Zaman tanımayan doktorlar: Tıbbın dip tarihinden bugüne dersler

Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu
Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi

Tarihin başlangıcından beri ve bizim türümüzle de kısıtlı olmamak üzere kültürün ve medeniyetin iyi bir
şey olabileceğine dair umudu yeşerten ve koruyan bu kişiler elinden gelenin en iyisini yapmaya devam
ediyor. Hastanenin şirkete, hastanın müşteriye ve doktorun teknik bir elemana dönüştürülmek istendiği bu karanlık çağda bile. Tarihteki tüm şifacılara saygıyla.

Rivayet odur ki bir zamanlar bir antropoloji öğrencisi Margaret Mead’e “Medeniyetin en eski belirtisi nedir?” diye sormuştu. Öğrenci ondan çanak çömlek, öğütme taşı ya da silah demesini bekliyordu. Mead
bir an düşündü, sonra “İyileşmiş bir uyluk kemiği” dedi. Buradaki rasyonel şu: Eğer bir toplum yaralı bir
bireyi ölüme terk etmek yerine, özenle bakıp iyileştirmeyi tercih ediyorsa bu medeniyetin başlangıcı olmalıdır. Sizce de doktorları ve sağlık çalışanlarını bu adına medeniyet dediğimiz insan öyküsünün önemli
aktörleri olarak görmemek mümkün mü?

Şimdi tarihin en dip noktalarındaki örneklerden hareketle eski toplumlarda şifacılar neler yapabiliyordu görelim. Bu kişilerin bir kısmı belki şaman ve büyücüydü. Kim bilir, belki bir kısmı sürekli çeşitli bitkilerle yeni ilaçlar, karışımlar ve merhemler üreten cadı kılıklı ‘tuhaf’ kadınlardı. Kim bilir, belki bir kısmı asosyal ve itici; bir kısmı da uçuk ve düpedüz deli addedilen kişilerdi. Ama günün sonunda sanırım hiçbir toplum lideri onlara “Giderlerse gitsinler” dememişti çünkü onlar dağıttıkları şifayla, verdikleri bakımla, en çaresiz anlarda sağladıkları umutla veya bir ölümü acısız kılmakla toplumlarının en kıymetli kişileri arasında kabul ediliyorlardı. Bu yazıyı bizi iyileştirenlere, şifa verenlere ve bunun için durmadan yeni metotlar, teknikler, araçlar keşfedip duranlara yani tıbbın ve tıbbi bakımın tarihini yazanlara minnetle adıyorum.

İlk ampütasyonlar

Tıp tarihinde ampütasyon uygulamaları önemli bir yer tutsa da yakın zamana kadar uygulamadan kısa
süre içinde kişinin ya kan kaybından veya sonrasında gelişen komplikasyonlardan dolayı öldüğü biliniyor.
Eski zamanlarda ampütasyonda başarı oranı yüzde 50 civarlarındaydı. Ancak cerrahi teknikteki, hijyendeki ve sağlık alanındaki son 100 yıldır kaydedilen gelişmelerle bu işlem artık güvenle uygulanıyor. Bu gerçeğin ışığında baktığımızda Buzul Çağı toplayıcı-avcılarının yapmış olduğu başarılı ampütasyon örnekleri daha da önem kazanıyor.

Cerrahinin dip tarihinden önemli dönüm noktalarını gösteren grafik.
(Segelke et al. 2024’ten alınarak değiştirilmiştir.)

Tahmin edilebileceği gibi arkeolojik kayıtlarda cerrahi işlemlere ilişkin kanıtlara ulaşmak oldukça güç.
Cerrahi müdahaleler büyük çoğunlukla yumuşak doku üzerinde gerçekleşiyor ve bunlar ne yazık ki
arkeolojik katmanlar içinde korunamıyor. Eğer şanslılarsa arkeologların insan kalıntıları olarak buldukları iskeletlerden ibaret. Genellikle insan kalıntıları iyi korunmuş bütün iskeletler olarak değil; dağılmış,
parçalanmış ve aşınmış kemikler olarak ele geçiyor. Cerrahi işlemler içinde iskelet üzerinde iz bırakma
şansı olanlar ise ampütasyonlar! Bu bölümde tarihin dip noktasından yani Yontmataş Taşı olarak da bilinen Paleolitik dönemden iki vakayı inceleyeceğiz.

Birincisi İran’daki Shanidar Mağarası’ndan geliyor. Bu mağara günümüzden 60-45 bin yıl önce küçük bir
Neandertal grubu tarafından mevsimlik kamp yeri olarak kullanılıyordu. Arkeologların bulduğu insan
kalıntıları arasında ‘Shanidar 1’ olarak adlandırılan birey konumuz açısından en nitelikli ve ilginç bilgileri
sağlar. Bu birey 35-50 yaşlarında yetişkin bir erkektir. İskelet üzerinde çok sayıda travma izi görülür.
Kafatasında, yüzünde, omuz kemiğinde, kolunda ve ayak parmaklarında kırık, çatlak ve deformasyon
izleri bulunur. Kafatası ve yüzünün üst tarafındaki yaralanmalar beynin sol ön lobunda hasar olduğunu ayrıca olasılıkla sol gözünün kör olduğuna işaret ediyor. Bu kırıkların kaynağını bilmiyoruz. Buzul Çağı’nda bu tip travmalar zorlu bir av sırasında gerçekleşmiş olabileceği gibi insanlar arasındaki şiddet olaylarından da kaynaklanabilir.

Ancak Shanidar 1 bireyindeki en enteresan durum sağ alt kolda görülen ampütasyon bulgusu. Bireyin
sağ kolu dirsekten itibaren kesik bir durumda bulunmuştur. Özellikle dirsek kemiği parçası üzerinde iyileşmiş bir çatlak olması Shanidar’ı kazan Ralph Solecki tarafından ampütasyon uygulamasına bir kanıt
olarak yorumlandı. Burada olasılıkla dünyanın bilinen ilk ampütasyonuna bakmaktayız. Yine de şunu söylemek mümkün: Bu birey toplumda sürekli bakıma ihtiyaç duymuş ve bu bakımı almış biriydi. Bir Neandertal için oldukça ileri sayılabilecek bir yaşa kadar yaşamıştı. Tüm sorunlarına ve mental-fizyolojik
engellerine rağmen bu birey ölüme terk edilmemiş, topluluk içinde yaşamına devam etmiştir.

Şimdi biraz zamanda ilerleyelim ve daha belirgin bir ampütasyon vakasına göz atalım. Bu sefer Endonezya’daki Liang Tebo Mağarası’ndayız. Günümüzden 31 bin yıl önceye tarihlenen bir mezarda 20 yaşlarında genç bir bireye ait iskelet kalıntıları ortaya çıktı. İskelet; sırt üstü ve düz bir şekilde yatırılmış,
yanında çakmaktaşı, yontmataşlar ve hemen çene kemiğinin yanında bir yumru halinde kırmızı aşı boyası bulunuyordu.

İskeleti inceleyen antropologlar oldukça ilgi çekici bir duruma rastladı: Bu bireyin sol bacağı yoktu! Bireyin sağ bacağı ise olduğu gibi, tüm parçalarıyla mezardaydı. Daha yakın bir inceleme bireyin sol uyluk kemiğinin altındaki sol kaval kemiği ve baldır kemiği şaftı parçaları üzerinde normal olmayan bir kemik büyümesine işaret etmekte. Kaval kemiğinin ucu ve baldır kemiğinin kesilme tarzının incelenmesi sonucunda bu bireyin sol bacağının 1/3’lük kısmının,
eğik bir açıyla kesilerek ampute edildiği anlaşıldı. İşlem sonrası herhangi bir enfeksiyon görülmemiş olmalı ki birey 6 ila 9 yıl daha yaşamaya devam etmiş. Yani yara antiseptik bir maddeyle temizlenmiş olmalı. Bu başarılı bir cerrahi müdahaleydi! Diğer yandan, çocuklukta yaşanan bu olaydan sonra sol bacağındaki kemik büyümesi durmuştu ve bu bacak neredeyse bir daha hiç kullanılmadı. Engelli birey toplum tarafından bakım gördü, sol bacağın eksikliği nedeniyle toplumsal iş bölümüne katılamaması bu kişinin ölüme terk edilmesine yol açmadı. Bu genç birey bakım alarak hayatını sürdürdü.

İlk kafatası ameliyatları

Kafatası ameliyatları veya literatürde bilinen ismiyle trepanasyon Neolitik dönemde yaygındı. Neolitik döneme ait kafataslarının neredeyse yüzde 10’unda trepanasyon izi olduğu belirtilir. Trepanasyon, kafatası üzerinde beyne ve onu saran dokuya zarar

vermeden delik açılması ve parça çıkarılmasıdır. Bunu birkaç teknikle yapmak mümkün. Kazımak, kesmek,
delmek gibi yöntemlerle parça çıkarımı sağlanabilir. Tarih öncesi dönemlerin çakmaktaşı ve obsidyen
gibi hammaddelerden yapılan yontmataş aletler bu işlem için gerekli keskinliğe ve inceliğe sahipti. Geçmişte trepanasyon, kronik migrene, kafa travmasına veya sağlığa bağlı başka bir nedenle yapılabileceği
gibi bu tipte müdahaleler kafanın içinde yaşadığına inanılan kötü ruhları ve demonları serbest bırakmak
için törensel olarak da yapılabilirdi. Her halükarda bu tipte bir ameliyatı yapmak büyük bir beceri, deneyim
ve kafatası yapısına dair bilgi birikimi gerektirir.

Her ne kadar Neolitik ile artış göstermiş olsa da trepanasyona dair kanıtlara yerleşik yaşam ve tarım
öncesi toplumlarda da rastlıyoruz. Örneğin, Ukrayna ve Portekiz’deki Mezolitik dönem kamp alanlarında
yapılan kazılarda bulunan kafatasları üzerinde trepenasyon işleminden kalan delikler bulundu. Epipaleolitik döneme ait Fas’taki Taforalt mezarlık alanı toplayıcı-avcı gruplarda trepanasyonun uygulandığına dair önemli kanıtlara sahip. Burada biri tamamlanmış, diğeri ise yarım bırakılmış olarak iki kafatası üzerinde ameliyat izleri tespit edildi. Oval deliklerin çakmaktaşından sivri aletlerle açıldığı anlaşılıyor.

Türkiye’den bilinen en erken trepenasyon örneklerinin ikisi de Çanak Çömleksiz Neolitik döneme ait
olan Diyarbakır’daki Çöyönü ve Aksaray’daki Aşıklı yerleşmelerinden gelir. Anadolu’daki bu örnekler
trepenasyona ve cerrahi tekniklere aşina toplumların erken prehistorik dönemlerden beri olan varlığına işaret eder. Çok büyük olasılıkla Anadolu’da trepanasyon, Neolitik öncesinde de biliniyordu.

Metin Özbek’in bildirdiğine göre Çayönü’ndeki bireyin kafatasında 8-10 mm, Aşıklı’daki bireyin ise 11.5
mm çapında yuvarlak biçimli delikler açılmıştır. Çayönü bireyi ameliyat sonrasında yaşamını kaybetmiş ancak Aşıklı bireyi işlem sonrası bir hafta daha yaşamını sürdürmüştür. Bunu iyileşmeye ve kendini
onarmaya başlayan kemikten anlamak mümkün. Diğer yandan, ilginçtir ki her iki örnekte de herhangi
bir kafatası travmasına ait iz yoktur. Yani ameliyatların yapılma nedeni travmatik sebepten değil belki de
terapötik müdahale şeklinde veya kafanın içindeki kötü ruhları serbest bırakmaktı.

İlk diş dolguları

Diş çürüklerini ve onlarla birlikte diş dolgularının tarihini genellikle yerleşim yaşam ve tarımın başladığı
Neolitik dönem ile ilişkilendiririz. Öyle ki ağırlıkla yabanıl bitkilerin, meyvelerin, yumruların, köklerin ve
av etinin tüketildiği Neolitik öncesi dönemlerde ağız ve diş sağlığı nispeten iyi durumdaydı. Ne var ki Neolitik sonrası tahıl ve bakliyat kaynaklı glütenin, nişastanın ve karbonhidratların bozduğu ağız sağlığıyla
diş çürüklerinde büyük artış görüldü. Artık diş ağrısı insan yaşamının daha da sıklıkla görülen sevimsiz bir
parçası haline geldi.

Yine de belli ki diş ve ağız sağlığı sorunlarının tarihi çok daha gerilere gidiyor. Yeni bir arkeolojik bulgu
diş hekimliğinin tarihçesini biraz daha gerilere, Buzul Çağı’nın içlerine çekti. Bilinen en eski diş operasyonu, İtalya’nın Villabruna kaya sığınağındaki 25 yaşındaki bir erkek bireyden geldi. Bireyin birinci kesici dişinde taş veya kemik bir ‘matkapla’ açılmış bir boşluk bulunmakta ancak burada bir müdahale olsa da dişte bir dolguya rastlanmadı.

2017 yılında Oxilia vd. tarafından yayımlanan bir makale ise işi bir adım öteye taşıdı. İtalya’nın Toskana
bölgesinde yer alan Riparo Fredian’da günümüzden 13.000-12.740’a tarihlenen bir bireyin dişlerinde oluşan patolojinin kanal tedavisiyle iyileştiğini gösteriyor. Bu bireyin üst çenesinde sağ ve sol orta kesici
dişlerde diş hekimliği tarihi için önem arz eden bir uygulama var. Ağrı yapan dişlerin pulpası mikrolitik,
sivri uçlu aletlerle çıkarılmış, sonrasında dişte oluşan boşluk ilk olarak bitüm ile sıvanmış. Olasılıkla
bu işlemden sonra bitkisel lif ve kıllardan oluşan bir karışımla doldurulmuş olduğu bildiriliyor. Bilinen en
eski tıbbi bitümen kullanımı ve dolgu örneklerinden biriyle karşı karşıyayız.

Sadece sınır değil zaman da
tanımıyorlar!

İlk başta anlattığım anekdotun doğru olup olmadığı bilinmiyor. Ancak bu şu anda o kadar mühim değil! Kendi türüne ve başka türlere karşı dayanışma, yardımlaşma ve özgecilik gibi eğilimler besleyen bireylerin bir kısmı şifacı oluyordu. Bu kişiler, ölmek üzere olan veya hasta birine şifalı bitkilerden ilaçlar, merhemler yapar; dişine kanal tedavisi ve dolgu yapar, birini ameliyat eder, bir organı ampüte eder ve bizi yaşama döndürmek için çabalarlar. İşte bunları yapan insanlar insan evriminin en erken aşamalarından beri vardı. Bu davranışlar kimi hayvanlarda da vardır. Birbirine özenle bakan ve birbirini iyileştiren, yeni formüller deneyen ve toplumunun şifacısı olan her canlı kültürün ve medeniyetin başlangıcını temsil eder.

Bu yazıyla doktorların ve sağlık emekçilerinin sadece uzamsal değil, zamansal sınırlar da taşımadığını
göstermek istedim. Tarihin başlangıcından beri ve bizim türümüzle de kısıtlı olmamak üzere kültürün
ve medeniyetin iyi bir şey olabileceğine dair umudu yeşerten ve koruyan bu kişiler elinden gelenin en
iyisini yapmaya devam ediyor. Hastanenin şirkete, hastanın müşteriye ve doktorun teknik bir elemana
dönüştürülmek istendiği bu karanlık çağda bile. Tarihteki tüm şifacılara saygıyla.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir