Bilgelikten yüke: Yaşlılığın kapitalizmle değişen hikayesi

Bir toplumun yaşlılarına nasıl davrandığı yalnızca sosyal politika anlayışını değil, insana nasıl baktığını da ortaya koyar. Yaşlılığı bir maliyet hesabına indirgeyen her düzen, aslında insanın değerini de piyasanın ölçülerine teslim etmiş olur. Bu nedenle yaşlılık meselesi yalnızca yaşlıların sorunu değildir. Nasıl bir toplum kuracağımızı, nasıl yaşlanacağımızı ve ardımızda nasıl bir dünya bırakacağımızı belirleyen en temel ahlaki ve politik meselelerden biridir.

Mevlüt Ülgen
Psikolog,
İzmir 3. Yaş Üniversiteleri Koordinatörü

Günümüzde yaşlılık ve yaşlanma olgusu, küresel yaşlanma ve sosyodemografik değişimlerle birlikte çok boyutlu olarak tartışılıyor. Yaşlılık, bir yandan disiplinler arası bir yaklaşımla yaşlıların refahı ve esenliğini merkeze alan çalışmaların konusu olurken, diğer yandan son yıllarda giderek daha fazla ekonomi politiğin ‘yük’ söylemi içinde gündeme getiriliyor. Geleneksel/kültürel olarak yaşlılığa addedilen bilgelik ve saygınlık ile sosyal güvenlik açıkları, sağlık harcamaları ve bakım yükü denklemi, çok boyutlu bir çatışma ve tartışma alanı olarak önümüzde duruyor.

Yaşlanma, organizmanın ana rahminde başlayıp ölünceye kadar kesintisiz bir şekilde değişime uğradığı doğal bir süreçtir. Bu süreç organizmada yaşlılıkla sonuçlanan fizyolojik değişimlerin bütünü veya metabolik streslere uyum sağlama kapasitesi ile biyolojik fonksiyonlarda azalma olarak tanımlanır. Başka bir deyişle yaşlanmak kronolojik, biyolojik, fizyolojik, psikolojik, sosyokültürel, ekonomik ve toplumsal yönü olan çok boyutlu bir süreçtir.

Roma dönemine ait,
yaşlı bir kadını betimleyen mermer heykel.
Sarkmış yüz hatları, kırışıklıklar, öne eğilen duruşu ve bastonuna yaslanan
bedeniyle yaşlılığın fiziksel etkileri gerçekçi bir üslupla yansıtılmıştır.

Yaşlanma yaşam boyu devam eden bir süreç iken, yaşlılık ise çocukluk, gençlik, yetişkinlik gibi bir yaşam dönemidir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) yaşlılığı çevresel etmenlere uyum sağlama yeteneğinin azalması ya da büyük oranda kaybolması olarak tanımlar. DSÖ, 65 yaş ve üzerini yaşlılık dönemi için başlangıç olarak kabul ederken, 65-74 yaş grubunu ‘yaşlı’, 75-84 yaş grubunu ‘ileri yaşlı’, 85 ve üzeri
yaş grubu ‘çok yaşlı-ihtiyar’ olarak sınıflandırır.

Yaşlanma ve yaşlılık pratikleri bireyin yaşadığı coğrafyaya, kalıtsal özelliklere, psikososyal ve kültürel koşullara, sosyoekonomik şartlara, yaşam biçimine, geçirilen hastalıklara, bireyin ve toplumun yaşlılık dönemini algılamasına bağlı olarak değişir. Yaşlılığa atfedilen değer, bilgelik ya da yük olma durumu; bireyin toplumdaki sınıfsal konumundan, toplumsal cinsiyetinden, sosyal ve ekonomik statüsünden bağımsız değildir. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’ nün yaklaşımıyla bakacak olursak; yaşlılığın nasıl deneyimlendiği bireyin sahip olduğu para, mülk gibi ekonomik sermaye ve eğitim, itibar, sosyal çevre faktörlerinden oluşan kültürel sermaye ile belirlenirken, sınıfsal konumu ve toplumsal cinsiyet rolleri ile şekillenir.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu. Bourdieu, yaşlanmanın yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutları olan bir süreç olduğunu vurgulayan çalışmalarıyla sosyal bilimler üzerinde derin bir etki bırakmıştır.

Öte yandan yaşlılık ve yaşlanma pratiklerinin insanlık tarihi boyunca hiçbir zaman homojen bir deneyim olmadığını görebiliriz. Örneğin; Antik Yunan ve Roma’da soylu yaşlılar yani aristokratlar için yaşlılık; mülkiyetin, gücün ve siyasi bilgeliğin simgesiyken köleler ve ‘alt sınıflar’ için fiziksel olarak iş gücünün bitmesi ve dolayısıyla ‘ekonomik değerini yitirmesi’ anlamına geliyordu. Yaşlanan, hastalanan ve artık tarlada veya madende çalışamayan köleler, sahipleri için sadece birer maliyet unsuru olarak görülüyordu. Orta Çağ Avrupa’sında toprağın ve zenginliğin kontrolünü elinde tutan feodal derebeyi için yaşlı senyörler her anlamda ‘otorite’ ile eşdeğerken; genç kuşaklar, mirası alabilmek için bu yaşlı figürlere boyun eğmek zorundaydı. Mülksüz köylüler yaşlandıklarında fiziksel güçlerini kaybettikleri için hızla yoksullaşır ve dışlanmaya maruz kalırlardı. Özellikle yoksul ve yalnız yaşayan yaşlı kadınlar, toplumun en savunmasız grubunu oluşturuyordu.

Jean-François Millet, Çalılarla Köylü Kadınlar.
Resimde, sırtlarında ağır çalı demetleri taşıyan iki köylü kadın betimlenir. Millet, eğilmiş bedenleri ve yavaş adımlarıyla kırsal emekçilerin yaşamındaki yoksulluğu, ağır çalışma koşullarını ve fiziksel yükü gerçekçi bir anlayışla yansıtır.

Üretmeyen bedenin değersizleşmesi

Sanayi Devrimi ile birlikte yaşlılığa yönelik atıflar kökten bir sınıfsal dönüşüm yaşadı; kapitalist üretim biçimi, insan değerini pazar için ne kadar üretebildiği ve tüketebildiği üzerinden esas alarak, üretkenliği profesyonel ücretli emek üzerinden tanımladı.

İşçi sınıfı aileleri için yaşlılık, sağlıksız ve uzun çalışma koşullarının ardından erken gelen bedensel çöküş ve mutlak yoksulluk anlamına gelirken; sermayeyi ve finansal gücü elinde bulunduran elitler için karar alma ve yönetim mekanizmalarını elinde bulundurduğu, prestijli konumlarını koruduğu ayrıcalıklı bir yaşam evresiydi. Yani, insanlığın ortak hafızasındaki o ‘saygın, bilge ihtiyar’ imajı, tarihsel
olarak çoğunlukla erkek, mülk sahibi ve üst sınıfa mensup yaşlıların ayrıcalığı oldu.

Geleneksel tarım toplumlarında ise yaşlı birey, kişisel özerkliğini karar yetisini koruduğu sürece mülkün, deneyimin ve bilginin taşıyıcısı olarak üretim ve karar süreçlerinin merkezinde yer almayı sürdürüyordu. Bu konum, yaşlıya toplumsal saygınlık ve otorite de kazandırıyordu. Ancak mülksüz yaşlılar ve kişisel özerkliğini kaybeden bakım gereksinimi duyan yaşlı bireyler için hayat, geleneksel toplumlarda da sanıldığı kadar güvenli ve kolay değildi.

Geniş aileden çekirdek aileye

Modern kapitalist toplumun yarattığı sosyoekonomik dönüşümle birlikte geniş aile yapısı dağılırken, çekirdek aile yaygınlaştı, köy ve kırsal yaşam ağırlığını hızla kaybetti, kentsel nüfus arttı. Üretim ilişki ve süreçlerindeki dönüşüm ve değişim, dünün toprağa bağımlı ve kendi kendine yeten tarım toplumunu dağıtırken; mülkiyetin el değiştirdiği ve tekelleştiği, üretim süreçlerinin makina ve teknolojiye bağımlı hale geldiği, emeğin metalaştırılarak sanayi kentlerinde ücretli emek haline evrildiği büyük bir dönüşüm süreci yaşandı. Kırsal tarım toplumunda hakim olan geniş aile yapısı bu büyük kapitalist dönüşüm süreci ile
birlikte çekirdek aileye evrilirken mülk, bilgi taşıyıcısı otorite ve saygı figürü olan yaşlı bireylerin de toplumsal rol ve statülerinde büyük bir değişim süreci yarattı. Geniş ailenin sağladığı geleneksel dayanışma ağları, sosyal güvence sistemlerini dağıtan kapitalist üretim ve yaşam biçimi; yaşlı bireyleri yalnızlaştırdı ve güvencesiz bıraktı. Kısaca emeğin metalaşması ve kentleşme süreci, geleneksel otoritenin, bilginin ve yaşlı bireyin pozisyonunun da radikal bir şekilde sarsılmasına yol açtı. İnsanı büyük oranda üretkenliği ve piyasaya sunduğu artı değer ölçüsünde konumlandıran modern kapitalist yaşam biçimi, profesyonel üretim sürecinden ayrılmak zorunda kalan yaşlı bireyi ekonomik ve sosyal yük olarak görmeye başladı.

Bizim Aile film afişi (1975).
Yönetmenliğini Ergin Orbey’in yaptığı film, geniş aile yapısını, kuşaklar arası dayanışmayı ve yaşlı bireylerin
aile içindeki yerini sıcak ve
gerçekçi bir dille ele alır.

İnsanlık tarihinin en eski ve en doğal sosyal güvence sistemi olan geniş ailede; yaşlıya bakmak, korumak ailenin ahlaki ve kolektif bir sorumluluğu olarak görülüyordu. Ancak dikey mimarinin yaygınlaşmasıyla yaşam alanlarının daralması, çekirdek ailenin küçük apartman dairelerine sıkışması ve ekonomik yaşamın zorunlulukları nedeniyle kadın ile erkeğin birlikte çalışması, yaşlı bakımını ev içinde
imkansız hale getirdi. Geniş ailenin bu fonksiyonu dağılınca, yaşlı birey ya devletin yetersiz kalan sosyal güvence şemsiyesine ya da tamamen piyasanın insafına terk edildi.

Dijital çağın dışında bırakılanlar

Günümüzde emeklilik veya fiziksel yetersizlik nedeniyle profesyonel üretim sürecinden ayrılmak durumunda kalan yaşlı birey, muktedirlerin gözünde sadece bir ‘tüketici’ konumundadır. Ancak bu tüketim, sistemin sevdiği aktif, lüks, döngüsel bir tüketim değil; daha ziyade sağlık, ilaç ve bakım odaklı, yani sisteme ‘maliyet’ getiren bir tüketim türüdür. Artık sistem, yaşlılığı bir olgunluk ve dinlenme dönemi olarak değil; genç ve aktif iş gücünün sırtında taşınması gereken ekonomik bir sosyal güvenlik yükü olarak sunuyor. İnsanın değerini büyük ölçüde piyasa içindeki üretkenliğiyle ölçen bu anlayışta, üretim sürecinin dışında kalan yaşlılık da doğal bir yaşam evresi olmaktan çok ekonomik maliyet üzerinden değerlendirilen bir olguya dönüşüyor

Günümüzde bilgi artık yaşlıların aktardığı geleneksel tecrübe değil; okulda, teknik kurumlarda öğrenilen ya da makinelerin hızına ayak uydurabilen dinamik objedir. Bu durum, yaşlının aile ve toplum üzerindeki ‘bilgi otoritesini’ elinden aldı. Dijital devrim ve bilgi toplumu olarak da adlandırılan küresel kapitalizm aşamasında, sanayi toplumu aşamasında başlattığı o büyük dönüşümü en uç noktaya taşıdı. Sanayi toplumunda yaşlı birey, fiziksel olarak üretim sürecinin dışına düştüğü için statü kaybederken; bilgi
toplumunda buna bir de kültürel ve teknolojik olarak yaşamın dışına düşme riski eklendi, eşitsizlikleri her alanda derinleştirdi. Makinelerin, yapay zekanın ve dijital ekosistemlerin hızına adapte olmakta zorlanan yaşlı bireyi bilgi hiyerarşisinin en altından da iterek onu ‘işlevsiz’ veya ‘çağdışı’ olarak etiketler duruma geldi. Bu yeni çağda yaşlılık olgusu, ‘dijital uçurum’, ‘teknolojik yabancılaşma’, ‘hız ve uyum’ baskısı ekseninde şekillendi. Tarım toplumunda ailenin ve topluluğun en tepesinde, ‘kültürel bir çapa ve pusula’ olarak duran yaşlı birey; modern kapitalist dünyada rasyonel, soğuk ve finansal hesapların yapıldığı bir maliyet tablosu maddesine indirgendi.

Yaşlılığa atfedilen bilgelik ve saygınlık söylemi ile sosyal güvenlik, sağlık ve bakım harcamaları üzerinden yürütülen ‘yük’ tartışmasının aktörlerinin çoğu zaman aynı olması şaşırtıcı değildir. Yaşlılık bir yandan gelenek ve inanç ekseninde bilgelik ve saygınlıkla yüceltilirken, diğer yandan uygulanan sosyal ve ekonomik politikalar yaşlıların bütçe ve bakım sorunlarını daha da derinleştiriyor.

Türkiye de geleneksel ahlaki sorumluluk algısı ile neo-liberal ekonomi politikalarının en sert biçimde karşı karşıya geldiği ülkelerden biridir. Siyasal İslam’ın Osmanlı ve gelenek referanslarıyla yaşlılığı bilgelik, saygınlık ve otoriteyle özdeşleştiren söylemi; İslam kültürüne dayandırılan anne-babaya ve yaşlılara saygı, hürmet ve hizmet yükümlülüğüyle birleştiriliyor. Buna karşın aynı siyasal anlayışın uyguladığı neoliberal politikalar, söylem ile uygulama arasındaki derin çelişkiyi bütün açıklığıyla görünür hale getiriyor.

Kültürel güzelleme ile ekonomik gerçeklik

Devletler ve uluslararası kurumlar bir yandan yaşlı bireylere hak ettiği saygıyı, refahı ve ‘yaşlı dostu’ hak temelli politikaları sunmayı vaat ederken; diğer yandan aynı yaşlı nüfusu bütçe raporlarında bir ‘aktüeryal risk’ veya ‘demografik kriz’ olarak tanımlıyor. Bu nedenle meseleyi yalnızca kültürel güzelleme ile ekonomik gerçeklik arasındaki çatışma veya daha spesifik olarak Türkiye örneğinden hareketle siyasal İslam’ın muhafazakarlığın yaşlılık paradoksu olarak açıklamak yeterli değildir. Çünkü yaşlılığa yüklenen anlamlar, ideolojik söylemlerden bağımsız olarak, üretim ilişkileri, mülkiyet yapısı ve sınıfsal konum tarafından belirlenir. Kaldı ki, Osmanlı toplumunda da yaşlılık homojen bir ‘bilgelik dönemi’ olmadı. Gücü, unvanı ve mülkiyeti elinde tutan seçkinler için yaşlılık sembolik bir otorite zirvesiyken; geçimini bedensel emeğine borçlu olan geniş halk kitleleri için fiziksel çöküşle gelen bir ekonomik ve sosyal statü kaybı oldu. Başka bir ifadeyle, yaşlılık her dönemde biyolojik olmaktan çok sınıfsal bir deneyim olarak yaşandı.

Alışveriş poşetleriyle
yürüyen yaşlı bir kadın.
Fotoğraf, yaşlılık, yoksulluk ve gündelik yaşam mücadelesinin kesişimini
simgeler.

Kültürel güzelleme ile ekonomik gerçeklik arasındaki bu çatışma Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaşlılık ve aile üzerine yaptığı konuşmalarda açık biçimde görülür. Erdoğan, “Huzurevi tabelalarının arttığı değil, kuşakların aynı çatı altında yaşadığı bir Türkiye istiyoruz” söylemiyle, “annesini, babasını, huzurevine bırakan evlatlar değil, onlarla beraber yaşayan evlatlar istiyoruz, tarihten ve kültürümüzden gelen aile yapısını koruyup ihya edeceğiz “yönündeki açıklamaları kültürel güzellemeye örnek verilebilir.

Ancak bu söylem, yaşlı bakımını büyük ölçüde aileye, daha da çok kadınların omuzlarına bırakıyor. Öte yandan Türkiye nüfusu hızla yaşlanırken doğurganlık oranları düşüyor; mevcut eğilim sürerse sosyal güvenlik ve emeklilik sisteminin ağır bir yükle karşı karşıya kalacağı sık sık dile getiriliyor. Bu nedenle yaşlanma kimi zaman ‘yaklaşan bir felaket’ olarak tanımlanıyor, buna karşılık nüfus yapısını korumak amacıyla evlilik ve çocuk sahibi olmayı teşvik eden politikalar öne çıkarılıyor. Kültürel idealler ile ekonomik gerçekler arasındaki bu çatışma, yaşlılık politikalarının en temel çelişkilerinden birini oluşturuyor.

Yaşlı dostu olmayan kentler

Mega kentler, çılgın projeler, mega yatırımlar, gökdelenler, hızlı ulaşım sistemleri, daha çok enerji, daha çok yatırım, akıllı teknolojiler, kentsel dönüşüm ve daha fazla çevre tahribatı… Yok edilen ve edilmeye aday tarih ve kültür mirası… “Haydi koş, daha hızlı, daha güçlü, daha akıllı daha agresif ve sonunda daha yalnız ol” nidaları ile şekillenen politika ve uygulamalar… Yaşlı bireyleri izolasyona sürükleyen, sokağa çıkmasını, toplumsal ve siyasal yaşama katılımını zorlaştıran engellerle dolu binalar, sokaklar ve caddeler… Dikey mimari uğruna yok edilen mahalleler ve mahalle kültürü… Bütün bunlar, yaşlı dostu kent söylemleriyle giderek daha fazla çelişen bir yaşam düzeni yaratıyor.

Yoğun yapılaşmanın hakim olduğu bir metropol görünümü.
Hızla büyüyen kentler, artan konut üretimi ve nüfus baskısı, yaşlı bireyler açısından erişilebilir konut,
yeşil alan, ulaşım ve sosyal hizmetlere erişim gibi sorunları daha görünür hale getirmektedir.

Yaşlı yoksulluğu ile yaşlı bakım ve sağlık sorunları her geçen gün derinleşiyor; bu durum yaşlı bireylerin sağlıklı yaşama hakkını giderek daha fazla tehdit ediyor. Yaşlı bireylerin çok büyük kısmı derinleşen yoksulluk ve yoksunluk ile yaşam mücadelesi verirken; kapitalizmin ve medyanın beslediği anti-aging ve longevity endüstrisi yaşlanmayı bir ‘hastalık’ ya da ‘başarısızlık’ olarak sunuyor. Gençliği kutsayan ve estetik görünümü bir tür ‘kült’e dönüştüren bu anlayış, kapitalist sağlık sisteminin en karlı alanlarından birini oluşturuyor.

