Nezih Başgelen
Türkiye’de tıbbın batılılaşmasını konu alan ve bildirileri yayımlanan sempozyumlar 1986’da İstanbul’da ve 1987’de Viyana’da düzenlendi. Üçüncü bir sempozyum da Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin 90’ıncı kuruluş yılı adına 11-15 Mart 1988 tarihlerin de Ankara ve İstanbul’da gerçekleştirildi. Almanya, Fransa, Avusturya, Türkiye ve Macaristan’dan bilim insanlarının katıldığı bu sempozyum, Türkiye’de tıbbın batılılaşmasına dair önemli bir buluşmaydı.

‘Türk Tıbbının Batılılaşması’ isimli eser, Arslan Terzioğlu ile Erwin Lucius tarafından yayına hazırlanıp Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından 1993 yılında baskıya sunuldu. Toplam 207 sayfadan oluşan eser, Gülhane’nin 90’ıncı kuruluş yıldönümünü için gerçekleştirilen sempozyuma ait 17 bildiriden meydana geliyor. Bunun yanında, III. Selim döneminden, 1898’de Gülhane’nin kuruluşuna kadar geçen evrelere ait yeni araştırmaları da ele alıyor. Türkiye’de tıp biliminin batılılaşmasında, 1683 Viyana Kuşatması’nın ardından Avrupa dillerinden Türkçeye yapılan çevirilerin önemli rol oynadığı biliniyor. Ancak tıp alanında batılı anlamda bir eğitim; ilk kez 1805 yılında İstanbul Tersanesi’nde kurulan ‘Tabibhane’ ve 1839 yılında Viyana’daki Josephinum örnek alınarak kurulan Galatasaray’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin öğretime başlamasıyla gerçekleşebilmişti. 1898’de İstanbul’da Gülhane’nin kuruluşuyla yeni bir hız kazanan tıptaki batılılaşma girişimleri, 1933 yılında M. Kemal Atatürk tarafından gerçekleştirilen üniversite reformuyla birlikte Türkiye’de hekimliğin modernleşmesini de kapsayan yeni bir yörüngeye oturdu.
Osmanlı tababeti, 17’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Avrupa’daki meşhur tıbbi eserlerin İstanbul’daki saray hekimleri ve Belgrad’daki Osmanlı paşalarının hekimleri tarafından Türkçe ve Arapçaya çevrilmeleri ile batılılaşmaya başlamıştı. 1665 yılında Viyana’yı ve Güney Almanya’yı ziyaret eden Evliya Çelebi, Viyana’daki hastanelerden, hekimlerden ve bu şehirdeki örnek hijyen nizamnamelerinden büyük bir övgü ile bahseder. Bu bilgi vasıtasıyla, 1683’teki Viyana Kuşatması’ndan önce en kudretli devrinde olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, Avrupa’daki ilim, teknik hatta tıp ve hastanecilik alanındaki ilerlemelerin dikkatle takip edildiğini anlıyoruz.
Son Viyana kuşatması ve onu takip eden yenilgiler sonucu, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Avrupa’daki bilimsel ve teknolojik alandaki ilerlemelere daha çabuk ayak uydurmak mecburiyetinde olduğu anlaşılmaya başladı. III. Ahmed, I. Mahmud ve III. Mustafa dönemlerinde bazı önemli adımlar atılmışsa da batılılaşmak için ilk ciddi hamlelerin Sultan III.Selim döneminde orduyu ve eğitim kuruluşlarını modernleştirme şeklinde uygulandığı görülüyor. Ordudan sonra donanmayı modernleştirmek için çıkarılan Bahriye Kanunnamesi gereği, 18 Şubat 1805 tarihinde verilen bir takrirle İstanbul Kasımpaşa’da Tersane-i Amire’de modern hekim ve cerrah yetiştirilmek üzere bir modern Tıbbiye kurulması öngörüldü. Bahriye Kanunnamesi ile Kaptan-ı Deryalık kaldırılarak yerine Osmanlı Devleti’nde ilk defa Bahriye Nazırlığı tesis edildi. Bir süre Paris’te Osmanlı elçiliğinde bulunan Morali Seyyid Ali Efendi de ilk Bahriye Nazırı olarak atandı ve Osmanlı bahriyesini reform niteliğindeki bu Bahriye Kanunnamesi’ ile yönetmeye başladı.
Hekimlik ve cerrahlık okuyacak öğrenciler
yabancı dil bilenler arasından seçilirdi
Bu kanun çerçevesinde donanmaya bağlı olarak tesisi düşünülen modern tıbbiyenin eğitim hastanesi niteliğindeki ‘Spitalya’, Kasımpaşa’da Tersane-i Amire’de Aynalıkavak Sarayı yakınında ve sarayın harabelerinden istifade edilerek inşa edildi.
Bahriye Nazırının Bab-ı Ali’ye yazdığı 19 Şubat 1805 tarihli bir yazı ile Tersane-i Amire’deki bu Spitalya’da hekimlerle cerrahların yetiştirilmesi için bir Hekimbaşı ile Cerrahbaşı ve onlara vardım edecek birer hekimle cerrahın tayininin lüzumlu olduğundan bahsedilir. Burada hekimlik ile cerrahlık okuyacak öğrencilerin de yabancı dil bilenler arasından seçilmesi öngörülür. Bunun için İstanbul’da eczanelerde eczacı kalfası olarak çalışanlardan İtalyanca gibi yabancı dillere aşina olanlardan beş kişinin, aynı zamanda tıbbi bilgileri de olduğundan öğrenci olarak alınmasının uygun olacağından bahsedilir.

11 Ağustos 1805 tarihli bir arşiv belgesinden Tersane-i Amire’de cerrah ve tabib yetiştirilmek üzere tesis edilen modern tıbbiye mahiyetindeki bu Spitalya’da, Hekimbaşı olarak Mosaraki Efendi’nin ve Cerrahbaşı olarak da Arbili Efendi’nin 250’şer kuruş, yedi öğrencinin 40’ar kuruş, dört hademenin 30’ar kuruş aylıkla istihdam edildikleri anlaşılıyor. 25 Ağustos 1805 tarihli başka bir belgeye göre ise Spitalya denilen eğitim hastanesi yanına teorik tıp ve cerrahi eğitiminin yapılacağı bu modern bahriye tıp fakültesinin, ‘Tabibhane’ kısmının inşasının başlamasından bahsedilerek, bu müessese için gerekli cerrahi aletlerin temini ile ilgili iznin ilgili makamca verildiği belirtiliyor. Spitalya’nın yanındaki bu Tabibhane denilen teorik tıp ve cerrahi eğitiminin yapılacağı kısmın açılışından 9 Ocak 1806 tarihli diğer bir belgede bahsediliyor.
Topkapı Sarayı Arşivi’nde ‘E. 8627’ numaralı tarihsiz bir belgenin kenar yazısında, Viyana’da tıp öğrenimini yapmış olan Numanefendizade müderrislerinden Mes’ud Efendi’nin Tersane-i Amire’deki Tabibhane’ye hoca olarak tayin edilmesi gerektiğinden ve yabancı dillere vakıf olan Şanizade Mustafa Ataullah Efendi’nin Bahriye Lügatinin tercüme edilmesiyle görevlendirilmesinden bahsedilir. Burada ismi geçen ve Viyana’da tıp okuduğundan bahsedilen Numanefendizade Mesud Efendi, Hayrullah Efendi’nin Hekimbaşılar listesine göre 14 Temmuz 1808’de saraya Hekimbaşı tayin edildiği bilindiğine göre bu tarihsiz belgenin 1807’de tahttan indirilen III.Selim dönemine ait olması gerekir.
Viyana’da 7 Kasım 1785’ te açılan Josep hinum Askeri Tıp ve Cerrahi Akademisi hem bir Spitalya hem de teorik tıp eğitiminin verildiği bir akademi binasına sahipti. Bu yapının, Tersane-i Amire’de kurulan Spitalya ve Tabibhane için bir model teşkil ettiği ve bu kurumların Josephinum’dan esinlenerek oluşturulduğu anlaşılıyor.
Viyana’daki Josephinum’un etkilerinin Osmanlı başkentine kadar ulaştığını kanıtlayan bir diğer önemli husus da III. Selim ’in fermanını Napolyon’a iletmekle görevlendirilen Osmanlı elçisi Seyyid Mehmed Emin Vahit Efendi’nin, 1-17 Şubat 1807 tarihlerinde Viyana’da bulunduğu sırada Josephinum’u ziyaret etmesi ve ardından Fransızca olarak yayımlanan Sefaretnamesinde burayı detaylı bir şekilde tarif etmesi olarak görülür. Rieder Paşa ‘Für die Türkei’ (Türkiye için) isimli kitabında, Gülhane’de uygulama yapan tıbbiyelilerden %50’sinin imtihanlarını pekiyi ve iyi derece ile verdiklerini, birinci senenin beş öğrencisini Almanya’da doktora yapmaya gönderdiklerini belirtir.
Yine Rieder Paşa’nın eserine göre, Gülhane’nin yönetimi, kendisinin 1904 yazında Almanya’ya dönmesinin ardından 1907 Haziranı’na kadar Prof. Dr. Georg Deycke Paşa, 1915 yılına kadar ise Julius Wieting Paşa tarafından üstlenilmişti. Bu dönemde, Asaf Derviş Paşa, Hamdi Suat Aknar, Mazhar Osman ve Reşat Rıza gibi değerli tıp alimlerinin yetişmesine büyük katkı sağladı. Cumhuriyet döneminde İstanbul’dan Ankara’ya taşınan Gülhane, burada kurumsal yapısı ve kadrolarıyla Türk tıbbının batılılaşmasının simgesi olmaya devam etti.
Türkiye’de tıbbın batılılaşmasını konu alan ve bildirileri yayımlanan sempozyumlar 1986’da İstanbul’da ve 1987’de Viyana’da düzenlendi. Üçüncü bir sempozyum da Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin 90’ıncı kuruluş yılı adına 11-15 Mart 1988 tarihlerinde Ankara ve İstanbul’da gerçekleştirildi. Almanya, Fransa, Avusturya, Türkiye ve Macaristan’dan bilim insanlarının katıldığı bu sempozyum, Türkiye’de tıbbın batılılaşmasına dair önemli bir buluşmaydı.
Not: Yazıdaki tıp alanı ile ilgili bilgiler Prof. Dr. Arslan Terzioğlu’nun bildirisinden derlenmiştir.
