyenlik ve kadınlar arası arzu: Sadece Sappho muydu?
Tarihte kadınlar arası aşka dair adı en sık anılan figür şüphesiz Sappho’dur. MÖ 7’nci yüzyılda Lesbos adasında yaşamış bu şair, hem döneminin hem de sonraki çağların çok ötesinde bir dil kurarak, kadınlara duyduğu arzuyu açıkça dile getirdi. Sappho yalnızca şiirlerinde kadın güzelliğini övmekle kalmaz; kıskançlığı, hasreti, bedensel çekimi ve kalp ağrısını da kadınlara yöneltir. Modern ‘lezbiyen’kelimesinin kökeni de onun yaşadığı Lesbos adasına dayanır; ama trajik olan, bu kadar çok anılan bir kadının, tarih boyunca hep ‘adı var kendi yok’kalmasıdır.
Sappho’nun şiirleri yüzyıllar boyunca hem hayranlıkla anıldı hem de sistematik biçimde tahrif edildi. Onun yazdıkları kimi zaman ‘estetik bir lirikçilik’diye yumuşatıldı, kimi zaman ise ‘kadın eğitimi veren bir rahibe’gibi cinsiyetsizleştirilmiş veya kadınlıktan olabildiğince arındırılmış bir rol model olarak sunuldu. Oysa elimizde kalan birkaç fragman bile, onun yalnızca kadınlara hitap eden bir şair değil, kadınlar arasında arzuya dair tarihsel olarak kayda geçirilmiş ender seslerden biri olduğunu açıkça gösterdi.
Sappho’nun külleri derken, yalnızca şiirlerinin zamanla kaybolmasını değil, aynı zamanda kadınlar arası arzunun tarih boyunca nasıl yakılıp savrulduğunu da kastediyoruz. Geride kalan o birkaç dize ise, hem edebi bir hafıza kırıntısı hem de susturulmuş bir arzunun yankısıdır. Örneğin şu dizelerdeki açıklık, zamanının çok ötesindedir:
“Sana bakınca dilim tutulur, gözlerim kararır, kulaklarım uğuldar, ter boşanır tenime…”
Bu dizeler, bugünün ‘aşk şiiri’kategorisinde değerlendirilebilecek açıklıkta bir tutku içerir. Ama tarih, bu tutkuyu çoğu zaman açıklanması gereken bir istisna gibi gördü.
Oysa Sappho yalnız değildi. Antik Yunan’da erkekler arası aşklar, hem mitolojik anlatılarda hem de felsefi metinlerde sıkça karşımıza çıktı: Apollon ile Hyacinthus, Achilleus ile Patroklos, Sokrates ile Alkibiades… Erkekler arası arzu kimi zaman idealize, kimi zaman problematize edildi ama mutlaka kayda geçti. Kadınlar arası aşk ise belgelenmeye pek değer bulunmadı. Bunun temelinde, Antik Yunan’daki toplumsal cinsiyet yapısının kadınları özel alanla sınırlaması yatıyor olabilir: Kadınlar yurttaş değildi, tiyatro sahnesinde bile yer almazlardı, eğitim alamazlar, kamusal alanda görünmezlerdi. Bu nedenle aralarındaki ilişkiler de ‘kamusal tehdit’olarak kodlanmadı ve dolayısıyla görmezden gelindi. Kadın kadına arzu, görülmesi gereken bir mesele bile olmadı.
Yunan mitolojisinde kadınlar arası yakınlıklara dair dolaylı temsiller olsa da – Artemis’in yalnızlığı, Amazonların erkeklerden uzak yaşamı gibi – bunlar da genellikle ‘tehlikeli’ya da ‘erkeksi’kadınlık kalıplarına indirgenir. Kadınların kadınlarla birlikte olması, ya doğrudan anlatılmaz ya da ahlak dışı bir sapma olarak kodlanırdı. Bir anlamda, kadınlar arası aşk, bastırıldığı için değil, hiç önemsenmediği için görünmez kılındı.
Kadınlar arası arzunun bu tarihsel silinişi, yalnızca belgelenmeme ya da yanlış yorumlanma sorunu de- . anlamak için belki de Sappho’nun küllerine dönmemiz gerekiyor.


“Sappho ve Erinna, Midilli Bahçesi’nde”. (Simeon Solomon’un tablosu.)








Tarihin arka kapılarında kadın kadına aşklar
Sappho’nun geride bıraktığı sessizlik, sadece Antik Yunan’ın erkek egemen bakış açısının bir yansıması değil; tüm tarihin akışında kadınlar arasındaki arzunun nasıl sürekli bastırıldığını da gözler önüne serer. Sappho’nun şiirleri, kaybolan, tahrif edilen ya da yanlış yorumlanan tek örnek değildir. Kadınlar arası aşkın izleri tarih boyunca görünmez kılındı, gizlendi veya dönemin egemen yapılarının kontrolünde yeniden şekillendirildi. Kadınlar arası bağlar, her dönemde ya ‘dostluk’olarak ya da ‘erkekler için yapılan prova’şeklinde sunuldu; gerçek anlamları ve yoğunlukları ise çoğu zaman gizlendi.




Osmanlı’da Harem: Kadınlar arası aşkın sessizliği
Osmanlı’da harem, tarihçiler tarafından genellikle erkek arzusu etrafında yorumlanır. Ancak harem, aslında binlerce kadının birbirine yakın temasla yaşadığı, duygusal ve bedensel bağların kurulabildiği bir dünyaydı. Kimi anonim şiirler ve beyitlerde, kadınlar arası duygu ve aşkın izlerine rastlanır. Bu ilişkilerin doğası net bir şekilde belgelenmemiş olsa da, arka planda kadınlar arasındaki derin bağların varlığına işaret eden izler bırakıldı. Harem, bir anlamda kadınların kendi dünyasında kurdukları ilişkilerin, erkek egemen toplum tarafından fark edilmediği ya da reddedildiği bir alan oldu. Osmanlı haremi, yalnızca erkek arzusu etrafında şekillenmiş bir alan olmayıp, Leslie Peirce’in The Imperial Harem adlı çalışmasında ortaya koyduğu gibi, kadınların birbirleriyle kurduğu karmaşık sosyal ilişkiler ve duygusal bağların yaşandığı, kendi dinamiklerine sahip bir topluluktu. Peirce, haremin sadece cinsel bir mekan değil, aynı zamanda kadınların güç, dayanışma ve hatta bazen rekabet içinde olduğu bir sosyal alan olduğunu gösterir.
Mısır kraliçeleri ve tarihsel görünmezlik: Kleopatra, Hatşepşut ve Nefertiti
Dünya tarihinin en güçlü figürleri arasında yer alan Mısır kraliçeleri de benzer bir görünmezliğe mahkum edilir. Kleopatra, Hatşepşut ve Nefertiti gibi kadın hükümdarların hayatındaki kadınlarla kurdukları derin bağlar sınırlandırılır.
Kleopatra bu görünmezliğin en bilinen örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Batı tarih yazımında kadınların birbirine duyduğu yakınlık neredeyse her zaman dostluk, sadakat ya da hizmet çerçevesinde yorumlanır. Bu nedenle, bu ilişkilerin duygusal ya da arzusal boyutlarını tam olarak asla bilemeyeceğiz, ama tek açıklamanın sadakat olduğunu düşünmek fazlasıyla dar bir yorum olur. Plutarkhos’un Antonius’un Hayatı adlı eserine göre, Kleopatra yaşamına son verdiğinde yanında sadece iki kadın vardı: Nedimeleri Iras ve Charmion. Kleopatra’nın cansız bedeni bulunduğunda Iras yerde can çekişiyor, Charmion ise kraliçenin başındaki tacı düzeltiyordu. Gelen bir Romalı asker ne yaptığını sorduğunda “Kleopatra’ya yakışanı yapıyorum”, der ve ardından ölür. Bu sahne tarihçiler tarafından genellikle sadakatin doruk noktası olarak okunur. Oysa kadınlar arası derin bir bağ ve arzu olasılığını da çağrıştıran bu ilişki, ataerkil tarih anlatısında sıradanlaştırılır; kuir okumalar için bir alan bırakılmaz.
Benzer bir silinme, Kleopatra’dan çok daha önce hüküm süren Hatşepşut ve Nefertiti gibi Mısır’ın diğer güçlü kadın figürlerinde de gözlemlenir. Bu iki kadının tarihsel ilişkisi doğrudan belgelenmemiş olsa da, kimi tarihçiler ve sanat tarihçileri, aralarındaki bağın yalnızca politik bir ittifak olmadığını, çok daha derin bir yoldaşlık ilişkisi taşıyabileceğini öne sürer.
Hatşepşut’un kadınlarla kurduğu yakın ilişkiler, erkek firavunlara özgü giysiler giymesi, sakal takması ve resmi belgelerde eril zamirlerle anılması gibi unsurlar tarih boyunca genellikle ‘erkekleşme arzusu’ya da iktidarı meşrulaştırma stratejisi olarak yorumlanır. Ancak kuir bir perspektifle bakıldığında, bu durum Hatşepşut’un kendini yalnızca kadın olarak değil, belki de cinsiyetin ötesinde — cinsiyetsiz, nonbinar ya da trans bir kimlik olarak — ifade etme olasılığını da düşündürür. Onun kimliği ve sunumu, sadece iktidara dair değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet kalıplarına karşı bir meydan okuma olarak da okunabilir.

Kadınların dünya ile kurduğu bağların sürekli olarak eril bir dille ve iktidar simgeleri üzerinden açıklanması, tarihsel arzularının, kimliklerinin ve kendilerini algılama biçimlerinin yeniden şekillendirilerek silinmesine yol açar. Feminist arkeologlar ve tarihçiler bu yorumlara karşı çıkarak, bu tür kadınlar arası ilişkilerin yalnızca iktidar ya da politik menfaat bağlamında değil, aynı zamanda duygusal ve sosyal bir yoldaşlık zemini üzerinde değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Feminist tarihçi Mary Hamer’ın da belirttiği gibi; “Kleopatra, tarih boyunca ataerkil normlara göre yeniden şekillendirildi ve yeniden sahiplenildi; bazen bir erkek fantezisine, bazen de kadınlar ve erkekler arasındaki iktidar ilişkilerini sorgulayan bir kültürel nesneye dönüştürüldü”. Bu nedenle, gerek Kleopatra’nın nedimeleriyle olan yakınlığı, gerek Hatşepşut ve Nefertiti’nin tarihsel bağları, yalnızca görünmez değil, aynı zamanda politik olarak yeniden anlamlandırılmış ilişkiler olarak karşımıza çıkar; Hatşepşut’un toplumsal cinsiyet kimliğiyle ilgili sorular da, kadın hükümdarların tarih yazımındaki kuir potansiyellerini yeniden düşünmeye davet eder.



Rönesans’ta kadınlar arası arzunun izleri
Bu görünmezlik, Rönesans dönemine kadar kesintisiz devam eder. O dönemin kadın şairleri ve ressamları, başka kadınlara seslenerek duygusal ve bedensel arzularını dile getirdiler. İtalyan şair Veronica Franco’nun şu dizeleri, bu duruma çok çarpıcı bir örnektir: “Senin göğsünle uyanmak istiyorum her sabah, kalçalarının gölgesine çekilsin tüm günah.”
Fakat modern tarih yazımı, bu tür metinleri çoğu kez sadece ‘şairane’ya da ‘metafor’olarak geçiştirir. Oysa bu dizeler, yalnızca hayranlık değil, aynı zamanda bir kadının içindeki arzunun, bedenin ve özlemin dışa vurumudur. Böylece, Rönesans’ta bile kadınlar arası duygusal ve cinsel arzular, tarihsel anlatıların sınırları içinde görünmez kılınmaya devam eder.



Roma’dan Frida Kahlo’ya: Kadınlar arası bağlar
Kadınlar arasındaki bu sessiz ilişkilerin izleri, Antik Roma’dan 20’nci yüzyılın en güçlü sanat figürlerinden biri olan Frida Kahlo’ya kadar sürer. Frida Kahlo’nun yaşamı ve sanatında kadınlar arası aşk ve yoldaşlık temaları çok daha açık ve çarpıcıdır. Kahlo, Diego Rivera ile olan karmaşık evliliğinin yanı sıra, kadınlarla da tutkulu ve derin ilişkiler yaşar. Günlükleri, mektupları ve eserleri, bu bağların sadece romantik değil, aynı zamanda politik ve toplumsal bir direniş biçimi olduğunu gösterir. Kahlo’nun oto-portrelerinde kullandığı eril semboller ve kadın kimliği üzerine yaptığı sorgulamalar, kuir arzuların ve cinsiyet normlarına meydan okumanın görsel bir ifadesidir. Onun kadınlarla kurduğu bağlar, sadece özel hayatına değil, aynı zamanda sanatının direnişçi ve toplumsal boyutuna da damgasını vurur.
Frida Kahlo’nun yaşamı ve sanatında ise kadınlar arası aşk ve yoldaşlık temaları çok daha açık ve çarpıcıdır. Kahlo, Diego Rivera ile olan karmaşık ve tutkulu evliliğinin yanı sıra, kadınlarla da derin ve sarsıcı ilişkiler yaşar. Bunların en bilinenlerinden biri, Meksikalı şarkıcı Chavela Vargas ile olan ilişkisidir. Vargas, yıllar sonra bu bağdan söz ederken şöyle diyecektir: “Frida beni deliler gibi seviyordu… ama kim – se bilmemeliydi.” ( Chavela belgeseli, 2017).
Frida’nın günlükleri de bu arzuyu açıkça ortaya koyar:
“Bugün Chavela Vargas’la tanıştım. Olağanüstü, lezbiyen ve dahası, onu erotik bir şekilde istedim. O da aynı şeyi hissetti mi bilmiyorum. Ama bana sorarsa, onun önünde soyunmaktan bir saniye bile tereddüt etmem” (Frida Kahlo’nun özel günlüklerinden)
Frida’nın günlükleri, mektupları ve eserleri, bu bağların yalnızca romantik değil, aynı zamanda politik ve toplumsal bir direniş biçimi olduğunu da gösterir. Oto-portrelerinde kullandığı eril semboller ve kadın kimliği üzerine yaptığı sorgulamalar, kuir arzuların ve cinsiyet normlarına meydan okumanın görsel bir ifadesine dönüşür. Onun kadınlarla kurduğu bağlar, yalnızca özel hayatına değil, aynı zamanda sanatının direnişçi ve dönüştürücü boyutuna da damgasını vurur.
Feminist sanat tarihçileri, Kahlo’nun kadınlar arası ilişkilerini salt cinsel yönelim çerçevesinde değil, aynı zamanda ataerkil yapıya karşı geliştirilmiş bir dayanışma ve güç gösterisi olarak ele alır. Bu bağlamda, Kahlo’nun sanatı ve yaşamı, kadınlar arası aşkın tarihsel sessizliğini kıran ve görünür kılan önemli bir pencere işlevi görür. Frida Kahlo ile Chavela Vargas’ın birlikte olduğu Tarihsel metinlerdeki bu ‘yanlış okumalar’ve örtük renklendirilmiş nadir anlamlar, bazen kadınlar arası aşkı keşfetmek veya fotoğraflardan biri. sorgulamak için de bir fırsat yaratır ve sorgulamamı- Fotoğrafçı bilinmiyor za sebep olur. Ya ‘heteroseksüel’bildiğimiz aşk hikaancak muhtemelen yeleri aslında o kadar da heteroseksüel değillerse?



Leyla’nın kalbi kime atıyordu?
Kadınlar arası ilişkilerin tarih boyunca çeşitli biçimlerde gizlendiği bir gerçek; ancak bazı kültürel anlatılar, bu bağların daha karmaşık ve çok katmanlı olabileceğine işaret ediyor ve bize yorumlama alanı açıyor. Böyle bir örnek de, klasik ‘Leyla ile Mecnun’hikayesinde karşımıza çıkar:
Bazı akademisyenler ve kuir okurlar, özellikle 20’nci yüzyıldan itibaren bu hikayeye alternatif bir okuma getirirler: Ya Leyla’nın aşık olduğu kişi bir başka kadınsa? Ya da anlatının bir yerlerinde, üstü örtülmüş bir kadın-kadın aşkı varsa?
Bu yorumlar, özellikle klasik anlatılardaki cinsiyet belirsizliklerine ve aşkın mecazlarla anlatıldığı bölümlerde sevgilinin cinsiyetinin netleşmemesine odaklanıyor. Malum, divan edebiyatında ve ilahi aşk anlatılarında aşkın cinsiyetli yönü zaman zaman bulanık bırakılır ya da aşkın ilahi boyutuyla örtülür.
Ama ‘Leyla ile Mecnun’anlatısının Hint kaynaklı bazı versiyonlarında, Leyla’nın bir kadına aşık olduğu yönünde şaşırtıcı ipuçları olduğu söylenir. Bazı anlatılarda ise Leyla’nın erkeklerle değil, kadınlarla daha güçlü bağlar kurduğu ayrıntıları bulunur. Bu var yantlarda, Leyla’nın Mecnun’a ulaşamaması değil, gerçek aşkını başka bir kadında bulduğu mesajı dikkat çeker. Ve elbette bu tür okumalar hemen bastırılır; “Bu sadece bir mecazdır” denilerek geçiştirilir. Ama asıl soru şu: Tarihte neden erkek aşkı sonsuz mecaz hakkına sahipken, kadın aşkı sürekli somutlanmak zorunda? Neden kadınlar, sevecekse, bir Mecnun’a ya da bir ilaha aşık olmak zorunda? Bu da akla başka bir yaklaşımı getiriyor: Leyla’nın aşkı, belki de bizzat kendi bedenine, arzularına ve kadınlığın sınırlarına yönelikti. Yani Leyla’nın iç çatışması, dış dünyaya değil; toplumun kendisine biçtiği role karşıydı.
Bu yorumlara göre, anlatının Mecnun figürü bile bazen kadın olarak ya da cinsiyetsiz bir figür olarak okunabilir. Mecnun’un kendisi, Leyla’nın yarattığı bir persona, bastırılmış arzularının maskelenmiş hali de olabilir. Leyla’nın aslında kendini sevmeye çalıştığı fikri, kadın aşklarının görünmezliği meselesine dair bambaşka bir pencere açıyor.
Mihri Hatun’un gölgesi ve erotizm
Leyla’nın kadınlardan hoşlanıp hoşlanmadığını sadece sorgulayabilir, kadın aşklarına açacağımız bir pencerede romantize edebilir veya hayal edebiliriz. Ama Mihri Hatun için durum farklı… O, aşkını saklamıyor ve bedensel olarak tanımlıyordu; bu ses, o dönemde duyulabilen nadir seslerden biriydi.
Osmanlı edebiyatında kadının kadına aşkının izlerinden belki de en belirgin olanı Mihri Hatun’da karşımıza çıkıyor. 15’inci yüzyılın sonunda Amasya’da yaşamış olan Mihri Hatun, divan edebiyatının ilk kadın şairlerinden biri ve döneminin erkek şairleriyle rahatlıkla atışabilen, zekası ve diliyle öne çıkan bir figür. Ama onu asıl ilginç kılan, kadınlara yazdığı aşk şiirleri… Günümüze ulaşan şiirlerinden birinde şöyle der: “Gül yanaklu ser v-i revanım benim, Dilberim, mihnetlü zamanım benim.”
Burada söz konusu olan kişi, çoğu yorumcuya göre bir ‘sevgili kadın’dır. Ancak klasik edebiyat, bu tür beyitleri bazen soyut mecazlarla açıklamayı tercih eder ya da sevgilinin ‘erkek olduğunu varsayarak’farklı bir anlam arar. Çünkü bir kadının başka bir kadına duyduğu aşk, edebi bakış açısında genellikle daha az dikkate alınan bir olgu olarak kalır.
Mihri Hatun’un bir başka beytinde, sevgilinin bedenine ve güzelliğine duyulan arzu çok daha doğrudan dile gelir:
“Benüm gönlüm düşdi bir şah-ı gül-endam eline Nice dil vermeye kim bi-del ü bi-dam degil.”
(Benim gönlüm, gül gibi güzel endamlı bir şahın eline düştü. Öyle kolay bir gönül değil ki, ne tuzaksız ne dertsiz.)
Bu satırlardaki duygusal yoğunluk, sadece estetik bir beğeni değil, gerçek bir arzu taşır. Bu arzunun cinsiyet yönelimi çoğu zaman belirsiz bırakılır. Kimse bu sevgilinin kadın olduğunu açıkça ifade etmez.
Mihri Hatun’un bu dizeleri, tarihte bir kadın aşkının sesi olarak duyulsa da, lezbiyen aşkların kadınların kendi dilinde ve öznel deneyimlerinde nasıl var olabildiğini anlamak, hiçbir zaman kolay olmadı. Çünkü kadınlar arasındaki aşklar, görünür olmaya başladığı dönemlerde de ya patolojileştirildi ya da tamamen erkek bakış açısının şekillendirdiği fantezilere indirgendi.

Victoria Dönemi lezbiyen çift, Lily Elsie & Adrienne Augarde.


Avrupa’da 18 ve 19’uncu yüzyıl: Lezbiyenler tıbbi vaka mı, erkek fantezisi mi?
1700’lerden itibaren ise kadınlar arasındaki eşcinsel yönelimler sadece sessizce yok sayılmakla kalmadı; heteroseksüel olmayan ve iktidar tarafından ‘kontrol edilmesi’zor tüm yönelimler gibi, 18 ve 19’uncu yüzyılda daha sert yöntemlerle etkisizleştirilmeye başlandı. Kadınlar arasındaki yönelimler ya ‘hastalık’olarak ya da erkeklerin fantezilerini besleyen bir nesne olarak görülüyordu. Her halükarda, asıl söz sahibi olan kadınlar değil, onları gözleyen eril bakıştı.
19’uncu yüzyılda modern psikiyatri ve kriminoloji gelişirken, eşcinsel yönelimler ‘sapma’olarak etiketlendi. Örneğin, Alman seksolog Richard von Krafft-Ebing, 1886’da yayımladığı Psychopathia Sexualis adlı kitabında kadınların kadınlara olan arzularını doğuştan gelen bir ‘bozukluk’olarak tanımlıyordu. Lezbiyen kadınlar, çoğunlukla maskülen özelliklere sahip, ‘bozulmuş’bireyler olarak resmediliyordu. Bu fikirler sadece dışlamayı artırmakla kalmıyor, tıbbi müdahaleleri de meşrulaştırıyordu. Kadınların kadınlara duyduğu arzu, tedavi edilmesi gereken bir ‘hastalık’haline gelmişti.
Aynı dönemde, Freud ve hocası Charcot gibi isimler, kadınların bedenlerini ve cinselliğini inceleyerek, cinsel sapmalarını nörolojik hastalıklar veya travmalarla ilişkilendirdiler. Kadınlar arası yakınlıklar ise genellikle bir tür ‘histeri’ya da ‘psikolojik sorun’olarak görüldü. Yani, lezbiyenlik aşk ya da yönelim değil, bastırılmış sorunların belirtisi haline getirildi. Böylece kadınların arzuları, onların kendi deneyimlerinden koparılarak erkek egemen tıbbın kontrolüne bırakıldı. Bu döneme dair ilginç bir örnek ise Denis Diderot’nun La Religieuse (Rahibe) romanı. Dışarıdan bakınca, dini kurumların baskısı ve bireysel özgürlüğün engellenmesi anlatılıyor gibi görünür. Ama aslında, rahibe Suzanne’ın manastırdaki diğer kadınlarla yaşadığı yakınlıklar, büyük ölçüde erkek okuyucunun erotik ilgisini çekmek için tasvir edilir. Kadın kadına arzu burada bir uyarı değil, bir teşhir nesnesidir.
19’uncu yüzyılın sonunda ise bu temalar, ‘pembe kitaplar’adı verilen erotik romanlarda daha açık şekilde ortaya çıktı. Kadınlar arası ilişkiler duygusal bağdan çok, cinsel egzotizm olarak sunuluyordu. Kadınlar gerçek karakterler değil, erkeklerin fantezilerine hizmet eden figürlerdi. Bu anlatılar, kadınların kadınlara duyduğu gerçek sevgiyi silip yerine yapay bir senar yo koyuyordu. Terr y Castle’ın dediği gibi, bu dönem lezbiyen figürün ‘hayaletsileştiği’bir çağdı: Oradaydı ama görünmezdi; hissediliyordu ama adı anılmazdı. Varlığı ancak erkek gözüne hizmet ettiği sürece kabul edilirdi.
Tahtı aşka bırakan kadın: İsveç Kraliçesi Kristina
Avrupa’da kadın kadına arzular ya klinik vakalara dönüştürüldü ya da erkek zihninin erotik evrenine hapsedildi. Lezbiyen figür, adı anılmadan gösterilen bir gölgeye indirgenmişti. Ama bazı kadınlar vardı ki, o gölgeyi yırtarak kendi suretlerini tarihe kazımayı başardılar.