Sonuç olarak yaşlanma ve yaşlılık olgusu, insanlık tarihi boyunca hiçbir zaman homojen bir deneyim olmadı; her dönemin kendi üretim ilişkileri, sınıfsal dinamikleri ve güç mekanizmaları tarafından yeniden inşa edildi. Yaşlılığın tarihsel serüveni, bir saygınlık yitiminden ziyade, insan değerinin piyasa değerine indirgenmesinin yapısal bir sonucu oldu. Geleneksel tarım toplumlarının kurumsal ve kültürel bir pusulası olan ‘bilge yaşlı’ imajı, modern kapitalist sistemin rasyonel ve finansal hesapları karşısında eriyerek yerini bütçe raporlarındaki soğuk birer ‘maliyet kalemi’ ve ‘aktüeryal risk’ tanımına bıraktı. Emeğin metalaşması, kentleşme ve dikey mimari geleneksel aile içi dayanışma ağlarını parçaladı; dijitalleşme ise yaşlı bireyi bilgi hiyerarşisinin en altına iterek katmerli bir izolasyona mahkum etti, eşitsizliklere yeni halkalar ekledi.

Öte yandan yaşlılık olgusunu yalnızca yoksulluk, bakım ihtiyacı, dışlanma ve sosyal güvenlik yükü ekseninde ele almak da eksik bir yaklaşım olacaktır. Hak temelli bir perspektif, yaşlı bireyleri sadece korunması gereken kırılgan bir grup olarak değil; toplumsal yaşamın aktif öznesi, karar alma süreçlerinin katılımcısı ve hak sahibi yurttaşlar olarak görmeyi gerektirir. Yaşlılık deneyimi de kendi içinde homojen değildir; toplumsal cinsiyet, sınıf, engellilik durumu, yaşanılan coğrafya, etnik kimlik ve sosyal ağlar
yaşlılığın niteliğini belirleyen önemli değişkenlerdir.

Bu nedenle yaşlılık politikalarının amacı yalnızca bakım ve koruma hizmetlerini genişletmek olmamalı; bağımsız yaşamı destekleyen, erişilebilirliği artıran, ayrımcılığı önleyen, siyasal ve toplumsal katılımı güçlendiren mekanizmaları da içermelidir. Aynı şekilde yaşlı bakımının görünmeyen yükünü taşıyan kadınlar ve bakım emekçilerinin hakları da bu tartışmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Gerçek anlamda yaşlı dostu bir toplum, yaşlı bireyleri ne romantize edilmiş bir bilgelik figürüne ne de ekonomik bir maliyet
kalemine indirger; onları yaşamın her alanında söz, karar ve katılım hakkına sahip eşit yurttaşlar olarak kabul eder. Bugün Türkiye örneğinde, iktidarların politikalarında da

somutlaşan kültürel güzelleme ile ekonomik gerçeklik arasındaki çatışma, neo-liberal politikaların yarattığı yapısal krizleri muhafazakar bir nostaljiyle maskeleme çabasından ibarettir. Yaşlı bakımı ve yoksulluğu; sorumluluğu aileye ve özellikle kadına yıkan retoriklerle ya da yaşlanmayı bir başarısızlık olarak gören anti-aging endüstrisinin insafına terk edilerek çözülemez. Yaşlılık dönemi, piyasa rasyonalizminin ‘üretkenlik’ ve ‘tüketim’ kıskacından kurtarılmadığı; devlet, toplum ve birey ekseninde hak temelli, kamusal ve insan onuruna yakışır sosyal politikalarla desteklenmediği sürece, günümüzün en derin insani ve sistemik kriz alanlarından biri olmaya devam edecektir.

Medya ve sinemada yaşlı temsili genellikle bastonlu ve gözlüklüdür. Yaşlılığı bağımlılık üzerinden tanımlayan bu temsiller yaş
ayrımcılığına zemin hazırlamaktadır
.

Yaşlılık, insan yaşamının en doğal, en onurlu ve en çok korunması gereken evresidir. Bir toplumun yaşlılarına nasıl davrandığı yalnızca sosyal politika anlayışını değil, insana nasıl baktığını da ortaya koyar. Yaşlılığı bir maliyet hesabına indirgeyen her düzen, aslında insanın değerini de piyasanın ölçülerine teslim etmiş olur. Bu nedenle yaşlılık meselesi yalnızca yaşlıların sorunu değildir. Nasıl bir toplum
kuracağımızı, nasıl yaşlanacağımızı ve ardımızda nasıl bir dünya bırakacağımızı belirleyen en temel ahlaki ve politik meselelerden biridir.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir