Çağdaş sanatta queer meseleler

Enver Sedat Kurubaş

Queer sanat üreticileri, kendilerini “sanatın iyileştiriciliği” gibi romantik söylemlere sıkışmayı değil, açtığı alanda var oluşlarını ortaya koymayı, seyirciye/izleyiciye anlatılan hikayedeki tutarsızlıkları, iktidarların işaret ettiği sorunların aslında iktidarlarının devamlılığından başka bir nedene dayanmadığını faş etmeyi başarıyor. Üniversitenin 2’nci yılıydı sanıyorum MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü akademisyenlerinden Zeki Coşkun’un ağzından duymuştum: “Kent havası özgürleştirir” (stadtluft macht frei nach jahr und tag) diye.

Orta Çağ Avrupa’sında, özellikle feodal üretim biçiminin egemen olduğu bölgelere dayanır sözün kökeni. Bu söz fikren, bu coğrafyanın merkezinde, yüzlerce küçük feodal beyliğin yer aldığı Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun Almanya topraklarından peydah olmuştur. Serflerin, yani özgür olmayan köylülerin ait oldukları topraklardan izinsiz ayrılmalarının yasak olduğu çağda; kaçan serfler yakalanarak cezalandırılırdı. Dönemin kentleşme dinamikleri içerisinde kaçan bu serfler kırsal alandan uzaklaşarak şehirde ‘bir yıl ve bir gün’ süreyle ikamet etmeyi başarabilirse, hukuken özgür birey statüsü kazanmakta ve yaşamlarını artık şehirli bir yurttaş olarak sürdürebilmekteydi. Çünkü kent bu dönemde kökensiz insanların buluştuğu, kendisini, hatta anakronizme düşmeyi de göze alarak, kimliğini yeniden kurabildiği heyula olarak peydah olmuştu.
Kentin özgürleştirici rüzgarı işte o zamandan bu yana varlığını tüm fırtınasıyla devam ettiriyor. Türkiye gibi coğrafyalarda, kent dendiğinde akla metropollerin geldiği, taşra motivasyonlarının varlığını sürdüremediği, çeperden ziyade merkezde toplanan insanları özgür kılan, entelektüel birikime ve düşünce yapısına sahip olabildiği bir alan olarak karşımıza çıkar. Bu kent kavramının karşılığı olarak da memleketimizde hala ve inatla İstanbul’dan söz edebiliyoruz. Erzurumlular Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin varlığını sürdürmek için çaba sarfetmek zorunda kaldığı ama bunun yanında kendisini buraya ait hissetmeyenlerin de kendi alanlarına kavuşmasının mümkünlüğünün sınırlarını zorladığı kentsel dinamikte özgürlük, hala son kullanma tarihi geçmemiş bir kelime olarak karşımıza çıkar. Şehrin çeperinden merkeze akan, hala bir günlük ya da bir gecelik de olsa özgürlük vaat eden alanların bulunduğu bu karşılaşma mekanlarda, Erzurum ya da Karslı olmanızdan ziyade varlığınızın bir ağırlığı olduğunu fark edersiniz. Kentin kendi akışı içerisinde kendinize yer bulduğunuzu, sizin de akıntıya kapılarak yol aldığınızı, bu akıntıdan da istediğiniz zaman kurtulabileceğinizi görürsünüz.
Alan açma tartışmaları uzun zamandır akademi kürsülerinde, konferanslarda konuşulsa da aslolan bu tartışmanın sokağa yansımasıdır. Güvenli alan kavramı, gittiğiniz barda, kafede, sinemada yaptığınız ve kimsenin varlığını tehdit etmeyen davranışlarınızın sizi tedirgin ya da tekinsiz hissettirmeden, içinizden geldiği gibi ortaya koyduğunuz alanları tanımlar. Bu davranışların gerçek ya da tam olarak içeriden gelmesinin bir önemi yoktur böyle tek gecelik özgürlük zamanlarında. İçinde bulunduğunuz grup ya da toplulukla akmak gelir içinizden. Tam olarak böyle zamanlar özgürlük safsatalarının neden yüzyıllar boyunca tartışıldığını anlamanıza yardımcı olur.

Özgürlüğün yolu nihai olarak şehrin dar sokaklarına çıkar

Tüm o klişe queer filmlerde ya da baskıdan kurtulmak isteyen kadınların kaçtığı yerdir kent. Mahsun Kırmızıgül’ün her konuda fikrini söylediği ‘Güneşi Gördüm’ filminde de bu böyledir. Deniz Gamze Ergüven’in, bir Karadeniz şehrinde yaşayan Lale ve 4 kardeşinin hikayesine ortak olduğumuz Mustang filminde de Mahallelinin, kasabalının ya da küçük şehrin muhafazakar zihniyetinin dışında, mümkünler evreninin bulmacasıdır şehrin sokakları, ışıltılı caddeleri ve vitrinleri. Olmak istediğinizi vitrinlerde görür, hayallerinizin karşılığını bu caddelerde bulursunuz. Bu baskıdan arındığınız ortamda, elbette optimum şartlardan söz ettiğimizi varsayarak, fikren de yeni sınırlar keşfedebilirsiniz. Olduğunuz kişi olduğunuzda yargılanmadığınız, düşündükleriniz ya da söylediklerinizin yaşamınızı ve varoluşunuzu tehdit etmediği bu kamusal alandaki rüzgarın ense kökünüzde ya da kollarınızın arasında dolaştığını hissedersiniz.

Tam bu noktada, belki de karşılaştığınız sanat üreticileri bunu size hissettirir, belki de gerçekten hayatın gerçekliğinin bir sonucu olarak karşınıza çıkar. Ki sanat bir çeşit kendini, varlığını, dünyadan geçişini ifade etme biçimidir. Sanatın bireysel ifade biçimi olmasının yanında tarihselliğini de yan yana koyduğumuzda ise queer sanat üreticilerinin, üretim pratiklerini anlamlandırmak oldukça işinizi kolaylaştırır. Ansiklopedi ve sözlüklerin gündelik hayatın içine hatta her eve girdiği son birkaç yüzyılda varlığınızın tanımlanma biçiminin ne denli yetersiz olduğunu ve kalıplaştığını görebilirsiniz. Burada göreceğiniz şey sizi sadece queer var oluş çerçevesinde değil feminizm ya da sakatlık çalışmaları gibi alanlarda da hayrete düşürür.

Instagram’dan, Yapay Zeka’dan söz etmeden düzenlediğiniz sergi beyhudedir
Sanat statükoya karşı estetik kaygıdır

İmgeyi salt bir imge olmaktan ziyade bir bakış biçimi dahilinde ele alan iktidarın altında ezilmek yerine varlığını bulduğu çatlaklardan sızarak sürdüren queer ya da feminist sanat pratikleri en az iktidar kadar hayatın her alanında karşımıza çıkar. Bu karşılaşma bir inatlaşmanın sonucundan ziyade, müesses nizamın görmezden gelmek ve varlığını reddetmek üzerine kurduğu bakış açılarının, hayatın içerisinde ne denli önemli bir yer kapladığını da gösterir. Tüm bu ‘özgürleşme rüzgarının’ yanında, Bager Akbay’ın, tam tamına doğrusunu hatırlayamasam da “Bugün bir sergi düzenliyorsanız
” anlamına çıkan sözlerini de devamında bahsedeceğimiz eserlerin neden seçildiğine dair açıklama olması için eklemek isterim. 2019 yılından bir duvar yazısı, Beşiktaş- Akdoğan Sokak, Abbasağa Parkı Duvarı (Yazı belediye tarafından silindi).

Sosyal ölüme alan açan iktidarlar da meselemiz

Son olarak ‘Çağdaş Sanatta Queer Meseleler’ kür-asyonuma bakarken, 2019 yılında Beşiktaş’ta karşıma çıkan, söyleyeni belli olmayan ama çokça yerde de gördüğümüz “
” duvar yazısını da hatırlatmanın herkes için oldukça faydalı olacağını düşünüyorum. İyi bir komşu temasıyla düzenlenen 15’inci İstanbul Bienali’nde izleyicisi ile buluşan enstalasyon, bir deneyim alanı olarak kurulur. ARK Kültür’de yaratılan ‘müze ev’, 2001 yılında Mısır’da The Queen adlı teknedeki partiye düzenlenen baskında yakalanan kalabalık gey grubunun içinde bulunan ve ağlayan bir adamın beyaz bir t-shirt’le yüzünü kapattığı fotoğraftan yola çıkar. Enstalasyon üç kata dağıtılmış eşyalar, sanat eserleri ve türlü objelerden oluşur. Her ne kadar son dönemde bazı grupların yasa teklifleri ile gündemde farklı şekilde tartışmalar yaşansa da 1858 yılından bu yana queer var oluşun önünde yasal bir engel bulunmayan Türkiye’de, bu evde yaşayan ‘meçhul kimsenin’ kim olduğu ve yolunun buralara nasıl düştüğüne dair çok güzel tartışma alanları açıyor. Mahmoud Khaled, Meçhul Ağlayan Adam Müze Evi İçin Tasarı, 2017. Video https://www.youtube.com/watch?v=jrWWmWZdDTo

Hayat makul ve yanılmamış çocukluktan fazlasıdır.

Bunun yanında bu yaşanan dramatik olayın, queer tahayyüllerin farklı coğrafyalardaki yaşam biçimleriyle kesişimi için de çok kıymetlidir. Salt eğlence amaçlı toplanmanın dahi yasaklandığı ülkelerde, hayatını sürdürmek ve toplum tarafından ifşa edilmenin nihai sonucu olarak ortaya çıkan sosyal ölümleri de akla getirmekte. Ve tüm bunlara ek, bu sosyal ölüme alan açan iktidar tartışmalarına da kapı aralamaktadır. Sanatçının ‘Homo Fragilis’ (lat.Kırılgan İnsan) başlıklı sergisinde izleyicisiyle buluşan eser hayatta imtiyazlarla dolu köşelerimizden, yaşamın olağan akışına nasıl dahil olup-olamadığımız meselesine bakıyor. Aile ve mülkiyet gibi bağları sorgulamanın yanında bireyin özerkliğini/özgürlüğünü de tartışmaya açan soruları heybesinde taşıyor. Eser, sahip olduğumuz sosyal, kültürel ya da ekonomik sermayemizin bize sunduğu ayrıcalıkların yarattığı alanlarda, bu ayrıcalıkların yaşamımızı fanusa çeviren bir şova dönüşmesi meselesini odağına alıyor.

Erinç Seymen ‘Konfor Alanı A’, Kağıt üzerine mürekkepli kalem, 2016

Aile bağlarından yola çıkan sanatçı, içine doğduğumuz dünyadaki korunaklı alanların, eşitsizlikleri yaratmanın yanında, sınırlayıcı oluşunu tartışmaya açıyor. İzleyicisini, aşırı özgürlükçü ailelerin istediğine göre yaratılan imtiyazlı alanda, oyununu oynayan makbul çocukları olma girdabına bırakan eser, çocukluktan yetişkinliğe giden rotada eksilen parçalarımıza ve eksikliğini belki de fark etmediğimiz bağımsızlık yoksunluğuna odaklanıyor.

Makbul çocuk, evlat olma meselesinde sınırların geçirgenliğine, hayatların ne denli müdahaleye açık olduğuna ve aile kurumu altında kurulan iktidarların hayatı nasıl kısıtladığına alternatif bir gözle bakmamızı sağlıyor.

Mahremiyetin çözünen sınırları Beyaz Küp’e sığmıyor

Chorus Of Body (@chorusofbody) https://www.instagram.com/ chorusofbody/

Yüzü olmayan insan temsillerini, oldukça küçük boyutlu tuvallere aktaran sanatçı, özgürleştiren kent havasının günümüz hali olan internet dünyasında izleyicisi ile buluşuyor. Eserler ilhamını sanatçının kendi çektiği fotoğraflardan ya da sosyal hayatta karşılaştığı insanlardan almakta. İnternet dünyasının ya da belki de sosyal medyanın verdiği anonimlik alanında, sanatçının kendi beyanından öğrendiğimiz üzere, çizilmesi için kendi fotoğraflarını gönderenlerin olduğunu da biliyoruz. Yaptığı işlerde sanatçı, bedenin farklılıklarında, her bir özgün izleyicinin kendisinden bir parça bulabilmesini sağlıyor. Bunun yanında sosyal medyanın getirdiği özgürlük alanını yeniden kurgulayarak queer sanatı daha ulaşılabilir kılmanın ve sergileme pratiğini beyaz küp’ten çıkarmanın sınırlarında geziyor. Sanatçı şehvet dolu anları kamuya açarak, bu anları farklı kimliklere de ulaştırıyor. Çıplaklığı salt giyinmek üzerinden kurmayan sanatçı, izleyicide yarattığı rahatsız edici hazlara odaklanıyor. Penisine çubuk sokan biri ya da tamamen giyinik ancak içindeki çıplaklığı ifşa etmeye hevesli bir duruşa sahip beden sanatçının eserlerinde özne olabiliyor. Normları sorgulayan bedenleri resminin öznesi haline getiren sanatçı mahremiyetin çözünen sınırlarını tartışmaya açıyor.

Queer arşivin kürasyonu da sanatın meselesidir

Moda ve görsel sanatlar alanında faaliyet gösteren; Paris, Madrid ve Londra arasında çalışmalarını sürdüren çok yönlü sanatçı Fernando Mendizabal tarafından kürasyonu yapılan hesap, sinema ve dizilerde karşımıza çıkan queer temsillerin görsellerini izleyiciye sunuyor.

Journal Moon (@journal.moon) Felix Gonzalez-Torres “Untitled” 1990. https://www.instagram.com/ journal.moon/

Özellikle moda anlayışında pop art estetiğiyle öne çıkan sanatçının yaptığı dijital baskı işlerde de bu estetiği görmek mümkün. Moda, sanat ve dijital medyanın imkanlarını kullanan sanatçı sadece yeni eser ortaya koymanın ötesinde queer sanatın tarihsel estetiğinin de arşivini tutuyor. Çağdaş estetik anlayışını yansıtan görselleri bir araya getiren sanatçı, sanatta hazır malzeme kullanımı tartışmalarının ötesinden, zaten sanat eseri olarak kabul edilmiş eserlerden oluşturduğu seçkiler ile izleyicisine alternatif ve beklenmedik bir sergiyle karşılaşma olanağının yanı sıra yeni bir bakış alanı da sunuyor. Art Institute of Chicago’nun koleksiyonunda yer alan eserinde; aşk ve kayıp, hastalık ve iyileşme, toplumsal cinsiyet ve cinsellik gibi temaları ‘şeker’ gibi basit bir malzemeyle ortaya koyuyor. İzleyicilerden sadece düşünsel değil, fiziksel bir etkileşim de beklenen eserde, sanatçının partneri Ross’un sağlıklı zamanlardaki beden ağırlığını temsil eden 175 pound (yaklaşık 79 kg) ağırlığındaki, renkli ambalajlara sarılmış şekerlerden oluşan bir yığın, ziyaretçilerin tüketimine açılıyor.

Renkli ambalajlara sarılmış bir yığın şekerin hikayesi

Ross’un hastalık sürecindeki kilo kaybını ve ölümünü temsil eden bu şeker yığını sanatçının yaşadığı uzun süreli acının hikayesini etkili bir biçimde izleyiciye aktarıyor. İzleyiciyi de esere dahil eden sanatçı özellikle 20’nci yüzyıl sonunda dramatik bir şekilde artış gösteren, kamu görevlilerinin uzun süre görmezden geldiği ve çözümü için sorumluluk almadığı HIV ölümlerinde ‘suçun’ kimde olduğu sorusunu da tartışmaya açıyor. Nihai olarak; queer meseleler üzerine üretim yapan sanat üreticileri gerek sanat kanonlarının gerek mevcut siyasi iktidarların kendilerini sıkıştırdıkları alanlara sığmakla yetinecek gibi de durmuyor. Çağdaş sanat üreticileri, Beyaz Küp olarak kavramsallaştırılan sergileme biçiminin ötesine geçerken, tüm sergilenme biçimlerinin imkanlarını kullanıyor, dahası üretim ve sergileme pratiklerinde muktedir olduklarını ispatlamaya da ihtiyaç duymuyor. Mevcut dünyanın sınırlarını genişletmeye ve çatlaklarından sızarak, onlara sunulandan daha fazlasını isteme ve gerçekleştirme cüretini ortaya koymaya teşebbüs edecek cesareti her şeye rağmen kendilerinde buluyor. Aynı çağı paylaştığımız queer sanat üreticileri, kendilerini ‘sanatın iyileştiriciliği’ gibi romantik söylemlere sıkışmayı değil, açtığı alanda var oluşlarını ortaya koymayı, seyirciye/izleyiciye anlatılan hikayedeki tutarsızlıkları, iktidarların işaret ettiği sorunların aslında iktidarlarının devamlılığından başka bir nedene dayanmadığını faş etmeyi

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir