Necmiye Alpay
Bir Marksistin her yerde sınıf mücadelesi görmesi
gibi, Girard da her yerde bir ‘üçgen ar zu’ ve ‘taklit
arzu’ görmektedir, tarihte, toplumlarda, mitolojide,
dinlerde, edebiyatta. Aynı nesneye yönelen arzunun
yarattığı şiddetin heryerdeliği…

Bu kısa yazıdan amaç, René Girard’ın ilk kez 1972 yılında Fransızca olarak yayımlanmış olan Şiddet ve Kutsal adlı kitabından söz açmak. René Girard gibi düşünürlere sıfat bulmak zor. Ne diyeceğiz? Tarihçi, edebiyat kuramcısı, antropolog, toplum bilimleri filozofu? Belki bunların hepsi. Otuz küsur kitabı ve hakkında uzmanlaşmış bir hayli araştırmacı- yorumcusu var; düşüncesinin odağında ise insanlar (bireyler, topluluklar, toplumlar) arası ilişkilerin köklerine inme çabası. Çıkış noktasında, ‘şiddet’ ve ‘kutsal/kurban’ meseleleri yatıyor.
‘Kutsal’ sözcüğüne ‘/kurban’ biçiminde bir ek yapıyorum, çünkü kavramın özgün dili olan Fransızcadaki adı ile Türkçedeki karşılığı arasında yol açıcı bir fark var. Kuramın bütünü açısından yol açıcı bir fark. Fransızcada ‘kutsal’ kavramının adı olan sacré sözcüğü ile ‘kurban edimi’ (sacrifice, sacrifier) sözcükleri aynı kökten geliyor. Türkçede ise yüzey yapı açısından baktığımızda ‘kutsal’ sıfatının ‘kurban’ ile dolaysız bir ortak kökü yok. Ortak çağrışım, yani kesişim bölgesi, ancak ‘kurban ibadeti’ gibi kültürel motiflerle birlikte devreye giriyor.
Kutsalın doğduğu uğraklara
bakıyor Girard
Girard’a gelinceye kadar, başta arkeolog ve antropologla olmak üzere insan bilimleri alanın da epey teorinin ortaya atıldığını biliyoruz. Girard, tıpkı kendisinden yirmi yıl sonra Edward Said’in de düşüneceği gibi, bu teorilerin genellikle belirli önyargılarla hareket etmiş olduğu kanısında. Sözgelimi 19’uncu yüzyılda uzak kıtalar da ‘primitif’ dedikleri bazı topluluklarda kurban sunumu vb. ayin ve ritüeller keşfeden insan bilimcileri, bu edimlerin meçhul birtakım mistisizmlere işaret olduğunu düşünmüşler. Girard ise daha temel bir sorudan, acaba insanlar aralarındaki problemlere ne gibi çözümler uygulamışlar sorusundan hareketle yaklaşmış ve bambaşka anlayışlara ulaşmış. Mitolojik anlatılardan edebiyatın Shakespeare gibi klasiklerine ve antropolojinin somut bulgularına kadar bir dizi m etinde, başlangıçlara, kutsalın doğduğu uğraklara bakıyor Girard, acaba şiddetin ve adaletin mekanizmaları nelerdi, kurban sunumu gibi uygulamalar ne gibi anlamlar taşıyordu, diye. Düşüncesinin bu çerçevedeki temelini oluşturan önermelerinden biri hayli açıklayıcı gelir bana:
“İlkel bir toplum, yargı sisteminin bulunmadığı bir toplum, (…) intikamın tırmanması tehlikesiyle, bundan böyle temel şiddet adını vereceğimiz düpedüz yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.” (S. 41)
Girard doğrudan doğruya anmıyor gerçi ama bizde yakın zamanlara kadar yürürlükte olan ve Korsika gibi daha pek çok toplulukta da varlığı bilinen ‘kan davası’ (Vandetta!) geleneği tam da bu değil midir ? Önü alınmasa toplulukların, hatta insan türünün yok oluşuna kadar gidebilecek olan o ‘şiddet sarmalı’? Girard buna ‘temel şiddet’ diyor: Arzunun yönelişlerindeki kesişmelerle her zaman doğabilen ve doğabilecek bir tepki olarak şiddet, her alanda karşımıza çıkmıştır çıkmaktadır…
Kısacası bir Marksistin her yerde sınıf mücadelesi görmesi gibi, Girard da her yerde bir ‘üçgen arzu’ ve ‘taklit arzu’ görmektedir, tarihte, toplumlarda, mitolojide, dinlerde, edebiyatta. Aynı nesneye yönelen arzunun yarattığı şiddetin heryerdeliği…
Tarih öncesi dahil bütün dönemlerde bulunan çözüm, intikam yerine kurban sunulmasıydı diyor Girard. Kurban, başlangıçta bir insandır, belirli koşullara göre seçilir, şiddetin sonlanmasını sağlayacak koşullar. Çok kaba bir özetle ‘kurban’, çelişkili bir kutsallaştırma edimiyle sunulmuş ve tamamlanışı bütün bir kutsallaştırma sürecini kapsamıştır…
Modern toplumların çözüm olarak hukuk sistemlerini oluşturduğunu, bu yolla temel şiddete son vermeye çalıştığını biliyoruz…
Evet, bildiniz, olay Rusya’da geçiyor!
Bitirmeden önce, kitabın çevirisine ilişkin bir iki nokta:
İlk yayımlanışından bu yana geçen yirmi küsur yılın ardından kitabın Türkçesine bakarken, Tahsin Yücel hocamızdaki kadar değilse bile, günümüz için zorlayıcı denebilecek bir yenicilik görüyorum bu çeviride. ‘Etnoloji’ anlamındaki ‘budunbilim’ ve ‘fenomenoloji’ anlamındaki ‘görüngübilim’ terimleri başta olmak üzere, önerilmelerinin üzerinden yeterince zaman geçmiş bazı sözcüklerden artık vazgeçebiliriz. Belirli süreler içinde tutunamamış öneriler konusunda ısrarcı olmak gereken aşamaları geçtik. Türkçe, düşünmeyi zorlaştıracak ölçüde yenici olmayı gerektiren dönemleri çoktan aşmış durumda, yeter ki düşünsel ihtiyaçlarımız açısından bakmak yerine, bir tür moda haline gelen eskiciliğe de kapılmayalım.

