Antik dünyadan bize kalan en önemli ders, yaşlılığın bir anda başlayan değil, çocukluktan itibaren şekillenen bir yaşam evresi olduğudur. Belki de bütün bu anlatılanlar, yaşlılığa bakışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Peki, siz Antik Çağ’da yaşlanmak ister miydiniz? Belki de bu sorunun cevabı, ne zaman yaşadığımızdan çok, nasıl yaşadığımızda saklıdır…
Ebru Durmaz Akyüz
Bağımsız Araştırmacı, Uzman Tarihçi
Prof. Dr. Hüseyin Üreten
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi,
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Tarih Bölümü
…Bilmece şuydu: Tek bir sesi olan, dört, iki ve üçayaklı hale gelen şey nedir?”
“Oidipus bunu duyduğunda, Sfenks tarafından söylenen bilmecenin ‘insan’ olduğunu söyleyerek çözdü;
çünkü (insan) bebekken dört uzvunun üzerinde taşınarak dört ayaklı olur,
yetişkinliğe eriştiğinde iki ayaklı olur, yaşlandığında ise bir değneği (asa) üçüncü bir dayanak
olarak yanına alır…”
Pseudo-Apollodorus
İnsan yaşamı, var olduğu günden bu yana benzer bir döngü izler: Anne karnında başlayan yolculuk doğumla devam eder; büyür, olgunlaşır, yaşlanır ve ölür. Buna rağmen yaşlılık, yaşamın kaçınılmaz bir evresi olmasına karşın çoğu zaman göz ardı edilir. Aslında yaşlılık sadece bedensel değil, sosyal, kültürel ve aynı zamanda psikolojik bir süreçtir. Bu yüzden ana konusu yaşlılık olan gerontoloji (yaşlılık bilimi), çalışmalarında arkeolojiden sosyolojiye, tıptan psikolojiye pek çok disiplini bir araya getirir. Günümüz araştırmalarında Antik Hellen ve Roma dünyasında yaşlılık konusu pek sık ele alınmaz. Çoğunlukla üst
sınıf bir erkeğin siyasi hayatı, toplum içindeki yerleri anlatılır. Bu yüzden siyasi kariyerinin en üst seviyesine ulaşmış olan olgun bir erkek, yaşlılık çağına geldiğinde adeta görünmez olur. Oysa önünde belki de uzun bir ömür vardır. Peki, bu insanlar yaşlılık döneminde neler yaşıyordu? Ya da doğdukları andan itibaren zaten ‘görünmez’ olan kadınlar yaşlandıklarında nasıl bir hayat sürüyordu?
Şimdi hep birlikte yaşlılığa tarihin penceresinden bakalım. Karmaşık bir olgu olan yaşlılık, Antik Çağ insanı için çok daha karmaşık bir süreç olmuştur. Çünkü yaşlılık sadece biyolojik bir evre değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, hukuki ve siyasi hakları da içine alan, dönemin değer yargılarına bağlı olarak şekillenen geniş kapsamlı bir toplumsal yapıdır. Antik dünyada yaşlılığın başlangıcına dair kesin bir tanım olmadığı gibi Antik Çağ’dan günümüze ulaşan kaynaklardaki yaş teorileri, erkeklerin hayatını doğumdan başlayıp yaşlılığa kadar çeşitli evrelere ayırır.
Atinalı devlet insanı ve şair Solon, insan ömrünün sınırını 70 yıl olarak varsaymış ve bu süreyi 10 adet yedi yıllık döneme ayırmıştı. O’na göre zihinsel olgunluğun zirvesinde olunan 42–56 yaş arası bittiğinde 9’uncu evre olan 56–63 yaş arası ‘çirkin yaşlılık’ başlar. 10’uncu evre olan 63–70 arasında ise “ölüm vaktinden önce gelmiş sayılmazdı!”.
Romalı bilgin Varro, insan ömrünü 15’er yıllık beş döneme ayırır: 0 –15 yaş arası saflık dönemi olan çocukluk, 30 yaşa kadar büyüme ve yardım etme çağı olan gençlik, 45 yaşa kadar en güçlü dönem olan delikanlılık, 60 yaşa kadar yaşlılık, 60 yaşından sonra ise ihtiyarlık dönemi.
Pergamonlu ünlü hekim Galenos, yaşlılığı doğal bir yaşam evresi olarak görür ve üç döneme ayırır. İlk dönem, insanların akranlarıyla birlikte hala kamusal hayata katılabildikleri yaşlılıktır. Bunu kırışıklıkların belirginleştiği ve derinin gevşediği ikinci dönem izler. Son aşama ise bedensel gerileme ve sakatlıkların görüldüğü ileri yaşlılıktır.
Antik dünyanın son bilgini olarak anılan Isidoros, insan hayatını; bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, olgunluk ve yaşlılık olmak üzere altı evreye ayırır. Isidoros, bu evreleri gruplandırmak için Varro’nun anlatılarındaki beşli sistemi temel olarak kullanır ve kendi çağının ihtiyaçlarına göre yeniden düzenler.
Yaşlılığın tek bir tanımı olmayan Roma dünyasında senex kelimesi 40’lı yaşlarının sonlarındaki insanlar için kullanılsa da yaşlılığın 60 yaşında başladığı genel olarak kabul görmüştür. Sağlıklı ve zinde bir yaşlı, toplumda hala saygın bir yere sahip olabilirken, zayıf ve düşkün bir yaşlı için aynı şey söylenemezdi. Yani belirleyici olan yaş değil ne kadar zinde ya da ne kadar üretken ve topluma katkı sunabildiğiydi. Bununla birlikte antik dünyada hatırlanmanın uzun yaşamakla ilgisi olmadığı aslında öncelikle başarılarıyla anılıyor olunmasıydı. Kısacası yaşlılık deneyimi her kişide, her toplumda ve her çağda farklılık gösterir.
“…kara iki ecel meleği durur iki yanımızda biri tutar elinde akıbetimiz olarak acılı ihtiyarlığı,
diğeri ise ölümü; kısa ömürlüdür gençliğin meyvesi,…”
Mimnermos, fr. 2.5–7 WEST (Çev. E. GÖREN)
“…oysa kısa vadelidir nadide gençlik tıpkı bir rüya gibi; elim ve yakışıksız ihtiyarlık ise öylece asılı durur kafanın ütünde, menfurdur yüz karası olduğu gibi, meçhul kılar er kişiyi sarınca kişinin çevresini kötek olur gözlere de zihne de….”
Mimnermos, fr. 5.4–8 WEST (Çev. E. GÖREN)

arasındaki güçlü bağı yansıtıyor.
Peki, yaşlılıkta bedende tam olarak neler oluyordu? Antik tıbbın bu soruya verdiği verdiği yanıt açıktı: yaşlılık bedeni kurutuyor ve soğutuyordu. Hippokrates ve Aristoteles’in düşüncelerine dayanan dört sıvı teorisine göre; bebekler sıcak ve nemli bir yapıya sahipti. Yaş ilerledikçe bedendeki doğal ısı giderek azalıyor, bunun sonucunda beden soğuyor ve kuruyordu. Bu nedenle Aristoteles, yaşlanmayı
‘doğal bir soğuma’ süreci olarak tanımlamıştı.
Tıbbın babası Hippokrates, yaşlılıkta yaşanan hastalıkları tek tek sıralamış, Romalı hekim Celsus da benzer bir liste vermişti; “nefes darlığı, öksürük, nezle, idrar yaparken ağrı, eklem ağrıları, böbrek ve bağırsak hastalıkları, kaşıntı, baş dönmesi, felç, uykusuzluk, görme bulanıklığı ve işitme kaybı.” Tüm bu hastalıklara neden olarak, doğuştan gelen hayati ısının tükenmesini görmüşlerdi. Bu şikayetler için tedavi seçenekleri sınırlıydı; doğru diyet, şarap, hafif egzersiz,
kan aldırma, ılık banyo, uyku ve masaj öneriliyordu.
Diş kaybı yaşlılıkta oldukça yaygındı. Bu nedenle dönemin diyet önerilerinde çiğnemesi kolay yiyeceklere sıkça yer veriliyordu. Buna karşılık, dişleri ve diş etlerini çürüttüğüne inanıldığı için süt tavsiye edilmiyordu. Romalı hukukçu Paulus’un şu sözleri, diş kaybının yaşlılıkla ne kadar özdeşleştirildiğini gösterir: “Diş eksikliği hastalık sayılsaydı, dünyada tek bir sağlıklı yaşlı insan olmazdı.”
Galenus’un yaşlılar için hazırladığı sağlıklı yaşam kılavuzu
Galenus tarafından, yaşlılar için en ince ayrıntısına kadar düşünülerek hazırlanmış sağlık reçetesinde; “Oğlak eti yaşlılar için uygundur; bataklık, nehir veya göl kıyısında yaşamayan kuşların eti de öyle. Her durumda, tuzlanmış etler taze olanlara tercih edilmelidir.” Ekmek konusunda ise; mayasız, az tuzlu, iyi pişmemiş ekmeklerin sindirimi zorlaştırdığını, karaciğerde ve dalakta tıkanıklıklara yol açabileceğini, ancak ekmeğe bolca bal eklenirse durumun tamamen değişebileceğini söyler. Bunların yanı sıra
oldukça kabarık bir de yasaklar listesi vardır; “Yaşlılar; yarma, peynir, yumurta, salyangoz, mercimek, mantar, dağ sümbülü ve domuz etinden kaçınmalıdır. Yılan balığı, istiridye ve genel olarak eti sert olan tüm hayvanlardan ise daha da fazla sakınmalıdırlar.”
Süt konusunda ise; 100 yaşını geçmiş bir çiftçiyi örnek verir. Çiftçinin içine ekmek parçaları ve bal karıştırıp, bazen kekik dalları eklediği keçi sütüyle beslendiğini anlatır. Ancak aynı diyeti uygulayan başka bir kişide karaciğer ağrısı, bir başkasında böbrek taşı, diğer bir kişinin ise diş kaybı görüldüğünü ekler. Sonuç olarak her bedenin aynı besine farklı tepki verdiğini düşünür; bu yüzden bazı yaşlılara sütü önerirken, bazılarına kesinlikle yasaklar. Çünkü ona göre her beden kendi düzenine göre çalışır. Antik tıbbın yaşlılara en çok tavsiye ettiği içecek ise şaraptır. Bu konuda Galenus: “Çocuklar için şarabın kullanımı ne kadar sakıncalıysa, yaşlılar için o kadar faydalıdır.” der.
Egzersiz ve masaj olmazsa olmaz…
Tüm bu antik kaynaklar, beslenmenin sağlıklı yaşlılık için ne kadar önemli görüldüğünü gösteriyor. Ancak antik hekimler, tek başına beslenmenin yeterli olmadığını da düşünüyordu. Yaşlılığın kesin nedenlerini bilmiyor olsalar da yanlış beslenme, ısı ve nem kaybı üzerinde düşünen Hippokrates, Cicero, Galenus gibi isimler; doğru beslenmenin, düzenli egzersizin ve bedensel olduğu kadar zihinsel olarak da aktif kalmanın sağlıklı bir yaşlılığın temel koşulları olduğuna inanıyordu. Bunlar arasında önemli bir yere sahip olan egzersiz, yaşlının soğuk bedenini ısıtır, sindirimine yardımcı olur, zayıflamış uzuvları güçlendirirdi.

Şaşırtıcı egzersiz listesi
Cicero, yaşlı Cato’nun her gün düzenli yürüyüş yaptığını anlatır. O zaman en temel olan yürüyüştür. Bu yüzden antik hekimlerin önerdiği egzersizlerin başında yürüyüş gelir. Genç Plinius ise dostu Spurinna’nın her gün banyodan önce top oynadığını yazar. Top oyunları da yaşlılar için önerilen egzersizler arasındadır. Bugün kulağa şaşırtıcı gelse de araba ile yapılan gezintiler ve tahtırevanla taşınmak da bu egzersiz listesinde bulunurdu. Seneca ise araba gezintilerinin sarsıntıyla hem bedeni hem de zihni canlandırdığını, bu yüzden de yararlı bir faaliyet olduğunu söyler. Antik Çağ’a özgü bir diğer egzersiz türü de yüksek sesle okuma ve hitabet sanatıydı. Antik tıbbi anlayışa göre, Celsus ve Plutarkhos, nefes alışı hızlandırdığı, atardamarları temizlediği, bedeni ısıttığı için yüksek sesle okuma yapmayı da egzersizden saymışlardı.
Masaj da ihmal edilmemesi gerektiği düşünülen uygulamalardan birisiydi. Galenus, yaşlıların vücutlarındaki zayıf kısımları çalıştırmaktan kaçınmalarını, buna karşılık sağlıklı bölgelerine ‘kuru masaj’ yapmalarını öneriyordu. Ona göre bu yöntem yaşlılar için daha faydalıydı.
Aktif yaşlanma ve Spurinna
Tüm bu tıbbi tavsiyeleri yaşamının merkezine koyan isimlerden biri Spurinna’ydı. Genç Plinius, mektuplarında 77 yaşındaki Spurinna’nın düzenli, sağlıklı ve aktif yaşamını hayranlıkla anlatır: “Spurinna sabahları yatağında oturur, günün ikinci saatinde üç mil yani yaklaşık 4,5 km yürürdü. Arkadaşları varsa sohbet eder, yoksa kitap okurdu. Sonra arabasına biner, yedi mil yaklaşık 10 km gider, ardından bir mil yaklaşık 1,5 km daha yürür, odasına döner ve şiir yazardı. Banyo saatinde güneşte çıplak yürür, top oynar
ve akşam yemeklerinde mutlaka sahne alan oyuncuları izlerdi”
Genç Plinius, kendisi için de aynı yaşlılığı dilemişti.
“… Ama ne kadar ardı ardına ve ne kadar büyük kötülüklerle dolu uzun süren yaşlılık! Her şeyden önce şu şekli şemaili bozulmuş çirkin ve aslına benzemeyen şu yüze bak, cilt yerine geçen şu şekli bozuk posta bak, bak şu sarkık yanaklara ve şu kırışıklıklara, nasıl da benziyor
…
yaşlıların hepsi aynı görünüyor oysa; sesleri gibi uzuvları da titrek, gittikçe kelleşir başları, çocukluktaki gibi akar burunları; zavallı adam, dişsiz damaklarıyla parçalamak zorunda ekmeği; öyle saldırgan olurlar ki karılarına, çocuklarına ve kendilerine karşı,..”
Iuvenalis, Saturae (Yergiler) (Çev. Ç. Dürüşken-Alova)
185–205.

ayrıntılı ve gerçekçi biçimde yansıtan bir büst.
Yaşlılığın fiziksel görünümü
Antik kaynaklarda yaşlılar, fiziksel özellikleriyle de tanımlanır. Anlatılarda ve tasvirlerde kellik, beyaz saç-sakal, kırışıklıklar, öne eğilmiş bir duruş, zayıflık, çirkinlik yaşlılığın belirgin işaretleri olarak öne çıkar.
“aslında yaşlılar, doğaları gereği, biraz gevezedirler.”
Cicero, De Senectute (Yaşlılık Üzerine), (Çev. A. Sarıgöllü,
T. Tunga), 83.
“her şarap eskimekle ekşimediği gibi, her insan da yaşlanmakla aksileşmez.”
Cicero, De Senectute (Yaşlılık Üzerine), (Çev. A. Sarıgöllü,
T. Tunga), 100.
Cicero’nun tanımıyla yaşlılığa yapılan geleneksel suçlamalar;
“Birincisi, çünkü insanları faaliyetlerden uzaklaştırır;
ikincisi, çünkü bedeni daha zayıf yapar;
üçüncüsü, çünkü onları hemen hemen tüm zevklerden
mahrum eder;
ve dördüncüsü, çünkü ölümden pek uzakta değildir.”
Cicero, De Senectute, (Yaşlılık Üzerine)
Yaşlılığın karakteri
Antik dünya anlatılarında, sadece yaşlılığın fiziksel özellikleri değil karakter özellikleri de dile getirilirdi. Hatta her yaş evresine farklı davranış beklentileri yüklenmişti. Gençler aceleci, kararsız ve ölçüsüz görülürken, yaşlılara bambaşka özellikler atfediliyordu. Örneğin Filozof Aristoteles, Retorik adlı eserinde yaşlıların, geçmişte yaşadıkları hayal kırıklıkları nedeniyle karamsar, güvensiz ve dar görüşlü olduklarını söyler. Bu yüzden her söze ‘belki’ veya muhtemelen’ diye başladıklarını belirtir. Ayrıca cimridirler, çünkü parayı kazanmanın zorluğunu bilirler. Vücutları soğuduğu için cesaretten yoksundurlar. Geçmişe takılıp
kalmış ve gevezedirler. Kolay arkadaş edinemezler, çünkü hiç kimse sürekli geçimsiz biriyle birlikte olmak istemez.
Şair Horatius Şiir Sanatı adlı eserinde, yaşlılığı korkulacak bir dönem olarak tanımlar. Yaşlı erkeği ise biriktirdiği paraları harcamaktan korkan, cesaretten yoksun, umutsuz, tembel, huysuz, homurdanan biri olarak betimler. Ona göre yaşlılar geçmişi durmadan över, gençleri ise sürekli eleştirir ve azarlar.
hlyax Vazosu’nda yer alan
yaşlı ve cimri Kharinos,
antik komedinin yaşlılığa
atfedilen özellikleri nasıl
alaya aldığını gösteriyor.

Ne ilginçtir ki hatiplerin ve devlet insanlarının en büyüğü Cicero, tam tersini söyler. 62 yaşında yazdığı Yaşlılık Üzerine Büyük Cato adlı eseri, adeta yaşlılığa bir savunma gibidir. O’na göre yaşlılığa yapılan iş görememek, bedenin zayıflaması, zevklerden yoksunluk, ölüme yakınlık gibi geleneksel suçlamalar aslında birer nimettir. Çünkü büyük işler beden gücüyle değil, akıl ve deneyim sayesinde yapılabilir. Bu deneyim ve akıl ise yaşlılarda fazlasıyla vardır.
“… Ama her uzvun kaybından daha büyüğü akıl kaybıdır, ne kölelerin adlarını, ne de bir önceki gece yemek yediği dostunun simasını anımsar akıl, ne kimlerin babası olduğunu, ne de kimleri yetiştirdiğini; …”
Iuvenalis, Saturae (Yergiler) (Çev. Ç. Dürüşken-Alova), 235-255.
En büyük kabus: Zihinsel çöküş
Günümüzün en büyük sağlık sorunlarından birisi de demans. Alzheimer hastalığı ise demansın en yaygın nedenlerinden biri. Peki, Antik Çağ insanı da bu hastalıktan muzdarip miydi? Demans terimi tıp dünyasında MS 13’üncü yüzyıldan beri kullanılmaya başlansa da yaygın olarak kullanımı MS 18’inci yüzyılı buldu. Ancak bugün demans olarak adlandırdığımız zihinsel gerileme, Antik Çağ’da da biliniyordu. Pythagoras, Hippokrates, Platon ve Aristoteles yaşlılarda görülen bu zihinsel gerilemeyi yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendiriyordu. Romalı filozof Cicero ise bu durum için ‘senil güçsüzlük’ terimini kullanır. Ancak daha iyimserdir. Zihinsel gerilemenin tüm yaşlıların kaçınılmaz kaderi olmadığını, yalnızca zorluklar karşısında dayanıksız kalanlarda görüldüğünü savunur. Ayrıca yaşam boyu zihnin etkin şekilde kullanılmasının, bu zihinsel çöküşü önleyebileceğini ya da geciktirebileceğini düşünür
MS 2’nci yüzyılda Roma’da hekimlik yapan Galenus, demans için aptallaşma, budalalık terimini kullanır ve bu hastalığı akıl hastalıkları listesine dahil eder. Hippokrates ise bu listeye, o dönemde bugünkü anlamından farklı olarak zihnin olağan işleyişinden sapması, ağır bunama halleri için kullandıkları paranoia terimini ekler.
“Tanrıların sevdiği kimse genç ölür, gücü, aklı ve zihni yerinde olarak. Eğer bir tanrı onu sevseydi, on yıldan veya yirmi yıldan daha önce ölmüş olmalıydı. O yeryüzünde bir lanet gibi dolaşıyor: aklı yok, mantığı yok, çürük bir mantar kadar kullanışlı.”
Plautus, Bacch. 820–821.
Zihinsel yetilerini yitiren yaşlılar için hukuk
Yaşlılığın en büyük kabuslarından biri kuşkusuz zihinsel gerilemeydi. Üstelik bunun sonuçları yalnızca sağlıkla sınırlı değildi. Zihinsel yetersizlik nedeniyle kendi çocuğunuzun size vasi atanması için dava açtığını düşünün! Dolayısıyla demans Antik Çağ’da da ciddi bir hukuki sorundu.
Atinalı devlet insanı, şair ve aynı zamanda hukuk reformcusu olan Solon, koyduğu yasalarında aile reisinin zihinsel yetilerini yitirmesi durumunda, artık mülkünün yönetiminin elinden alınması için bir vasi atanabileceğini hükme bağlamıştı. Yani bir oğul, babasının akıl sağlığını yitirdiğini iddia ederek zihinsel yetersizlik nedeniyle vasi tayini veya mülkiyet yönetimi davası, bunama davası açabilir ve böylece ailenin yönetimini devralabilirdi. Roma’da da aynı yasanın varlığından söz edilir. Klasik Dönem Romalı hukukçu ve devlet insanı Ulpianus ve Cicero, ‘deliler’ için geçerli olan bu kuralın, demans yaşayanlar için de uygulanabileceğini ifade ederler.
Madalyonun öteki yüzü: Fakirlerin yaşadığı yaşlılık
Antik kaynaklar çoğunlukla varlıklı ve soylu kişilerin hayatını anlatır. Onlar için yaşlılık, sahip oldukları zenginlik ve köleleri sayesinde kuşkusuz daha katlanılabilir bir dönemdi. Peki ya yoksullar? Onlar yaşlılığı nasıl deneyimliyordu?
Yaşlılar için hazırlanan sağlıklı yaşam kılavuzuna uymak; eğitim, zaman ve maddi imkan gerektiriyordu. Yoksullar ise içinde bulundukları olanaklar ölçüsünde beslenebiliyordu. Egzersiz yapmalarına da çoğu zaman gerek kalmıyordu; günlük yaşamın ağır işleri zaten başlı başına bir fiziksel faaliyetti.
Yaşlılığın görünmeyen yüzü:
Kadınlar… Onlar için yaşlılık
farklı mıydı?

yaşlı kadınları kırılganlıkları, yorgunlukları ve yaşam
deneyimleriyle resmeden
dikkat çekici bir eserdir.
Erkek egemen bir toplumda doğan kız çocukları, soyun devamını sağlamak için sorgusuz itaat etmeleri, kocasına sadakat ile hizmet etmeleri için yetiştirilirdi. Henüz ergenliğin ilk yıllarında evlendiriliyor, onlardan erkek çocuk doğurmaları bekleniyordu. Toplum içinde büyük ölçüde görünmez olan kadınların yaşlılığı hakkında ise elimizde çok az kaynak var. Bu nedenle yaşlı kadınların gündelik
yaşamını ayrıntılarıyla bilmiyoruz. Ancak yoksul erkekler için bile düşünülmeyen beslenme düzeni ve sağlık önerilerinin, toplumsal değeri büyük ölçüde doğurganlığıyla ölçülen yaşlı kadınlar için de geliştirilmediğini söylemek yanlış olmaz. Ksenophon, Spartalıların Devleti adlı eserinde; “Bir gün anne olacak genç kızlar yetiştirilirken, en sade yiyeceklerle ve çok az et veya başka soslarla beslenirler;
şarap konusunda ise, onları ya tamamen uzak durmaya ya da suyla çok seyrelterek içmeye alıştırırlardı” derken aslında bize kadınların nasıl beslendiği hakkında bilgi verir. Egzersiz konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Kadınların yaşlarına bakılmaksızın ev işlerinin getirdiği yoğun fiziksel emek sayesinde zaten sürekli hareket halinde oldukları düşünülebilir. Ancak kaynakların yetersizliği nedeniyle bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değildir.
“Aşk gençliğin ayrıcalığıdır, ama yaşlı bir adamın utancıdır.”
Publius Syrus, Sententiae, A. 26.
Yaşlıların cinselliği
Yaşlı kadınlar, anne veya büyükanne olarak aile içindeki rolleri nedeniyle itibar görüyor olsalar da toplumsal değerleri büyük ölçüde doğurganlıklarıyla ilişkilendiriliyordu. Gençliklerini yitirip menopoz dönemine girdiklerinde ise zaten sınırlı olan toplumsal görünürlükleri daha da azalıyordu. Öte yandan Galenus, yaşlılar için cinselliğin sağlık açısından tehlikeli olduğunu ve bedeni tükettiğini belirtirken, Platon, Devlet adlı eserinde bu tür tutkuların gençlere özgü olduğunu yaşlılıkta ise asıl hazzın zihinsel uğraşlardan geldiğini söyler.
Ailenin yaşlılarına bakım yükümlülüğü: Pietas bilinci
“Birinin ebeveynine bakmaması büyük bir kötülük/günahtır
(nefarium sit)”
Cicero, Ad Atticum IX.9.2.

yaşlı babası Anchises’i
taşıdığı bu sahne, Roma
dünyasında aileye bağlılığın
ve sorumluluk duygusunun
simgesi sayılıyordu.
Antik dünyada yaşlılara bakma yükümlülüğü, hukuki bir zorunluluktan önce, gelenekler ve toplumsal beklentiler
çerçevesinde çocuklardan beklenirdi. Roma’da çocuklar pietas erdemi yani tanrılara, vatana, ebeveynlere ve atalara bağlılık/görev bilinci üzerine yetiştirilirlerdi. Çocukların ebeveynlerine bakmasını zorunlu kılan bir yasa olmamasına rağmen, imparatorluk döneminde çeşitli hukuki yollara başvurmak bu beklentiyi pratikte destekleyebilirdi. Bu yaklaşım, ahlaki erdem ile pratik çözümlerin birlikte yürüdüğünü gösteriyor. Eğer yaşlı bir erkek kendi başına
bakımını sağlayabiliyorsa, çocuklarından ona bakması istenmeyebilirdi.
Yaşlıların çocuklarına maddi açıdan ne ölçüde bağımlı olduğuna dair sınırlı bilgiye sahibiz. Bunun en önemli nedenlerinden biri, antik kaynakların büyük ölçüde varlıklı kesimlerin yaşamına odaklanmasıdır. Buna rağmen, özellikle erkek çocukların varlığı, yaşlılık dönemi için hem bir güvence hem de büyük bir lütuf olarak kabul edilirdi. Kaynaklar, yaşlıların fiziksel ve duygusal destek için çocuklarına ihtiyaç duyduklarını, ancak aynı zamanda onlara yük
olmaktan da endişe duyduklarını gösteriyor.
Son Söz: Kabuk değiştiren insan
Yaşlılık anlamına gelen geras ve senectus sözcükleri, aynı zamanda yılanın değiştirdiği eski deri için de kullanılır. Bu benzetme, yaşlılığın antik dünyada yalnızca bir çöküş değil, döngüsel bir yenilenmeyle de ilişkilendirilebildiğini gösterir. Aristoteles’in Hayvanların Tarihi adlı eserinde yılanın deri değiştirmesini doğanın bir parçası olarak ele alır. Antik dönemde yılanın deri değiştirerek gençleştiğine inanılması ve toprakla kurduğu ilişki, doğanın iyileştirici gücüne duyulan güveni de besler. Bu nedenle bitkiler, toprak ve doğal maddeler antik tıbbın en önemli tedavi kaynakları arasında yer almıştır.
Aradan iki binden fazla yıl geçmiş olmasına rağmen, Antik Çağ hekimlerinin bazı önerileri bugün de geçerliliğini koruyor. Ilıman bir iklim, dengeli beslenme, hijyen, bedeni zorlamayan bir yaşam ve zihinsel üretkenlik, bugün de sağlıklı yaşlanmanın temel unsurları arasında kabul ediliyor. Aristoteles, Platon, Euripides ve Sophokles gibi ileri yaşlarına kadar üretmeye devam eden isimler de bunun antik dünyadaki en bilinen örnekleri arasında yer alıyor. Antik dünyadan bize kalan en önemli ders ise yaşlılığın bir anda başlayan değil, çocukluktan itibaren şekillenen bir yaşam evresi olduğudur. Belki de bütün bu anlatılanlar,
yaşlılığa bakışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Peki, siz Antik Çağ’da yaşlanmak ister miydiniz? Belki de bu sorunun cevabı, ne zaman yaşadığımızdan çok, nasıl yaşadığımızda saklıdır…
