Yeryüzünün Zamanı

Hayatla dolup taşan bu kıymetli gezegeni hızla öldürmekte olan bir tür olarak, her şeyden çok ihtiyaç duyduğumuz tevazuyu edinebilmemiz için dünyanın geçmişini ve işleyişini öğrenmemiz zorunlu görünüyor.

Yayına hazırlayan: Özde Duygu Gürkan

Yeryüzünün Zamanı kitabını ilk başta biraz çekinerek elime almıştım çünkü jeolojiyle ilgili sadece genel bir bilgim vardı.
Aslında kitap tam da bu nedenle ilgimi çekmişti ama fazlaca teknik detaya girilirse kaybolup gideceğimden çekinmiştim. Gelgelelim “Zamanın Bilincine Varma Çağrısı” başlıklı ilk bölümü okuduktan sonra, “yeryüzünün zamanı”nı anlamanın özellikle de gezegenimizi hunharca yok etmekte olduğumuz şu dönemde– ne kadar önemli olduğunu bir kere daha fark etmiş ve bunu okurlarla paylaşmanın gerekliliğine ikna olmuştum bile.

Özde Duygu Gürkan

Jeolog olduğu kadar bence çok iyi bir yazar da olan Marcia Bjornerud bu bölümde şöyle diyor:

Bir tür olarak, dünyada kendimizin ortaya çıktığı zamanın öncesine karşı çocuksu bir ilgisizlik ve inanmazlık sergiliyoruz. Kahramanları insan olmayan hikâyelere burun kıvıran pek çok kişi doğa tarihine aldırmıyor. Dolayısıyla duygularımızda ayarsız olduğumuz kadar “zamansızız”, zaman cahiliyiz. Deneyimsiz ama aşırı özgüvenli sürücüler gibi, doğal alanlara ve ekosistemlere, onların yerleşik trafik kurallarından habersiz gazlayıp giriyoruz, sonra da doğa yasalarına aldırış etmediğimiz için kesilen cezaları şaşkınlık ve öfkeyle karşılıyoruz. Gezegenin tarihi konusundaki bu bilgisizlik, çağdaşlık konusundaki iddialarımızı da temelsiz kılıyor. Geleceğimize, düz bir dünyanın kenarında ejderhaların gezindiği on dördüncü yüzyıl haritaları kadar ilkel zaman kavramlarıyla ihtiyatsız bir şekilde yol alıyoruz.

Yani, geçmişi bilmeden bir yol haritası çizemeyiz, diyor Bjornerud haklı olarak. İçinde yaşadığımız bu kadim gezegenin işleyişini anlamadan, anlık çıkarlarımız için onu sömürmeye giriştiğimizde, ağır bir bedel ödememiz kaçınılmaz. Ki küresel iklim krizinin etkilerini giderek daha belirgin bir şekilde hissederken, en gönülsüz olanlarımız bile bu bedeli idrak etmeye başlıyor ister istemez. Öte yandan, gezegenimizin geçmişini ve işleyişini incelemek gibi çok temel ve gerekli bir iş yapan jeoloji biliminin diğer bilimlerden çok daha az ilgi gördüğüne dikkat çekiyor Bjornerud. Sadece halkın değil, diğer alanlardaki bilim insanlarının da jeolojiye yönelik ilgisizliğinin ve bilgisizliğinin çevre bakımından önemli sonuçlar doğurduğunu vurguluyor:

Soğuk Savaş yıllarında fizik, kimya ve mühendislik alanlarında kaydedilen büyük ilerlemeler –örneğin nükleer teknolojilerin geliştirilmesi; yeni plastik, tarım ilaçları, yapay gübre ve soğutucu kimyasalların sentezlenmesi; tarımın mekanizasyonu; karayolları ağının genişlemesi– bir yandan benzeri görülmemiş bir refah dönemi başlatırken, öte yandan da bedelini sonraki kuşakların ödeyeceği, yeraltı sularının kirlenmesi, ozon tabakasının tahribi, toprak ve biyoçeşitliliğin kaybı ve iklim değişimi gibi karanlık bir miras bıraktı.

Böylece Bjornerud, “derin zaman”ın sırlarını ortaya çıkararak insanlığa muazzam bir katkıda bulunan ve “bize zamanı insani deneyimlerimizin sınırlarının ötesine geçerek görebileceğimiz bir mercek sunan” jeoloji bilimine yönelik kasıtlı ya da kasıtsız cehaleti bir an önce aşmamız gerektiğini, gezegenimizin geleceğinin buna bağlı olduğunu söylüyor. Çünkü yeryüzü kadar karmaşık bir sisteme yapılan körlemesine müdahaleler, hiç öngörülmeyen sonuçlar doğurabilir ve gördüğümüz üzere doğuruyor da…

Bu ilk bölümün ardından, “Bir Zaman Atlası” başlıklı ikinci bölümde, jeologların “derin tarih”e tanıklık etmiş cisimlerin yaşlarını önce fosil kayıtları, daha sonra da doğal radyoaktivite sayesinde nasıl tespit ettikleri anlatılıyor. Burada Bjornerud dünyamızın yaşına dair ilk tartışmalara ve bugün aşina olduğumuz jeolojik zaman çizelgesinin nasıl çıkarıldığına da değiniyor. “Dünya’nın Temposu” başlıklı üçüncü bölümde, “yerkabuğunun kendi içsel ritimleri” yani tektonik hareketlerin ve yer şekillerinin evrim tempoları inceleniyor. Burada örneğin bir dağ sırasının oluşumu için ne kadar süre gerektiği gibi sorular ele alınıyor ve biyolojik evrimin hızının jeolojik süreçlerin hızlarıyla uyum içinde olduğuna dikkat çekiliyor – yani morfolojisi hızla değiştiğinden canlıların uyum sağlamakta zorlandığı bir dünyada yaşamadığımız için şanslı olduğumuz vurgulanıyor.

“Havadaki Değişim” başlıklı dördüncü bölümde atmosferin evrimi ele alınıyor. “Atmosferin öyküsü yaşamın öyküsüyle ayrılmaz şekilde bağlıdır,” diyor Bjornerud:

“Yaşamın kendisi günümüzdeki atmosferi oluşturmuş, bir anlamda onun kimyasal anayasasını yazmıştır. Jeolojik geçmişin büyük bölümünde yaşam, atmosferi kararlı şekilde yönetmiş, ama arada sırada gelişkin bir biyojeokimyasal denge ve denetim sistemi bile atmosferik başkaldırıları ve ekolojik felaketleri önlemekte yetersiz kalmıştır.”

Böylece, geçmişte yeryüzündeki atmosferik değişimlerin yaşamı nasıl etkilediğini (ve tersini) öğreniyoruz bu bölümde. Elbette burada konu kaçınılmaz bir şekilde, geçmişteki toplu yok oluşlara geliyor. Bjornerud, bu toplu yok oluşların hepsinin ani iklim değişiklikleriyle ilişkili olduğunu ve tropik denizlerin soğuduğu Devoniyen yok oluşu hariç hepsinin hızlı bir ısınmayla bağlantılı olduğunu söylüyor. Geçmişteki toplu yok oluşlar yeryüzünün dengesinin aslında ne kadar hassas olduğu, bu denge bozulduğunda kısa süre içinde canlıların hatırı bir bölümünün yok olup gidebileceği konusunda uyarıyor bizi.

Nitekim “Büyük İvmelenmeler” başlıklı beşinci bölümde Antroposen Çağı’na, yani insanların yol açtığı çevresel değişim hızlarının, birçok doğal jeolojik ve biyolojik sürecin hızlarını geride bıraktığı eşiği geçtiğimiz mevcut döneme geliyoruz. Bjornerud önce, insan etkinliklerinin gezegenimizde ne tür değişiklikler yarattığına değiniyor: Deniz seviyelerindeki yükselme, okyanusların asiditesinin artması, türlerin büyük bir hızla yok olması ve elbette atmosferdeki karbondioksit oranının son dört milyon yıldaki en yüksek seviyeye çıkması. Bölümün sonlarına doğru atmosferden karbon çekmek için ortaya atılan yöntemleri de ele alan Bjornerud, yeryüzü gibi incelikli bir sistemde bu yöntemleri uygulamaya geçirmenin neden hiç de kolay olmadığını açıklıyor ve şöyle diyor:

Kendi yarattıklarımızla gözlerimiz kamaşmış bir halde, hiç değişmeden öyle sürüp gideceğini varsaydığımız çok daha eski, çok daha güçlü bir dünyanın içinde yaşadığımızı unuttuk. Bir tür olarak, inanmak istediğimizden çok daha az esneğiz ve doğa beklentilerimizin biraz dışına çıktığında ekonomik kayıplara ve sosyal çalkantılara açığız. En ufak değişimlere bile tahammül edemediğimizden, daha önce karşılaştıklarımızdan çok daha büyük ve öngörülmez olacak çevresel sapmalar için ortamı kendi ellerimizle hazırlamış bulunuyoruz. Antroposen’in en büyük ironisi, gezegen üzerindeki muazzam etkilerimizin aslında doğanın dizginleri yeniden ele almasına yol açmış olması; henüz açık etmediği kurallar hakkında ise ancak tahmin yürütebiliriz. Gezegendeki daha önceki çalkantıların fosil kayıtları, yeni ve kararlı bir düzenin ortaya çıkmasından önce biyojeokimyasal kaprislerle dolu uzun bir süre geçirebileceğimize işaret ediyor.

“Zaman Bilinci: Ütopyacı ve Bilimsel” başlıklı son bölümde ise, jeolojik geleceğe bakılıyor ve sonraki kuşakları da düşünerek kararlar alabilen, zaman konusunda bilinçli bir toplum kurmak için birtakım fikirler ortaya atılıyor. Bu bölümde Bjornerud, “yarın yokmuş gibi” dünyanın kaynaklarını sömürmeye yönelik ekonomik düzenin alternatifinin mümkün ve zorunlu olduğunu vurguluyor.
Bunun için, örneğin yüzyıllar süren soykırım ve eziyete karşın ayakta kalabilen Amerikan yerlilerinin, fethetme ve tüketme yerine koruma ve kanaat etmeye dayanan, sürekliliği yeniliğe yeğ tutan hayat felsefesinden feyzalabileceğimizi söylüyor. “ABD yönetimince onca yıl hor görülüp kötü muameleye tabi tutulmuş olmalarına karşın, bu kabilelerin birçok bakımdan Amerika’yı bizzat kendisinden korumaya adanmış en gerçek yurtseverler olarak öne çıkmalarında derin ve trajik bir ironi olduğunu” belirtiyor. Ve bölümü şu sözlerle bitiriyor:

Ne var ki Dünya bizimle devamlı konuşuyor. Her taşta bize ebedi bir hakikat ya da temel bir kural, her yaprakta bir enerji santrali taslağı, her ekosistemde sağlıklı bir ekonominin işleyişi için bir örnek sunuyor. Aldo Leopold’ün deyişiyle “bir dağ gibi düşünmeye” başlamamız; bu yaşlı, karmaşık ve hiç durmadan evrimleşen gezegenin huylarının ve üzerinde yaşayan varlıkların farkına varmamız lazım. Hayatla dolup taşan bu kıymetli gezegeni hızla öldürmekte olan bir tür olarak, her şeyden çok ihtiyaç duyduğumuz tevazuyu edinebilmemiz için dünyanın geçmişini ve işleyişini öğrenmemiz zorunlu görünüyor.. Yeryüzünün Zamanı, bize bunu çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor.

Son olarak, kitabın çevirmeni Raşit Gürdilek’i de saygı ve sevgiyle anmak isterim. Raşit Bey kitabı çok severek çevirmişti ve çıkmasını dört gözle bekliyordu ancak ne yazık ki kitabın yayımlanmasından kısa süre önce vefat etti. Hem çevirmen olarak bilim dizimize hem de bir bilim yayıncısı olarak Türkiye’de popüler bilimin yaygınlaşmasına yaptığı değerli katkılar için kendisine minnettarız.

Yeryüzünün Zamanı
Yazar: Marcia Bjornerud
Metis Yayınları

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir