FATİH MAÇOĞLU: Arılar insanlardan daha komünist

Nuray Pehlivan

Arıların kolektif üretim ve paylaşım üzerine kurulu yaşamlarıyla insanlardan daha Komünist olduğunu söyleyen Fatih Maçoğlu, “Hatta komünist bir yaşam pratiğini en saf haliyle gösterdiklerini söyleyebiliriz.İnsanın da doğayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkiyi bu yönde dönüştürmesi gerekiyor. Bence bu da ancak daha eşitlikçi, daha paylaşımcı, yani komünist bir düzenle gerçek anlamını bulabilir” dedi.

Arıcılık, tarih boyunca yalnızca bal üretmek değil; doğayla kurulan özel bir ilişkinin ve kolektif yaşam pratiğinin simgesi oldu. Binlerce yıl öncesine uzanan kadim üretim bilgisi ise ekolojik dengenin temel taşlarından birine dönüştü.
Ovacık’ta ortaya koyduğu modelle Fatih Maçoğlu, sadece ekonomik bir girişim yaratmakla kalmadı; birlikte üretmeyi, paylaşmayı ve doğayla uyumlu bir yaşam pratiğini mümkün kılan ‘başka türlü bir kamusallık’ örneğini gösterdi. Arıcılık, bu kolektif anlayışın en somut ve görünür alanlarından biri olarak hem ekolojik hem toplumsal değerleri bir araya getiriyor. Arılar ve insanlar arasında kurulan bu bağ,
y.alnızca bal üretiminin ötesine geçiyor; geleceğe dair bir yaşam ve dayanışma vızyonu sunuyor.

Bu söyleşide, Maçoğlu ile arıcılığın kolektif üretimden kadın kooperatiflerine, ekolojik direnişten doğayla kurulan etik ilişkilere uzanan boyutlarını konuştuk.

Yerel yönetimler için önemli bir
lham kaynağı

Arkeojik bulgular, arıcılığın binlerce yıl öncesine uzandığını ve balın antik toplumlarda hem besin hem de ritüel bir madde olarak kullanıldığını gösteriyor. Sizce bu kadim üretim bilgisinin ve doğayla kurulan ilişkinin izleri, bugün yerel yönetimlerin doğa dostu üretim politikalarına nasıl ilham verebilir?

Arıcılık, tarih boyunca hiçbir zaman tam anlamıyla çözülmüş bir üretim alanı olmadı. En eski kaynaklarda bile arıların doğasına dair bir bilinmezlikten, bir ‘sır’dan söz edilir. Hatta arıların yok olması halinde yaşamın büyük ölçüde sona ereceğine dair inançlar, bu üretim biçiminin ekolojik öneminin çok erken dönemlerde anlaşıldığını gösterir.

Geçmişte de arıcılık herkesin kolayca yapabildiği bir iş olarak görülmezdi; bilgi, deneyim ve doğayla güçlü bir ilişki gerektirirdi. Bal ve arı ürünleri yalnızca bir besin değil, aynı zamanda şifa kaynağı olarak kabul edilir, toplumsal dayanışma içinde paylaşılırdı. Bu da arıcılığın insan hafızasında doğayla kurulan hassas dengenin bir simgesi olarak yer etmesine neden oldu.

Bugün bu kadim bilgi, yerel yönetimler için önemli bir ilham kaynağı olabilir. Arıcılık, doğrudan ekolojik dengeyle ve biyolojik çeşitlilikle ilişkili olduğu için, doğa dostu üretim politikalarının merkezine yerleştirilebilir. Yerel yönetimlerin yalnızca altyapı hizmetlerine odaklanmak yerine, doğayı koruyan, üretim süreçlerini destekleyen ve toplumsal farkındalığı artıran politikalar geliştirmesi gerekiyor. Bu tür kadim üretim pratiklerinin kamusal olarak sahiplenilmesi, bireysel çabaları toplumsal bir dönüşüme neden olabilir. Dolayısıyla arıcılığın geçmişten gelen birikimi, yerel yönetimlere doğayla uyumlu, sürdürülebilir ve toplumsal faydayı gözeten üretim modelleri kurma konusunda güçlü bir referans sunuyor.

Arıcılık aynı zamanda bir ‘danışma pratiği

Ovacık’ta ortaya koyduğunuz model, yalnızca bir ekonomik girişim değil; aynı zamanda ‘başka türlü bir kamusallık’ mümkün diyen bir pratik. Bal üretimi de bu pratiğin önemli ayaklarından biri. Arıcılık, bu kolektif üretim anlayışının neresinde duruyor sizce?

Sizin de belirttiğiniz gibi arıcılık, Ovacık’ta kurmaya çalıştığımız kolektif üretim modelinin en somut ve en yaygın ayaklarından biri oldu. Başlangıçta bölgede arıcılıkla uğraşanların sayısı sınırlıydı; ancak Arıcılar Birliği ile birlikte yürüttüğümüz çalışmalar sayesinde bu alan ciddi biçimde genişledi ve binlerce kovana ulaşan bir üretim ağı oluştu.

öte yandan biz arıcılığı yalnızca ekonomik bir faaliyet olarak ele almadık. Ovacık’ın ekolojik yapısını, bitki flo.r.asını ve hayvancılık pratiklerini dikkate alan bütünlüklü bir yaklaşım geliştirdik. Orneğin yoğun hayvancılığın olduğu alanlarda arıcılık zorlanır; bu nedenle arıları daha çok sarp, yüksek ve hayvanların ulaşamayacağı bölgelere yönlendirdik. Bu hem üretimin niteliğini artırdı hem de doğayla daha
uyumlu bir modelin önünü açtı.

üte yandan arıcılığı aynı zamanda bir dayanışma pratiği olarak örgütledik. Bir kovanın maliyetini karşılayan kişi, elde edilen balın yarısını alıyor; diğer yarısı ise emek veren üreticiye kalıyor. Böylece hem.. üretim kollektifleşiyor hem de insanlar kendi temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor. Özellikle emekliler ve dar gelirli yurttaşlar için bu model ciddi bir katkı sundu diyebilirim.

Bugün Ovacık’ta başlayan bu model, çevre ilçelere de yayılmış durumda. Kooperatif üzerinden satılsın ya da satılmasın, Ovacık ya da Dersim adıyla anılan bal artık piyasada karşılık buluyor. Bu da aslında birlikte üretilen bir değerin, bölgesel bir marka haline gelmesini sağlıyor. Kısacası arıcılık, Ovacık’ta yalnızca bir geçim aracı değil; doğayla uyumlu, dayanışmacı ve kolektif bir kamusallığın inşa edildiği temel alanlardan biridir.

Mesele kadınların yalnızca istihdama katılması değil

Kooperatiflerle ilgili bir başka sorumuz, kadın kooperatifleri üzerine…Kadın kooperatifleri, kadınların hem ekonomik hem de toplumsal alandaki konumunu nasıl dönüştürüyor? Somut örneklerle anlatabilir misiniz?

Kadın kooperatifleri konusunda da yerel yönetimler düzeyinde çeşitli çalışmalar yürüttük. Arıcılık, doğası gereği zor bir alan; evden uzak, dağlarda ve yaylalarda üretim yapmayı gerektiriyor. Bu koşullar uzun süre kadınların bu alana girmesini sınırladı. Ancak şimdi kadınlar giderek daha fazla üretici haline geliyor, kooperatiflerin parçası oluyor ve en önemlisi yönetim süreçlerine katılıyor.

Kaldı ki bizim açımızdan mesele kadınların yalnızca istihdama katılması değil. Bugün dünyanın pek çok yerinde kadınlar üretimde yüksek oranlarda yer alabiliyor; ancak belirleyici olan, karar alma mekanizmalarında söz sahibi olup olmadıkları. Bu nedenle kooperatiflerimizde kadınların yönetimde en az yüzde 50 oranında temsil edilmesi yönünde tüzük kararlarımız var; isteyenler için bu oran daha da yukarı çıkabiliyor.

Bu nedenle bizde kadın meselesi tali ya da göz ardı edilen bir başlık değil. Aksine, güçlenen ve derinleşen bir mücadele alanı. Şimdiye kadar bu konuda bir sorunla karşılaşmadık; tam tersine, kadınların daha fazla söz aldığı, daha güçlü karar mekanizmalarının oluştuğu bir süreç yaşadık.

Önümüzdeki dönemde ekolojik mücadele daha da büyüyecek

Bugün Türkiye’nin pek çok bölgesinde maden projeleri, meraların yok edilmesi, köylünün yaşam alanlarının daralması gündemde. Arıların yaşamı da bu tahribatla doğrudan kesişiyor. Bu mücadelenin tam ortasında birisi olarak, ekolojik direnişin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Son 20 yıla baktığımızda hem Türkiye1de hem dünyada en dinamik ve direngen iki alanın kadın hareketi ve ekoloji mücadelesi olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni de çok açık: Doğaya yönelik müdahalenin boyutu artık doğrudan yaşamı tehdit eder hale geldi!

Bugün maden projeleri, barajlar, HES’ler ve benzeri uygulamalar yalnızca toprağı değil; yeraltı ve yerüstü sularını, bitki örtüsünü ve tüm ekosistemi tahrip ediyor. Bu da zincirleme bir yıkım yaratıyor. Bir bitki türünün yok olması, onunla birlikte yaşayan onlarca mikroorganizmanın ve canlının da yok olması anlamına geliyor.

Aynı şekilde arılar suya ve bitki çeşitliliğine bağımlı canlılar; su kaynaklarının kirlenmesi ve floradaki azalma doğrudan arı ölümlerini artırıyor. Bu durum arıcılığı da doğrudan etkiliyor; çünkü arıların yaşam döngüsü, suya ve temiz doğaya erişimle birebir bağlantılı.

Önümüzdeki dönemde ekolojik mücadelenin daha da büyüyeceğini düşünüyorum. Çünkü eskiden sınırlı sayıda bölgede yürütülen projeler bugün neredeyse her yere yayılmış durumda. Bir dağın tek bir noktasına değil, birçok farklı noktasına aynı anda müdahale ediliyor. Bu yaygınlaşma, doğrudan yaşam alanlarını tehdit ettiği için toplumsal bilinci de hızla artırıyor. Bu nedenle ekoloji mücadelesi hem büyüyecek hem de daha sertleşebilecek bir hatta ilerliyor. Çünkü artık mesele yalnızca doğayı korumak değil; yaşamı savunma meselesi haline gelmiş durumda.

Asıl mesele yangınları önleyecek etkili politikaların eksikliği

Her yaz tekrarlanan orman yangınları sadece doğayı değil, arıcıların yaşam döngüsünü de altüst ediyor. Yangın yönetimi ve önleme politikalarını arıcılık açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Orman yangınları arıcılık açısından yalnızca bir çevre sorunu de..ğil, doğrudan üretim ve yaşam döngüsünü kesintiye uğratan çok boyutlu bir yıkım. Ozellikle bal ormanlarının yanması hem arı öl.ü. mlerine yol açıyor hem de arıların beslenme kaynaklarını ortadan kaldırıyor. Orneğin çam balı üretimi son yıllarda ciddi biçimde azaldı. Oysa geçmişte çam balı, Türkiye’deki toplam bal üretiminin yarıdan fazlasını karşılayabiliyordu. Bugün hem üretim düşüyor hem de arıcılık yapanların sayısı bu nedenle azalıyor.

Yangınların nedenlerine baktığımızda ise temel sorunun önleme politikalarının yetersizliği olduğunu görüyoruz. Yangınlar çoğu zaman bilinçsizlikten kaynaklanıyor; söndürülmeyen ateşler, atılan sigaralar, cam parçaları ya da insan kaynaklı diğer ihmaller başlıca nedenler. Bunun yanında çatışmalı süreçler ya da iklim krizine bağlı aşırı sıcaklıklar da yangın riskini artırıyor. Ancak hangi nedenle çıkarsa çıksın, asıl mesele bu yangınları önleyecek bütünlüklü ve etkili politikaların eksikliği.

Yangının etkisi sadece ağaçların yanmasıyla da sınırlı değil. Topraktaki mikroorganizmalardan bitki çeşitliliğine kadar bütün ekosistem zarar görüyor. Bir bölgede bitki çeşitliliği azaldığında arıların beslenme alanı daralıyor; su kaynakları zarar gördüğünde ise arıların yaşamı doğrudan tehlikeye giriyor. Aynı şekilde doğal döngü içinde, insanın ulaşamadığı alanlarda yaşayan yabani arı kolonileri de yok oluyor. Oysa bu koloniler, ekosistemin devamlılığı ve tozlaşma açısından kritik bir rol oynuyor.

Dolayısıyla yangın yönetimi yalnızca söndürmeye odaklı değil, önleyici politikalarla ele alınmalı. Erken müdahale, yerel denetim, kamusal bilinç ve doğayı korumayı esas alan bir yaklaşım olmadan bu yıkımın önüne geçmek mümkün değil. Aksi halde her yaz tekrar eden yangınlar, sadece ormanları değil, arıcılığı ve bütün bir ekosistemi geri dönüşü zor bir biçimde tahrip etmeye devam edecek.

Arılar, paylaşımcı bir düzenin en somut örneklerinden biri

Arı kolonilerindeki düzen, dayanışma, görev paylaşımı … Bunlar bazen insan toplumunun unuttuğu değerleri hatırlatıyor. Siz arılara bakarken insana dair en çok neyi düşünüyorsunuz?

Arılara baktığımda ister istemez insanı düşünüyorum; çünkü bir yandan çok benziyoruz ama asıl farkımız tam da bu söylediğiniz noktada ortaya çıkıyor. Bir arının ömrü ortalama 80-90 gün ve bizim için çok kısa görünen bu sürede bile arılar, kolonilerinin devamı için büyük bir özveriyle çalışıyor. Koloniye bir tehdit geldiğinde yüzlercesi hiç düşünmeden kendini feda edebiliyor, kışa hazırlanırken balı stoklayıp bütün koloninin yaşamını garanti altına alıyorlar. Yani bireysel değil, tamamen bütünün çıkarını gözeten bir düzen söz konusu.

Arılar, kolektif üretim ve paylaşım üzerine kurulu yaşamlarıyla insanlardan daha komünist. Hat.ta komünist bir yaşam pratiğini en saf haliyle gösterdiklerini söyleyebiliriz. insanın da doğayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkiyi bu yönde dönüştürmesi gerekiyor. Bence bu da ancak daha eşitlikçi, daha paylaşımcı, yani komünist bir düzenle gerçek anlamını bulabilir.

insan ise aslında böyle bir potansiyele sahip olmasına rağmen çoğu zaman bunun tam tersine savruluyor. Hiçbir canlı doğaya insan kadar zarar vermiyor. Diğer canlılar sadece hayatta kalmak için tüketirken, insan çoğu zaman ihtiyacı olmadığı halde tüketiyor, hatta yok ediyor. Mesela arılar aç kalmadığı sürece başka bir kovana saldırmaz; ama insan, çok varlıklı olsa bile daha fazlası için talan edebilir.

Arılar çiçekten çiçeğe dolaşırken sadece kendileri için değil, bütün bir yaşam için çalışıyor. Kovanın içindeki düzen de bunun bir parçası: petek onların evi, kışın birbirlerini ve ana arıyı koruyarak hayatta kalıyorlar, yazın ürettiklerini kışın birlikte tüketiyorlar. Yani üretim de tüketim de ortak, tam anlamıyla kolektif!

Kendini seven herkes doğayı, toprağı ve arıyı da sevmeli

Sizin siyasetle, toprakla, üretimle ilişkiniz hep iç içe ilerledi. Arılar da bu yolculuğun bir parçası gibi duruyor. Arıcılığın size kişisel olarak kattığı en büyük şey ne oldu?

Benim arıcılıkla ilişkim aslında bir korkuyla başladı; çünkü arılara alerjim vardı ve bu yüzden hep uzak duruyordum. Ama onların dünyasının içine girip gerçekten bir parçası olunca, korktuğum şeyin aslında bambaşka bir anlam taşıdığını gördüm. Zamanla kendimi sevdiğim için arıyı sevdiğimi fark ettim. Çünkü arı, benim daha iyi bir dünyada yaşayabilmemin bir parçası. Bu yüzden kendini seven herkesin doğayı, toprağı ve arıyı da sevmesi gerekiyor; çünkü onlar varsa biz varız. Zaten doğanın olmadığı bir yerde, mesela büyük çöllerde, insanın da yaşayamadığını görüyoruz.

Arılarla birlikte yaşadıkça dağlarda hangi bitki ne zaman açar, hangi çiçek neye dönüşür, bunları öğreniyorsunuz. Ama arı bunu sizin için yapmıyor, kendi yaşamını sürdürebilmek için yapıyor. Hatta iki gün aç kalsa strese girip ölebilecek kadar hassas bir canlı. Bu da size şunu hatırlatıyor: Artık sadece kendinizden değil, birlikte yaşadığınız başka canlılardan da sorumlusunuz.

Bütün bu deneyim bana hayatın aslında kendini sevmekle başladığını, ama orada kalmadığını gösterdi. Kendini sevdikçe doğayı, diğer canlıları da sevmeyi . öğreniyorsunuz. Asıl mutluluk da burada, kurduğun bağda ortaya çıkıyor. insan bu bağı gerçekten kurabildiğinde, ‘iyi bir canlı’ olma ihtimali de artıyor.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir