Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu
Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi
Savaşmak, kral olmanın ve devleti sürdürmenin olmazsa olmaz bir koşulu haline gelmişti. Düzenli orduya sahip krallar çevrelerine seferler düzenliyor, ucuz hammadde ve emeğe erişmek için ellerindeki tüm imkanları kullanıyorlardı. Bakır, altın, gümüş, demir, kereste, kalay gibi önemli hammaddelere sahip Anadolu, tüm bu hikayeden payına düşen savaşı ve katliamı almıştı elbette. Tunç Çağı’na ait olup yangın tabakasına sahip olmayan veya mezarlık alanındaki iskeletler üzerinde şiddet izleri göstermeyen toplumlar yok denecek kadar az. Barışın istisna, diplomasinin mecburi, savaşın ise kural olduğu bir devir Tunç Çağı.
Modern savaşlar ilk ne zaman başladı? I. ve II. Cihan Harpleri modern savaşların dip noktası olarak değerlendirilebilir. Soykırımlar, açlıktan kitlesel ölümler, kimyasal silahlar, atom bombaları, gökten yağan
bombalar, milliyetçilik aldatmacasına körü körüne bağlı kitleler ve öteki olan her şeye nefretini kusan
faşizm: Hepsi 20’nci yüzyılın savaşlarına ait büyük utançlar. Ancak elbette savaşın ve yıkımın tarihi çok
daha eskilere dayanıyor. 20’nci yüzyıl, savaşların ne başlangıcıydı ne de sonu oldu. Günümüzde süren
Rusya-Ukrayna savaşı, yakın zamanda sonlanan Suriye İç Savaşı, katliam makinasının her gün can aldığı İsrail-Filistin savaşı ve daha niceleri… Daha gerilere gidecek olursak, Avrupa’daki 30 yıl savaşları,
100 yıl savaşları, Haçlı Savaşları, Osmanlı-Rus Savaşı veya Çin Hanedanlığı’nın, İnka İmparatorluğu’nun
ve Aztek Krallığı’nın yürüttüğü bitmek bilmeyen savaşları anımsayalım. Almanya’da Hitler faşizminin yükselişine tanıklık ettikten sonra intihar eden, Frankfurt Okulu’nun temsilcilerinden Alman-Yahudi
filozof Walter Benjamin boşuna dememişti; “Aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmayan hiçbir kültür
belgesi yoktur” diye.
Gazete Duvar’da daha önce yazdığım bir yazıda şu soruyu sormuştum: “Savaşsız toplumlar hiç oldu
mu?” https://www.gazeteduvar.com.tr/savassiz-toplumlar-hic-oldu-mu-haber-1519589 Arkeolojik ve antropolojik kayıtlardan hareketle savaşın ve şiddetin tarihin her anına yayılmış olduğunu, farklı toplum tiplerinin farklı ölçeklerde ve tiplerde savaştığını; ancak az sayıda bile olsa savaşmayan toplumların yeryüzünde bulunduğunu, günün sonunda şiddetin evrimsel ve psikolojik temelleri olsa bile toplumsal yaşamda bir zorunluluktan ziyade seçim olduğunu belirtmiştik.
Şimdi ise başka bir sorunun peşine düşeceğim: Tunç Çağı savaşları modern İnsan hakkında bize bir şeyler anlatır mı? Bunu sormamın nedeni başta devlet olmak üzere merkezileşmiş politik örgütlenmeler
ortaya çıktıktan sonra savaşın niteliğinde ve niceliğinde ne gibi değişimlerin yaşandığını ve modern
savaşın köklerini Tunç Çağı devlet ideolojisi içinde bulup bulamayacağımızı sorgulamak.

Ur kral mezarlarında bulunmuş olan Ur Standardı üzerindeki sahneler konumuz açısından önemli. MÖ 2500
yıllarına ait olan bu sanat eserinin iki yüzü bulunur. Yüzlerden birinde savaş, diğerinde ise barış hali resmedilmiştir. Tek bir eserle adeta barışın ve savaşın aynı madalyonun iki yüzü olduğu, birinin diğeri olmadan mümkün olmayacağı anlatılır. Bu resimde gördüğümüz savaş panelinde muharebeden galip çıkan Sümer kralı, Sümer askerleri, savaş arabaları ve yenilerek esir düşmüş düşman askerleri görülür. Düşmanlar aşağılanmak amacıyla özellikle çıplak tasvir edilmiştir.
Barış ve savaş:
Madalyonun iki yüzü
Dünyanın neresinde olursa olsun savaş; devlet aygıtının lokomotifi, onun önemli bir bileşeni ve hatta
varoluşsal temeli olmuştur dersek yanılmış olmayız. Devletleri yönetenler; kendilerini korumak, tebaalarını genişletmek, yeni topraklara ve hammaddelere sahip olmak, ticaret yollarını denetim altına almak,
esirler aracılığıyla ucuz emek kapasitesini artırmak ve daha başka sebeplerle hep savaştı. Devletin varlığını sürdürebilmesi bir yerde savaş yapabilme yetisine, elindeki silah gücüne ve düzenli bir orduya sahip
olmasına dayanır. Reel politikada savaş, her zaman bir olasılıktır ve çoğu zaman bu olasılık devletlerarası diplomasiyi ayakta tutar.
Barışı sürdürülebilir kılmanın yolu çoğu zaman askeri üstünlükten ve savaşabilme yetisinden geçer.
Pax Romana bunun en bilindik örneğidir belki de. Roma’ya başkaldırmaya cesaret edecek ve onun ordusuna teknolojik ve taktiksel üstünlük sağlayacak birileri olmadığı sürece Akdeniz’de barış hüküm sürebilmişti. Benzer bir durumu Dünya Pax Americana ile yaşadı. Tek kutuplu dünyalarda barış bir seçim
değil, aktörlerin sehven uyduğu geçici bir durumdur bir yerde. Tersten ifade edecek olursak, savaşın olduğu yerde ironik olarak daha fazla eşit aktör ve daha fazla tarihi imkan vardır. Barış, eğer eşitler
arasında tesis edilmediyse, esasen tek bir egemenin varlığını, onun emperyal tahakkümünü ve diğer aktörlerin çaresizliğinin göstergesi olabilir.

Ur standardı üzerindeki barış paneli. Barış panelindeki tasvirlerde kralı bir şölen sahnesi içinde içkisiyle görürüz. Şölende müzisyenler, Sümerli aristokrat erkekler, adak olarak şölene getirilen çeşitli hayvanlar hazır bulunuyor. Taburesinde oturan kral, tipik Sümer kıyafetleri içinde mağrur bir yüz ifadesine sahiptir. Savaştan galip gelen lider, varsıllığını şölenler aracılığıyla yakın kurmaylarıyla paylaşmakta.
Tunç Çağı’nda savaşlar
ve savaşçılar
Acaba savaşın ve barışın bu tarif ettiğimiz halini tarihte ne kadar geriye taşıyabiliriz? Mesela Tunç Çağı’nın beyliklerini ve devletlerini benzer bir teorik çerçeveden ele almak mümkün olur mu? Diğer bir deyişle modern savaşın başlangıcını 5 bin yıl geriye çekebilir miyiz? Bunu anlamak için arkeolojik kayıtlara bakmamız gerekli.
Doğu Akdeniz’de Tunç Çağı’nı kendinden önce gelen devirlerden ayıran birçok özellik bulunuyor. Nedir
bunlar? Mesela Tunç Çağı’yla birlikte nüfusta merkezileşme eğilimi görüyoruz. Yani eskiden aynı bölgede ayrı ayrı köylerde yaşayan insanlar, bir araya gelerek tek bir yeni yerleşim alanı kuruyorlar. Troas bölgesindeki yüzey araştırmaları bunu oldukça net ifade ediyor. Erken Tunç Çağı başında çok sayıda
köy varken, bunlar terk ediliyor ve Troia, bölgedeki Tunç Çağı nüfusunu tek başına kendinde toplamış
bir merkeze dönüşüyor.
Konumuz açısından diğer önemli bir gelişme, sözünü ettiğimiz bu yerleşimlerin etrafına büyük duvarlar
inşa edilmesi. Sinan Ünlüsoy ile ortak yazdığımız bir makalede bu konuyu ele almıştık. Tarihin anıtsal sur
yapılarını, onlara eşlik eden bastiyonları, glasisleri, kuleleri ve savunmayla ilgili diğer mimari unsurları
bu devirde daha yoğun olarak görüyoruz. Demek ki savunmayla ilgili acil bir ihtiyaç içinde bu toplumlar.
Dışarıdan bir saldırı bekler haldeler. Öyle ki bazen evlerini inşa etmeden surları inşa ediyorlar. Evlerini onarmadan surları onarıyorlar. Devletleşmenin görülmediği Batı Anadolu’da bile Bakla Tepe, Liman
Tepe, Troia, Yeni Bademli, Çukuriçi, Yassı Tepe gibi çok sayıda Tunç Çağı merkezinde arkeologlar sur
duvarı kalıntılarıyla karşılaşıyor. Tunç Çağı’nın ilerleyen aşamalarında Anadolu’da ilk devlet kurulumu
gerçekleşir. Hitit Krallığı’nın başkenti Hattuşa’da devasa surlar inşa edilir.

Hattuşa’daki sur duvarlarına ait kalıntılardan ve dönemin mimari tarzından yola çıkarak, anıtsal nitelikteki
kerpiç surların bir bölümü yakın zamanda restore edildi. Anıtsal surlar Tunç Çağı dünyasının önemli maddi unsurlarından biriydi. Savaşlarda savunma için çok değerli olan sur yapıları, barış zamanında caydırıcı bir etki yaratıyor, aynı anda politik propaganda gücü taşıyordu.
Tunç Çağı’nın diğer bir özelliği ise metallerin artık eskiye göre daha gelişkin bir teknolojiyle işlenebilmesi ve çağa ismini veren bakır-kalay alaşımının silah üretiminde kullanımının yaygınlaşması. İnsan her
devirde silah üretmişti. Paleolitik dönemden itibaren baltalar, uçlar, kesici aletler, bıçaklar, oklar ve sapan
taneleri gibi çok sayıda saldırı ve korunma silahı vardı. Ancak Tunç Çağı’nda silah endüstrisi hem nitelik
hem de nicelik yönünden bir patlama yaşadı. Önce arsenikli bakırdan, sonra tunçtan ve hatta demirden
üretilmiş yüzbinlerce silah Tunç Çağı muharebelerini, vurkaçlarını, akınlarını ve katliamlarını etkili kılmıştı.
Tunç Çağı’nın silahları yakın ve uzun menzilli çatışmaya uygun envai çeşitliliğe sahipti: Bıçaklar, kamalar,
hançerler, kılıçlar, mızraklar, topuzlar, oklar, baltalar, miğferler, kalkanlar ve daha niceleri. Hatta Tunç Çağı’nın ilerleyen aşamalarında çok daha sofistike muharebe aygıtları görülür. Koçbaşları veya saldırı kuleleri bunlardan öne çıkan örneklerdendir. MÖ 1800’lere tarihlenen Elazığ’da bulunmuş olan Harput kabartması üzerinde ahşaptan tekerlekli bir saldırı kulesi üzerinde ellerinde kalkan ve sapan tutan askerler görülür. Saldırıya uğrayan kalenin askerleri ise ya ölüdür veya son hamlelerini gerçekleştirmektedir. Ölü
askerler sur duvarlarından aşağıya doğru bellerinden sarkar şekilde gerçekçi bir tarzda gösterilmiştir.


Özenle inşa edilen, sürekli onarılan, bastiyonlarla ve hendeklerle güçlendirilmiş surlar bile bazen insanları korumak için yeterli değildi. Beycesultan’da yangın tabakaları içinde saldırıdan kaçamadan ölen
insanların iskeletlerini anımsayabiliriz. Bunun yanında başta atgiller olmak üzere hayvanların muharebe meydanında kullanımını, prestij nesneleri uğruna soyu tükenen canlıları, silah ve gemi üretimi için kesilen yüzbinlerce ağacı ve savaşlarda telef olan insan olmayan varlıkları da işin içine katacak olursak, Tunç Çağı savaşları tüm canlılar açısından korkunç bir tehdit unsuru olarak resmedilebilir.
Suriye’deki Tell Qatna yerleşmesinde çok sayıda Suriye fillerine ait iskelet kalıntıları bulundu. Bu resimde arkeologların file ait bir kürek kemiğini kazma anı görülüyor. Filler, Tunç Çağı’nda Doğu Akdeniz’de yaşayan bir canlıyken, onun aşırı tüketimi ve özellikle fildişi için avı soyunun tükenmesine neden oldu. Günümüzde bu bölgede fillere rastlanmıyor.
Tunç Çağı’nda
statü ve meşruiyet
Tunç Çağı’ndaki değişimler elbette sadece teknoloji ve mimari alanında olmadı. Bu gelişmelere içkin
olarak politik ve ekonomik yaşam da büyük bir dönüşüm içindeydi. Toplumsal tabakalaşma bir yandan belirginleşirken diğer yandan hammaddelerin ve prestij nesnelerinin dolaşımını sağlayan yüksek
karlılığa dayalı bir ticaret ekonomisi de gelişiyordu. Neredeyse kapitalist diyebileceğimiz bir ekonomik
düzendi bu. Ayrıca oldukça küreselleşmişti. O dönemin bilinen tüm coğrafyaları bu devasa ticaret
ağının içinde rol alıyordu. Mahmatlar’da bulunmuş olan gümüşten külçeler, Troia hazineleri içindeki
Afganistan’dan gelen lapis taşından işlenmiş törensel balta, İskandinavya’dan gelen kehribar bunun en
açık arkeolojik kanıtlarından.
Tunç Çağı ticaretinin en önemli bileşeni hammaddeydi. Ucuz hammaddeye erişim için yüzlerce hatta binlerce kilometrenin kat
edildiğini biliyoruz. Yeşilırmak Havzası altın, gümüş ve bakır yataklarına sahip bölgelerden biri olarak ticaret ağı içinde yer almıştı. Anadolulu toplumlar
gümüşü külçeler halinde işleyerek takasını gerçekleştiriyordu. Amasya’da yer alan Mahmatlar’daki gümüş külçeler bu ticaretin dayandığı standart ağırlık birimlerinin varlığını ve organizasyonun ileri niteliğini göstermesi açısından önemli.

Troia’nın II ve III. tabakaları içinde çok sayıda metalden veya yarı-değerli taşlardan nesneler bulunmuştur. Topluca ‘Troia Hazineleri’ olarak bilinen bu objeler içinde lapis lazuliden törensel bir balta Tunç Çağı ticaretinin ne kadar uzak mesafelere eriştiğini ve zanaatkarların üstün becerilerini göstermesi açısından öne çıkıyor. Statü nesneleri Tunç Çağı kralları ve beyleri için vazgeçilmezdi.

Başta dağınık olan bölgesel nüfusun merkezlerde toplanması politik örgütlenme tarzlarında yeniliklere yol açmıştı. Bir arada yaşamaya başlayan gruplar kendi içinde yeniden organize oluyor, eski eşitlikçi
pratikler ve kültürel kodlar yavaş yavaş terk ediliyordu. Üretilen ürünün depolanması ve tüketilmesi bağımsız hanelerden merkezi liderin kontrolüne doğru geçiyordu. Liderler, birçok yerde ürünün yeniden dağıtımı sorumluluğunu üstleniyordu. Önemli politik kararları alan meclisler ve danışma konseyleri vardı. Güney Mezopotamya’da yavaş yavaş bir bürokratlar sınıfı beliriyordu bir yandan. Yazı, bürokratların elinde devletin gelir ve giderlerini kaydetmenin en güçlü aracına dönüştü kısa zamanda.

Suriye’de yer alan Mari’de Tunç Çağı arkeolojisinin en önemli kalıntılarından biri olan saray yapısı kazıldı. Mari Krallığı’na ait 300 odalı bu saray sadece bölgedeki politik örgütlenme hakkında fikir vermiyor, aynı zamanda içinde bulunan 25 bine yakın tablet sayesinde Tunç Çağı uluslararası ilişkileri hakkında inanılmaz önemli
bilgiler sunuyor. Bu resimde, saraydaki 106 numaralı avlunun rekonstrüksiyonu görülmekte. Bu iç avluya sadece çok özel diplomatik misafirler ve yüksek rütbeli bürokratlar girebiliyordu. Avlunun duvarlarında özenle boyanmış duvar resimleri görülüyor. Duvar resimlerinde Kral Zimri-Lim’in Tanrıça İştar tarafından kutsanışı ve krallığın sembolleri görülüyor. Duvar resimlerindeki palmiye
ağaçları ve mavi renkli kuştaki detaylar göz kamaştırıcı. Öyle ki Ugarit kralı bir temsilcisini bu saraydaki duvar resimlerini incelemesi için göndermiş.

Toplumsal tabakalaşma dediğimiz durum Doğu Akdeniz’in çeşitli bölgelerinde farklı biçimlerde belirdi. Tunç Çağı ile birlikte insanlar arasındaki statü farkları daha belirgin olmaya başladı. Kral denilen kişi ilk bu çağda görüldü. Hatta bazı krallar kendilerine göksel vasıflar atfederek, tanrısal varlıklarla doğrudan iletişim içinde olduklarını, onların yeryüzündeki temsilcileri olarak hareket ettiklerini ve eylemlerinin tanrısal iradenin tecellisi olduğunu söylediler.
Akad Kralı Naram-Sin’in ünlü steli. İran’da ayaklanan Lulubi kabilelerine karşı düzenlenen sefer sonrası Naram-Sin, muzaffer bir pozda önünde diz çöken kabile liderini kılıcını boynuna saplayarak öldürüyor. Kralın miğferi üzerindeki boynuzlar tanrısal niteliklerini gösterirken tüm bu olan biteni yukarıdan izleyen Tanrı Şamaş
üç güneş sembolüyle tasvir edilmiş. Demek isteniyor ki Naram-Sin’in zaferi Tanrı Şamaş’ın inayetiydi.
Bürokratlar, din insanları, kahinler, zanaatkarlar, madenciler, metal ustaları, çiftçiler, çömlekçiler, köleler vb. ayrımlar gittikçe kurumsallaştı. Bununla birlikte beyler veya krallar arasındaki rekabet, çekişme, üstün gelme istenci, hammaddeler, ticaret yolları ve köleler için savaşım ivmelenerek artıyordu. Politik ayrıcalığını meşru kılmak zorunda olan krallar ve beyler sanat aracılığıyla politik propaganda yapıyor, kaybetseler bile muharebeleri kazanmış gibi resmediyor, önemli işlerini yazıyla kayıt altına alıyor, prestij nesneleri edinerek kendi statülerini pekiştiriyor, hatta meşru kılıyorlardı.

Irak’ın Nasıriye şehrinde bulunmuş olan Nasıriye Steline ait bir parça. Bu parça üzerinde Naram-Sin’in ordusuna esir düşmüş insanları görüyoruz. Esirler, ahşaptan bir panonun içine kafaları geçirilmiş, tek sıra halinde, elleri bağlı olarak ilerliyor şekilde ve çıplak tasvir edilmiş.
Esirler, savaş ekonomisinin önemli bir parçasıydı.

Savaşlar; ganimet ve köleler için yapıladursun, barış ve diplomasi ise mal ve hizmetlerin hareketini sağlamak için başvurulan mekanizmalar olarak iyice kurumsallık kazanıyordu. Mısır, Hitit, Assur gibi büyük politik aktörlerin çevresindeki daha küçük politik birlikler barışı koruyabilmek adına vergi ve haraç ödemek zorunda kalıyor; güçlü krallara delegasyonlar eşliğinde hediyeler gönderiliyor, müttefikliği tesis etmek için aristokrasi arasında kız alıp-vermeler
yaygınlaşıyordu.
Savaş ekonomisinin diğer önemli bir bileşeni ganimetlerdi. Irak’ın Nasıriye şehrinde bulunmuş olan Nasıriye Steline ait diğer bir parça üzerinde ganimetleri taşıyan Akad askerleri görülüyor. Buradaki askerin bir elinde hançer, diğer elinde ise benzerlerini Batı Anadolu ve Kilikya’dan bildiğimiz çift kulplu metalden bir kap gösterilmiş.
Diğer bir deyişle, savaşın her an belirme olasılığı ve fetih ekonomisinin getirdiği kazançlar, barış ekonomisi kadar, belki de daha fazla, devletleri ve kralları ayakta tutuyordu. Savaşmak, kral olmanın ve devleti
sürdürmenin olmazsa olmaz bir koşulu haline gelmişti. Düzenli orduya sahip krallar çevrelerine seferler düzenliyor, ucuz hammadde ve emeğe erişmek için ellerindeki tüm imkanları seferber ediyorlardı.
Bakır, altın, gümüş, demir, kereste, kalay gibi önemli hammaddelere sahip Anadolu, tüm bu hikayeden
payına düşen savaşı ve katliamı almıştı elbette. Tunç Çağı’na ait olup yangın tabakasına sahip olmayan
veya mezarlık alanındaki iskeletler üzerinde şiddet izleri göstermeyen toplumlar yok denecek kadar az.
Barışın istisnai, diplomasinin mecburi, savaşın ise kural olduğu bir devir Tunç Çağı.
Walter Benjamin şöyle demişti tarih üzerine yazdığı tezlerin dokuzuncusunda:
“…Meleğin yüzü geçmişe dönüktür. Bizim bir olaylar dizisi gördüğümüz yerde o yalnızca tek bir felaket
görmektedir. Yıkıntı üzerine yıkıntı yığıp onun ayağının dibine iten bir felaket. Biraz daha kalmak, ölüleri
uyandırmak ve parçalanmış olanı bir araya getirmek ister melek. Fakat, cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına o denli güçlüdür ki melek artık onları kapatamaz. Bu fırtına onu sırtını
döndüğü geleceğe doğru karşı konulmaz biçimde itmektedir; öte yandan da gözünün önünde yıkıntılar birikmektedir göğe dek. Bu fırtına bizim ilerleme dediğimiz şeydir.”
Benjamin, ezilenlerin geleneği tarihin katliamlarla, savaşlarla ve zorba liderlerle dolan taşan halinin bir
kural olduğunu bilir ve buna şaşırmaz bile. Bugün Filistin’de öldürülen 30 binden fazla insanı anımsadığımızda onun ne kadar haklı olduğunu yeniden görüyoruz. Teknolojik ilerleme, ahlaki ilerlemeye
neden olmadığı gibi, Aydınlanma Devrimi veya başka bir düşünsel-felsefi hareket de devletlerin saldırganlığını ve katliamlarını durdurmaya yaramamıştır. Belli ki, ‘reel politikanın’ gözü yaşama ve yaşatmaya kördür; o sadece ne pahasına olursa olsun kendini yaşatmaya kararlı egemenlerin zalimliklerine izin verir. Biyolojik silahların, nükleer bombaların, silahlı insansız hava araçlarının olduğu bir dünyada Tunç
Çağı beylerini ve krallarını zorbalıkla ve barbarlıkla yargılamak ve 2024’te daha adaletli, barışçıl bir
dünyada olduğumuzu iddia etmek haddimize değil. Hatta savaşlar eskiden olduğundan daha tehlikeli ve
daha önce olduğu gibi yine her an ensemizde. Benjamin haklıydı: “Ezilenlerin geleneği şu yaşadığımız
halin bir kural olduğunu gösterir bize… Aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmayan hiçbir kültür belgesi yoktur.”