İsveç Kraliçesi Kristina, bu istisnai figürlerden biridir. Onun hikayesi yalnızca bir kraliyet portresi değil; aynı zamanda kadın kadına aşkın bastırılmış tarihine yazılmış cesur bir dipnottur.
Henüz altı yaşındayken tahta çıkan Kristina, zekası, entelektüel ilgileri ve politik sezgileriyle dikkat çeker. Ancak onu asıl farklı kılan, kadınlara duyduğu duygusal ve romantik yakınlıklardır. En bilinen ilişkisi, nedimesi ve sırdaşı Ebba Sparre ile yaşadığı bağdır. Kristina, Ebba’ya yazdığı mektuplarda onu ‘Belle’(Güzel) diye çağırır, duygularını açıkça dile getirir. Bir mektubunda şöyle yazar:
“Seni her zaman seveceğim.”
Ebba’yı bir İngiliz elçisine ‘yatak arkadaşım’diye tanıtması, bu ilişkinin dostlukla sınırlı olmadığını açıkça ortaya koyar. Kristina’nın evliliği reddetmesi, erkek kıyafetleri giymeyi tercih etmesi ve kadınlarla kurduğu bu derin bağlar, hem çağdaşlarının hem de tarihçilerin gözünde onu açıklanamaz bir figüre dönüştürür. Onun şu sözleri ise hem aşk anlayışını hem de iktidara yaklaşımını özetler gibidir:
“Bir erkeğin bir kadını kullanması fikrine katlanamıyorum.”
1654’te, yalnızca 28 yaşındayken tahtı bırakıp Katolikliğe geçerek Roma’ya yerleşen Kristina, kalan hayatını sanata, düşünceye ve kadınlarla kurduğu yeni ilişkilere adar. Özellikle Angelica Quadrelli ile yaşadığı yakınlık, dedikodulara ve tarihsel yorumlara konu olur. Bazı kaynaklar, Quadrelli’yi Kristina’nın ‘gözdesi’ya da ‘duygusal yoldaşı’olarak tanımlar.

1653 tarihli, Sébastien Bourdon imzalı ‘İsveç Kraliçesi Kristina’portresi. Kristina’nın en sevdiği tabloydu ve hayatı boyunca yatak odasında asılı kaldı



Kristina’nın hikayesi, sadece kişisel bir direnişin değil; görmezden gelinen, bastırılan ama asla yok edilemeyen kadın aşklarının tarihsel varlığının da bir kanıtıdır. Onun adı, her mektupta, her dostlukta ve her inkarda yeniden filizlenen bir kuir mirasın taşıyıcısı olarak yaşamaya devam eder.


Son söz yerine
Tarihte aşkları ‘ev arkadaşlığına’indirgenen tüm kuirler adına, Da Silva’nın şu sözüyle bitirelim: “Tarih – ten kuirlerin silindiğinin fazlasıyla farkındayız.” Bu farkındalık, yalnızca geçmişe dair bir yas değil; bugüne yönelik bir sorumluluk da yüklüyor bize. Çünkü ne kadar çok iz sürersek sürelim, hala cinsiyetlerden bağımsız, tanımsız ya da tanımlanmak istemeyen sayısız aşk, arzu ve kimlik; hafızanın kıyısında unutulmuş halde bekliyor.
Kuir aşklar vardı. Hem de çoktu. Ama tarih boyunca Sappho gibi küllere karıştılar. Bugün konuştuğumuz hiçbir cinsiyet ya da yönelim ‘sonradan çıkmış’değil. Fakat özellikle kadınlar için, bu aşkları tanımlamak, görünür kılmak ve tarihsel olarak onurlandırmak her zaman daha zor oldu. Çünkü bunu mümkün kılacak kelimeler bile, çoğu zaman yalnızca heteroseksüel erkek iktidarının lütfettiği ölçüde var olabildi.
Bugün, yalnızca lezbiyenlerin değil, tüm kuir varoluşların görünürlük mücadelesi bir hak arayışı olmanın ötesinde; aynı zamanda tarihsel bir zorunluluğa dönüşüyor. Sappho’nun külleri hala havada süzülüyor. Ama onları tutmak -ve bir öyküye, bir kimliğe, bir tarihe dönüştürmek – artık bizim elimizde.