Türkiye’nin yakın tarihinde hayvanlar

Aklımı kurcalayıp duruyor: Bu beden benim mi? Vücudumdaki bakterilerin ve virüslerin DNA’sı benim “insan” DNA’larımdan daha fazla. Kuru ağırlığımın yüzde 10’u bakteri. Bağışıklık sistemim, sindirimim onlara emanet. Bu beden benim mi? Anneler başka bir insana can veriyor. Bir süre ortak bir yaşam devam ettiriyorlar. Hangisi kimin bedeni? Bir sürü organizma, bana ait zannettiğim sınırların içinde buluşuyor, birbiriyle savaşıyor, çoğalıyor, birleşiyor, büyüyor, yardımlaşıyor; beni (artık her neysem) hayatta tutuyor yahut öldürüyor. Hasbelkader bir araya gelmişiz işte. İstediğim sınırı çekeyim; havada uçan, delikten geçen, camdan süzülen bir sürü canlı ile ister istemez haşır neşir oluyorum. Mutfağımda bir karınca yuvası var. Bu ev benim mi?

Editör, Yalçın Bürkev

Günümüzde diğer varlıklarla ilişkimizi yeniden sorgulamak durumundayız. O yüzden kitap taslağı elimize geçtiğinde biz de çok heyecanlandık. İçerik, konuları işleme şekli, dünyaya baktığı yer… Bizim için zor bir karar olmadı diyebilirim. Nihayetinde Kürt meselesinden hayvancılık politikalarına, şehirleşmeden ormancılığa uzanan hatta okuyucuyu jargona boğmayan geniş bir sosyal bilim kitabı çıktı ortaya. Vesile olduğumuz için mutluyuz. Sanıyorum bu konuda yazılmış ilk Türkçe kitap, öyle bir özelliği de var.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet askerleri, Alman tanklarına karşı köpekleri canlı bomba olarak kullandı. Tankların altında yiyecek bulmaya alıştırılan köpekler, aç bırakıldıktan sonra üstlerine bombalar bağlanarak tankların üzerine salındı ve patlatıldı. Bunu fark eden Alman orduları, savaş alanında gördükleri tüm köpekleri kurşuna dizmeye başladı. Fransa’nın işgali sırasında da direnişe destek olabilecekleri şüphesiyle 26 bin köpek Alman ordusu tarafından infaz edildi.

Ressam Cem Arslan’ın Joe isimli yağlıboya tablosu.

Sonradan aynı taktik Irak’ta ve Afganistan’da uygulandı. İşgalci güçler de buna karşılık kendi köpeklerini savaşa sürdü. Afganistan’da görev yapan Treo isimli Labrador cinsi köpek, gizlenmiş bombaları bulmadaki maharetinden ötürü 2010 yılında Kraliyet Ordusu tarafından madalya ile taltif edildi. Kendisi, bu madalyayı alan 26. köpek oldu.

Köpeklerin düşmana korku salmasının çok daha eskiye uzanan bir tarihi var. Güney Amerika’nın ilk “kaşiflerinin” yanlarında bir canavar-köpek beslemesi oldukça yaygın bir uygulamaydı. Pasifik Okyanusu’na ilk ulaşan De Balboa’nın (ö. 1519), Muisca halkının topraklarını zapt eden Quesada’nın (ö. 1579) ve Kolombiyalı yerlilerin yüreklerine korku saçan Nikolaus Federmann’ın (ö. 1542) yanlarında hep bir köpek vardı. İşgalci kuvvetlerin sivri dişli karanlık, korkutucu ama sadık yüzü… Sömürgeci Avrupalılar, köpekleri yerlilere korku salmak, tabir yerindeyse terörize etmek için kullandı. Yerliler, insan eti yemeye alıştırılmış köpeklere canlı olarak verildi.

Benzer bir duruma 80’lerde Diyarbakır Cezaevi’nde rastlıyoruz. O dönem askeri cezaevinin iç güvenlik Amiri olan Esat Oktay Yıldıran, köpeği Co (Joe) ile gezer, tutukluları köpeğe tekmil vermeye zorlardı. Dirençleri kırılsın diye günlerce köpek kulübesine kapatılanlar vardı. Bunlardan biri sonradan milletvekili olan Gültan Kışanak idi.

Son olarak ilgilenenler için kitabın giriş bölümünden, içeriğin anlatıldığı kısmı koyalım:

Kitap yedi buçuk bölümden oluşuyor. İlk bölümde (Düşmanların Hayvanları Hayvanların Askerliği) asker edilen ve/ya düşman görülen hayvanlara bakıyorum. Bu sırada da kitabın temel kuramsal çerçevesini geliştiriyorum. Bunun için insanla sınırlı olmayan kolektiflere, insanı diğer varlıklara bağlayan daha geniş ilişkiler ağına odaklanıyorum. Şiddet ve militarizme, ruh-beden ayrımına ve toplumun sınırlarına dair yeni kavramlar ve düşünme şekilleri sunuyorum. Özetle insanın içinden değil, diğer varlıklarla kurduğu ilişkilerden başlayan bir çalışma metodolojisi öneriyorum.

Takip eden buçuk uzunluktaki bölüm (Geçmişi Fillerle Temize Çekmek), bir önceki bölümdeki savaş, hayvanlar ve hafıza eksenindeki tartışmaya örnek mahiyetinde. Japonya’da İkinci Dünya Savaşı’nda öldürülmüş ve bugün kahraman statüsündeki hayvanların hikâyesini anlatıyorum.

Üçüncü bölümde (Yerinden Edilenler, Yerlerine Gelenler) aynı tartışmayı devam ettiriyor, bu defa şiddetin Türkiye’deki izlerini sürüyorum… Biyo-politika kavramı etrafında Türkiye’de hayvancılığın, daha doğrusu hayvancılığın gerektirdiği belirli yaşama şekillerinin ve mekanların nasıl dönüştüğüne, devletin “güvenliği” sağlamak adına ne tür güvencesizliklere yol açtığına bakıyorum. Burada da odak noktam yine insandan ziyade yaşam alanları/kolektifler.

Dördüncü bölüm (Sokağa Düşenler, Aileye Katılanlar) şehir hayatı ve köpekler hakkında. Sahipsiz bırakılan, sokakta yaşayan, barınaklara kapatılan veya aile ferdi gibi muamele gören farklı köpeklik halleri üzerinden İstanbul’un birkaç yüz yıllık dönüşümünü anlatıyorum.

Beşinci bölümde ise (Müşterek Zarar, Kamusal Fayda) bu defa keçiler ve ormanlar üzerinden Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kamulaştırma politikalarına odaklanıyorum. Bu sırada kamusal-özel ikilisinin çeperinde kalmış “müşterek” kavramını yeniden tartışmaya açıyorum.

Altıncı bölümünün (Taban Hareketleri, Motor Sesleri) odak noktası toprak ve toprağın altında yaşayan canlılar, en başta da solucanlar. Endüstriyel tarıma geçişle beraber bu görece az bilinen coğrafyada nelerin değiştiğine değiniyorum, başka prensiplere dayanan alternatif üretim modellerinin neler olabileceğinden bahsediyorum.

Yedinci ve son bölümde (Kızgınlık, Endişe, Umut) tüm bu tartışmaları sonuca bağlıyorum.

Türkiye’nin Yakın Tarihinde Hayvanlar
Yazar: Sezai Ozan Zeybek
NotaBene Yayınları

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir