Yaşlılığın bugün nasıl algılandığını farklı yönleriyle değerlendiren Ümit Kıvanç’la, kuşaklar arası ilişkilerden magazin kültürüne kadar pek çok başlığı konuştuk.
Nuray Pehlivan
Yaşlılık çoğu zaman yalnızca biyolojik bir süreç olarak ele alınıyor. Deneyim ve birikim giderek değer kaybederken, yaşlılar çoğu zaman ekonomik yük ya da sağlık sorunları üzerinden tanımlanıyor. Gazeteci, belgeselci ve yazar Ümit Kıvanç’la, yaşlılığın bugünkü anlamını, yaş ayrımcılığını, kuşaklar arasındaki bilgi aktarımını, iktidarın yaşlılıkla kurduğu ilişkiyi ve ‘yaşlılara saygı’ söyleminin ardındaki çelişkileri konuştuk.

Fotoğraf: Berge Arabian
Türkan Şoray’ın tatil fotoğrafları üzerinden yürütülen tartışmaları da değerlendiren Kıvanç, “ Magazin âlemi, insanlığın olağan, ortalama kötülüğünün iki katını beş dakikada üretebilir. Türkan Şoray’a bile bunu yapan bize neler yapmaz! Temkinli olmak en doğrusu” dedi.
Yaşlı olmayı suçlu olmakla eş tutan bir mekanizma
‘İhtiyar’ kelimesi, gündelik dilde çoğu zaman yetersizlik, güçsüzlük ya da hayattan çekilme haliyle ilişkilendiriliyor. Oysa insanlık tarihi boyunca bilgi, deneyim ve belleğin kuşaklar arasında aktarımında yaşlılar önemli bir yere sahipti. Sizce modern toplum bu rolü nasıl dönüştürdü? Yaşlıların bilginin aktarımındaki konumu geçmişten bugüne nasıl değişti?
“Emperyalizm böyle yapıyor”, “kapitalizm şöyle ister” türü cümleler genellikle saçma bir manzara çağrıştırır. Çünkü zaman zaman biraraya gelip birtakım kararlar alan, bunları pratikte uygulatan bu tip özneler gerçekte yoktur. Ama kurulmasında ve sürmesinde çıkarı, katılımı veya şuursuzca desteği bulunan bütün gerçek özneleriyle ‘yerleşik düzen’ler var. Egemen kültürler, ideolojiler de var. Ve bunlara hayat veren, bunların gerçek hayatta gerçek sonuçlar yaratmasını sağlayan, yani, laf yerindeyse, maneviyatı sindirmiş uygulayıcıları var.
Yaşlılık gibi evrensel bir mevzudan söz ediyorsak, bahsettiğimiz varoluş tarzının nasıl bir ortamda vücut bulduğunu baştan veri alarak konuşmalıyız. Doğrudan lafın varacağı yerden başlarsak kestirmeden gidebiliriz: Sanayi kapitalizminin âlemini de geride bırakarak bir tür tekno-tahakküm düzenine evrilme yolundaki yerleşik (veya egemen) düzende, her şeyden önce, yaşlıların ne işi var? Niye varolsun yaşlılar? Kime ne faydaları var? Maalesef işin esası bu kadar basit: Yaşlılar diye bir konu başlığı niye var ki?
Sağlıkları bozulur diye mi endişeleniyor birileri? Ne iyiler… Bu kavramla belirtilen bir meselenin varoluşu, sadece ve sadece, ‘artık işe yaramadığı’ varsayılan bunca nüfusun neden lüzumsuz yere besleneceği, hepsinin giderek artan sağlık sorunlarıyla niye uğraşılacağı, bunlara niye masraf edileceği gibi nedenlerle. İnsanlık tarihi boyunca yaşlılar öncelikle tecrübeyle şununla bununla anılmış, eyvallah; ama artık bunlar çok
geride kaldı. Üstelik, yaşlı olmayı neredeyse bir tür suçlu olmayla, en azından gereksiz yer işgal etmeyle eş tutan, acayip bir gündelik ideolojik öğütme mekanizması hüküm sürüyor.

Bu mekanizmanın hem acımasızlığı hem şuursuzluğuna en çarpıcı örnek, ‘emekli’ lafının geçtiği her habere, banklara oturmuş bekleşen -bekleyebilecekleri bir şey olmadığı da belli-, bastonlu, takkeli adam fotoğrafları koyan gazetecilerin bu tercihleridir. Üstelik bunu ısrarla, istikrarla, ‘emekli’ haberinin çıktığı hemen her defasında yapan insanların bazısı, yeryüzünde insanca yaşam, insan haysiyeti, adalet için mücadele eden, ‘muhalif basın’ mensubu kişiler. Ve yaptıkları tercihle, “Bütün bu işe yaramaz insanların yükünü niye taşıyoruz!” kültürüne nasıl katkıda bulunduklarını fark etmiyorlar bile.
Altmış-yetmiş yaşında insanların inşaatlarda çalışmak zorunda kaldığını bilen birilerinin bile ‘emekliler’ denildiğinde boş oturan ve ölümü bekleyen insanları aklına getirmesi, kapitalizm ideolojisinin muhaliflerinin iliklerine bile nasıl işlemiş olduğunu gösteren olgulardan, ayrıca. Kısacası: hayatın odağı, ekseni daha çok kârsa, verimli yatırımın önündeki her türlü fuzulî masraf kaleminin ortadan kaldırılması elzemdir. Günümüzün yeni egemen zümre adayları, tekno-kapitalizmin şımarık, cahil, ergen oğlan çocuklarından başka şey olmayan patronları, ‘gereksiz nüfus’un ortadan kaldırılması konusunu ortaya getirmeye başladılar bile.
1980’lerde ‘gençlik’i başlıbaşına bir toplumsal tabaka göstergesi, ideolojik motif, hattâ sapılmaması gereken rota, çıkılmaması gereken yol, gözden kaybedilmemesi gereken hedef haline getirip ‘piyasa’ manevî âleminin de ortasına yerleştiren neo-liberal ideoloji, kaçınılmaz olarak, yaşlıları itibarsızlaştırmak ve yaşlılığı, yaklaşanı değersizleştirecek bir anomali olarak sunmak durumundaydı; nitekim tam da böyle oldu. O yıllarda yeryüzündeki birilerini alenen ‘gereksiz nüfus’ ilân etmenin ahlâkî ortamı oluşmamıştı. Elon Musk ve Peter Thiel gibi alçakların dünyasında bu artık mümkün.
Öbür sorularınıza vereceğim cevaplar için de zemin olsun diye burada lafı uzattım, ama sonuçta tasarrufa elvereceğini umuyorum. Sorunuzdaki asıl unsura cevabımı artık kısa tutabilirim: Kendini toplumun aslî bireyi -yani ‘genç’ olmasa bile en azından ‘yaşlı- olmayan’- sayan hiç kimse, yaşlı’dan bir şey öğrenebileceğini aklının ucundan geçirmiyor artık. Yaşlıların böylece nasıl bir konuma sürüklendiği gibi ‘fuzulî’ insanî meseleleri kenara koyalım, bu, insanlığın kuşaklar arası bilgi aktarımı gibi hayatî bir ihtiyacının
giderilemeyecek olması demek. Hükmetmek için gerekli bilgi ve donanıma sahip olanların karşısında insanlığın büyük bölümünün bugünkünden bile savunmasız, donanımsız kalması demek yani.
İnsanların içi itinayla boşaltılıyor
Ötekileştirmenin etnik köken, cinsiyet ya da sınıf temelli biçimleri uzun yıllardır tartışılıyor. Buna
karşın yaş ayrımcılığı çoğu zaman aynı ölçüde görünür olmuyor. Oysa bugün yaşlılar hem kamusal
politikalarda hem de gündelik yaşamda giderek‘üretkenliğini yitirmiş’ bireyler olarak görülüyor.
Sizce yaşlılara yönelik bu ötekileştirmenin temel nedenleri neler?
Burada sıkı bir ideolojik öğütme mekanizması işliyor. Az önce dokunduğum meseleye tekrar işaret edeyim: Kapitalizm koşullarında, insanlığın, özellikle Üçüncü Dünya’daki kısmının büyük çoğunluğuyla bir noktada ‘gereksiz’ hale gelmesi kaçınılmazdı. Bugün dünya nüfusunun yarısını ortadan kaldırsanız öbür yarısı ertesi gün hayat standardından hiçbir şey eksilmeksizin yaşamayı sürdürebilir. Hatta gıda, çevre vs. sorunları muazzam hafifleyeceğinden daha kıyak ve endişesiz yaşar. Kapitalizm ideolojisi her şartta ‘verimlilik’ denen en büyük günahı dünya görüşünün merkezine koyar ve ruhlara işler. Kapitalizmin yapay kasırgaları karşısında, “Ama efendim, yaşlılarımıza saygı…” falan demenin manası yok!
Öbür yandan, dünyanın azıcık ‘gelişmiş’ denen hemen her köşesinde, 13-14 yaşında kız çocuklarını şuh kadınlar olma tutkusuyla estetik operasyon kuyruklarına sürükleyen,
oğlanların bile ‘güzellik’ canavarının pençesinde vücut geliştirme salonlarında kendilerinden geçtikleri, akranları kızlar makyaj videoları karşısında saatler geçirirken delikanlıların sabahlara kadar açık kalan erkek “hair design” dükkânlarını doldurduğu ortamda… affedersiniz, yaşlı neymiş ya! Allah saklasın! Yaşlı, basitçe, çirkin bir canlı türü. Yani güzel-olmayan. Genç-olmayan…
İnsanların ‘içinin’ itinayla boşaltıldığı bir dünyada, kimsenin görünüşü dışında tutunacağı bir malzeme kalmıyor. Bu bakımdan, yeterince ‘malzemesi’ bulunmayan gençler için durum, görece, yaşlılarınkinden de kötü olabilir; bunu ölçemiyorum. Bu ötekileştirmeler aslında zorunlu olmayabilirdi; eğer insanların bir bölümüne yoğun bir tatmin sağlamasaydı. Ama sağlıyor… İnsan denen canlıların büyük bölümü, maalesef, birileri kendisinden daha kötü durumda olmazsa tatmin olamıyor.
Beş-on saniye içinde nasıl söyleyeceğim?
Nazım Hikmet, bir şiirinde, “Ben sadece ölen babamdan ileriyim, doğacak çocuğumdan geriyim”
derken sanki hiçbir kuşağın hikayenin son halkası olmadığını hatırlatıyor. Siz bu dizeleri nasıl yorumluyorsunuz? Bu sözler size yaşlılık, zaman ve kuşaklar hakkında neler söylüyor?
Doğrusunu isterseniz, hiçbir şey söylemiyor. İnsanların büyük çoğunluğunun artık yazılı herhangi bir şey okumadığı, hayatla ilişkiyi ekran dolayımından kurduğu -bu giderek daha da böyle olacak-, okuma bir yana, sinema okulunda hocaların öğrencilere bir filmi başından sonuna kadar izletemediği, dikkat verme, odaklanma sürelerinin saniyelere indiği… velhâsıl, “öğrenme” dediğimiz faaliyetin bugüne kadar bildiğimiz yol ve yöntemlerinin artık günümüzün çocuklarına ve gençlerine bilgi aktarmakta son derece yetersiz kaldığı, vakıa. Ekranlı hayatın doğrudan insan beyninin işleyişine etkileri son yıllarda sorumluluk
sahibi az sayıda bilim insanı tarafından sorun ediliyor ve sayısız araştırmaya konu oluyor. Ulaşılan sonuçlar korkunç. “Bilgimizi aktaramıyoruz, ne olacak?” diye soruyor bu insanlar. Elbette başta yerleşik düzen siyasetçileri, yönetenler ve tabiî ekonomi çarkının egemenleri, kimse umursamıyor. Çünkü onlar kendilerine gerekeceği kadarıyla bilginin de aktarılacağı, çarkların da döndürülebileceği bir ortamı -hepimizden esirgeyerek- kurmaktalar.
Gençlerin, kendilerinden alacakları bilgi ve tecrübeyle birlikte külliyen yaşlıları devre dışı bırakmaya itilmeleri suretiyle onlar için pek fena bir gelecek hazırlanıyor. Yaşlı biri olarak, gençlere söyleyeceğim söz var mı, açıkçası bilmiyorum. Varsa, beş-on saniye içerisinde nasıl söyleyeceğim, onu da tabiî ki bilmiyorum.
Bugün insanları yaşlılara karşı kışkırtmak o kadar kolay ki!
‘Yaşlılara saygı’, Türkiye’de siyasetçilerin en sık başvurduğu kavramlardan biri. Ancak bir yandan
yaşlılara saygı ve hürmet söylemi öne çıkarılırken, diğer yandan birçok emekli geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor. Saygı söylemi, yetersiz sosyal politikaların yerini alan sembolik bir dile mi dönüştü? Sizce bu çelişkiyi nasıl okumak gerekir?
Türkiye toplumu çocuklarını sevmez, gençlerini hiç sevmez, yaşlılarına -şimdilik- mecburen katlanır. Bu üç kategori hakkında söylenen laflara değil, yapılana edilene bakmayı öneririm. Şahsen, ‘yaşlıları gözden çıkarma’ meselesi dünyada artık uluorta konuşulur hale geldiğinde Türkiye’nin -tıpkı adalet kavramının ilga, hukuk olmazsa devlete devlet denemeyeceği gerçeğinin iptal, utanma duygusu ve davranışının yasak edilmesinde olduğu üzere- bu konuda da öncü rol oynayabileceğini düşünüyorum. Kanıtım diyemesem de ölçütüm, birkaç yıl önce yapılan bir engelliler eylemine ‘insanımız’ın, -herkese haksızlık olmasın, büyükşehir insanımızın’ diyeyim- gösterdiği tepkidir. Bir toplumun ahlâk seviyesiyle o toplumu oluşturan bireylerin vicdan yerine ne taşıdığını gösteren, pek berrak göstergeydi: Engelliler metro merdivenlerine oturarak geçişi kısmen engellemişler, ulaşımın kendileri için de ulaşılabilir olması talebini dile getirmişlerdi; buna karşılık bir grup İstanbullu, “Siz de çıkmayın evden, işimiz gücümüz var!” diye o insanlara hakaret etmişti. Sonra… sonra bir şey olmadı. Basında şurada burada, benden başka lafını edene de pek rastlamadım. (Bundan travma düzeyinde etkilenen tek kişi bendeniz değildim muhtemelen. Yani umuyorum tabiî.)

İkinci bir işaret de kovit salgınının ilk günlerinden: Yaşlılara özellikle sokağa çıkmamaları söyleniyordu ya, bir genç, sokakta rastladığı yaşlı adamı itip kakmıştı, “Ne çıkıyorsun! Sizin yüzünüzden biz de mi mikrop kapalım!” filan bağırtıları eşliğinde. Vicdansız salak, meseleyi bile anlamamış, zaten eve girmiş böcek gibi baktığı adamı tartaklamaya kalkmıştı. Adam tabiî ki yalnız yaşayan bir ihtiyardı
ve bakkala gidiyordu.
Bugün insanları yaşlılara karşı kışkırtmak o kadar kolay ki. Hele Türkiye gibi, nüfusun bir bölümünü şu veya bu sebeple düşman ilan edip öbür kısmından -çoğu zaman da hevesli- birilerine öldürtmenin geleneğinin bile bulunduğu yerde!.. Topluca kurşuna dizdirmek de gerekmiyor, hemen gözünüzün önüne öyle şeyler getirmeyin. Kovit salgınının ilk panikli günlerinde, bakımevlerinde terk edilip günler sonra cesetleri bulunan yaşlı insanların başına bu iş, tam da ‘medeniyet’in göbeğinde, Avrupa’da geldi. Yaşlılar için, kendi kendilerini içten çürüterek, kimsenin ruhu duymadan yok olacakları toplama kampları kurmak, üstelik bunları güya onları rahat ettirecek yerler gibi sunmak falan… kolay işler bunlar. Toplumun geri kalanı hemen razı gelecektir.
Magazin medyası zaten bir ayıp kurumudur
Tarih, koltuğunu son ana kadar bırakmak istemeyen liderlerle dolu; günümüzde de bunun örneklerini görmeye devam ediyoruz. Özellikle yaşı ilerlemiş liderlerin iktidara daha sıkı tutunduğu
yönünde yaygın bir gözlem var. İktidar, insanın yaşlılıkla ve faniliğiyle kurduğu ilişkiyi değiştiren
bir güç mü? Sorun iktidarın doğasında mı; yani iktidar, her yaştan insan için vazgeçilmesi zor bir
bağımlılık mı yaratıyor? Yoksa insan, iktidar sayesinde kendi ölüm gerçeğini mi unutmaya mı çalışıyor?
İktidar her şeyi değiştirebilen bir güç. İyilikleri yok eden, iyiyi kötü yapabilen güç. Koltuğa yapışmanınsa, derin derin araştırılacak yanı yok. Bazı insanlar başkalarına tahakküm etmekten özel zevk alıyor. Bazı insanlar, birtakım imkânlar sadece kendi ellerinde olsun istiyor, kendinden hiçbir şey azalmasa da başkası aynı imkâna sahipse huzursuz oluyor. Tahakküm… Tahakküm tutkusu… Bunlar galiba ne felsefede ne siyaset bilimi dünyasında yeterince önemsenmiş, işlevli hale getirilmiş kavramlar. Oysa birçok durumda olan biteni -hattâ şu andaki ABD siyasetini bile- bunlarla izah etmemiz mümkün görünüyor bana. ‘Yaşlanıp’, her mevzuya başka açılardan da bakmayı denedikçe…
Geçtiğimiz günlerde Türkan Şoray’ın tatil fotoğrafları üzerinden yapılan haberlerde, yaşlanma adeta gizlenmesi gereken bir kusur gibi sunuldu. Sizce bu sadece magazin medyasının diliyle açıklanabilir mi? Yoksa gençliği ve güzelliği sürekli yücelten tüketim kültürü, yaşlılığı değersizleştirerek hepimizi yaş almaktan korkan insanlara mı dönüştürüyor? Böyle bir düzende yaşçılıkla mücadele etmek ne kadar mümkün?
Mümkün değil. Bu doğrudan insanın kendini ve başkalarını nasıl, hattâ belki ne olarak kavradığıyla ilgili. Magazin medyası zaten bir ayıp kurumudur. Faaliyetinin kurucu ilkesi bile ondan ibarettir. Magazin âlemi, insanlığın olağan, ortalama kötülüğünün iki katını beş dakikada üretebilir. “Türkan Şoray’a bile bunu yapan bize neler yapmaz!” diyerek temkinli olmak en doğrusu. Sorunuzun geri kalan kısmına yukarıda cevap vermiş oldum galiba.
“Osman kurtulsa da onun için bir şeyler yapabilsem”
Yaşlılara nasıl davrandığımız, yalnızca bugünün yaşlılarını değil, yarının toplumunu da belirliyor.
Sizce bir ülke, yaşlılarına bakarak okunabilir mi? Eğer öyleyse bugün Türkiye’nin yaşlılarına bakınca nasıl bir tablo görüyorsunuz; bu tablo bize geleceğimiz hakkında neler söylüyor?
Bizim toplumumuz maalesef, içinde -veya altında- yaşamak zorunda bırakıldığı zorbalık, keyfîlik ve yalan düzenleriyle, ‘Millî Eğitim’ denen haşin çarkın tahripkâr tesirleri yüzünden, ahlâkî ölçütleri epey sallantılı bir insan topluluğu olarak şekillendi. Kötü olan her şeyin berbat hale getirildiği günümüz düzeninde, ahlâkın mümkün en güçlü dayanaklarından biri olabilecek dinin de çoktandır ve pervâsızca iktidar hizmetine koşulmasıyla, utanma kavramını müteakiben ahlâk kelimesi de sözlükten çıkarılacak.
Memleketin temel siyasî-toplumsal ayrımları sanılan şeyler değil aslında esas meseleler. ‘Eski’ ve ‘Yeni’ Türkiye’nin varoluşsal hikâyelerinin ayrışan değil örtüşen bölümlerine bakalım. Burada, bütün o karmaşanın ortasından, bizi de ısırmak üzere başını uzatıverecek olan canavar, riyakârlıktır. ‘Yaşlılara saygı”, aslında “yok olsalar da kurtulsak” denen ve gündelik yaşantıda her vesileyle, her fırsatta, her bankonun arkasına geçmiş her yetkicik sahibi tarafından başkalarınca bankosuz da- aşağılanan bir gereksiz güruhun ortadan kaldırılamayışı karşısında duyulan hüznün geleneğe uygun şekilde, riyakârca- ifadesi. Çok seviyoruz böyle işleri
Yaşlı biri olarak kendime bakınca ne görüyorum, bundan da bir tutam ekleyeyim. Zihnim çok karışmasın, gözüm görsün, kulağım duysun, elim tutsun diye temennilerde bulunarak, filmlerimi yapmaya devam ediyorum. Yaşlanma elbette süratimi ve verimliliğimi azaltıyor. Ama şimdilik ‘idare eder’in epey ötesindeyim. Zaten esas sorunum bu değil. Altmış yaşında hapse atılarak hayatının en kritik dilimini dört duvar arasında geçirmeye mahkûm edilmiş arkadaşım Osman’ı ve tabiî ömrü gasp edilmiş, sevdiğim, değer verdiğim başka insanları aklımdan çıkaramıyorum ve “Osman kurtulsa da onun için bir şeyler yapabilsem”
diye hayal etmekten kendimi alamıyorum.
