“Eğer okur popüler bir ifadeyi kullanmama müsaade ederse, yaşlılık diyalektik değişimin bir uğrağıdır diyeceğim. Yok oluşa doğru yol alan bedenimizin niceliği, dönüşüme uğramış benliğimizin yeni niteliği haline gelmektedir.” Jean Améry.
Prof. Dr. Melek Göregenli
Yaşlılık üzerine düşünmek, yazmak, henüz genç olanlar için entelektüel bir çaba olarak görülebilir. Sonuçta yaşlılık, onlar için hakkında konuşulabilen, araştırılabilen, üzerine kuram geliştirilebilen ‘uzaktaki’ bir hayat evresidir. Oysa yaşlanmakta olan, hatta artık yaşlı biriyseniz, mesele değişir. Ortalama yaşam süresi konusunda gerçekçi bir fikriniz varsa; teknoloji milyarderlerinin iki yüz yaşına kadar yaşama vaatlerine, yeni moda ‘longevity’ endüstrisinin insan ömrünü sınırsızca uzatabileceği ahmaklığına kapılmıyorsanız yaşlılığa da başka gözle bakarsınız. Daha önemlisi, ömrünüz boyunca her konuyu, diğer insanları, hiç gitmediğiniz toprakları anlamak için ‘bilgi’ den yararlanmış olsanız; anlamak ve bilmek hem zihninizi hem bedeninizi hem de yaşam amaçlarınızı yönlendirmiş olsa bile, bir noktadan sonra işe yaramaz.
Yaşlılıkta insanın önüne beklenmedik bir soru çıkar: Bilmek neye yarar? Bu soru, bilgiden vazgeçmekle değil, bilginin tıpkı yaşamınız gibi sınırına gelmekle ilgilidir daha çok. Ömrünüz boyunca dünyayı anlamak ve ne yapmalı sorusuna cevap vermek için bilgiye yaslanmış olabilirsiniz. Bilmek, yalnızca anlamak değildir; aynı zamanda eylemektir. İnsan, öğrendikleri sayesinde kendi hayatını ve yaşadığı dünyayı değiştirebileceğine inanır. Belki de bu, gerçekten gençliğin işi olmalıdır. Amery’nin dediği gibi, gençlik, bedeni zaman olmayan bir zamana yani yaşama dünyaya ve mekâna fırlatmaktır. O’na göre, yaşlılık, öm-
rün son baharıdır. Bu söz çoğu zaman bir teselli cümlesi gibi okunur. Oysa dikkat edilirse asıl vurgu ‘bahar’a değil, ‘son’a ilişkindir. Bu, ardından yeniden yaz gelecek, yeniden sonbahar gelecek, yeniden bahar gelecek mevsimlerden biri değildir. Döngünün son kez yaşandığı bahardır. Belki bu yüzden yaşlılığın bilgisi, ölümün bilgisinden ayrı düşünülemez. Genç insan ölümü bilir; yaşlı insan ise onun artık soyut bir olasılık değil, hayatın ritmine karışmış bir gerçeklik olduğunu öğrenir.
İnsan, istemese de cümlelerinin içine ‘artık’ sözcüğünü daha sık yerleştirdiğini fark eder. Gelecek hâlâ vardır ama gençlikteki gibi sınırsız bir imkanlar alanı değildir artık. Daralmıştır. İnsan ilk kez zamanın sonsuz değil, sonlu olduğunu bedeniyle öğrenir. Tam da bu nedenle yaşlılık üzerine düşünmek, yaşlı olduğunuzda hiçbir zaman bütünüyle nesnel olamaz. Gençken yaşlılığı anlamaya çalışırsınız; yaşlıyken ise onu açıklamaktan çok yaşarsınız. Hissettiklerinizi bildiklerinizden ayırmanız giderek zorlaşır. Çünkü artık bedeniniz de belleğiniz de yorgunluğunuz da kayıplarınız da dışarıdan bakabileceğiniz şeyler değildir; yaşadığınız hayatın ta kendisidir.
Belki bu yüzden burada yazacaklarımın bildiklerimle ilişkisi daha zayıf, hayat bilgisiyle ilişkisi ise kontrol edemediğim ölçüde daha güçlü. Akademik düşünme, insanın kendisini görece de olsa geri çekmesini gerektirir; olgular arasında bağlantılar kurmayı, kişisel deneyimi mümkün olduğunca askıya almayı. Oysa yaşlılık buna direnir. İnsanı sürekli kendi bedenine, kendi zamanına, kendi sonluluğuna geri çağırır.
Jean Améry’nin, yaşlılığın gençlerin tahayyül edebileceği bir deneyim olmadığına ilişkin ısrarını hatırlamalı; soyutlama gençlerin işidir; çünkü gençlik bedeni henüz zamanın değil, dünyanın içine fırlatır. Yaşlılık ise dünyayı yavaş yavaş zamanın içine geri çeker.
Kendimize ya da birbirimize artık ‘yaşlı’ dememeye başladık. ‘Yaş almak’, ‘ileri yetişkinlik’, ‘üçüncü yaş’, ‘ikinci bahar’… Çünkü dil, yaşlılığı görünmez kılmaya çalışıyor. Daha doğrusu, yaşlılık kelimesini ortadan kaldırarak yaşlanmayı geciktirebileceğimizi sanıyoruz. Oysa kelimeler değişiyor; beden değişmiyor. Hatta tam tersine, yaş ilerledikçe en sık duyduğunuz ya da kendinize söylediğiniz ifadelerden biri şu oluyor: Yaşınıza göre…” Yaşınıza göre çok dinçsiniz; yaşınıza göre hafızanız çok iyi, ne güzel yaş almışsınız, önünüzde daha uzun yıllar var.” İltifat gibi görünen bu cümlelerin ortak özelliği, insanı yaşıyla sınırlamalarıdır. Artık yaptığınız şey değil, yaşınıza rağmen yaptığınız şey önemlidir. Hayatınızın öznesi olmaktan yavaş yavaş çıkar, yaşınızın temsilcisine dönüşürsünüz.
Belki de yaşlılığın en sarsıcı bilgisi budur. Bilmek, artık dünyayı değiştirmek için değil, dünyanın sizi nasıl değiştirdiğini anlayabilmek için vardır, belki buna bile yetmez; geçip giderken en ağırınıza giden muhasebe belki de bu ve iyi ki “ama size de .. dert olsun” son söz’ü var.
Yaşlılık hiçbir zaman yalnızca yaşlıların meselesi olmadı Yaşlanmak biyolojik olabilir ancak yaşlılık hiçbir zaman yalnızca biyolojik bir kategori olmadı. Hangi yaşta çocuk, hangi yaşta genç, hangi yaşta yetişkin, hangi yaşta artık yaşlı sayılacağımıza biz karar veremeyiz ya da bu kategoriler, onları oluşturan insan gruplarının yararını öncelemeyi mümkün kılan bilgilere ulaşmak için oluşturulmuş değildir. Tıpkı cinsiyet gibi yaş da biyolojik olmaktan çok normatif, toplumsal olarak örgütlenmiş bir farklılaştırma ve eşitsizlik sistemidir.
İnsan topluluklarının en eski hiyerarşilerinden birinin yaşa dayandığı ve bu bilginin kültürden, coğrafyadan bağımsız olarak var olduğunu biliyoruz. Farklı sosyal bilim disiplinlerinin bilgisi, uzun zamandır yaş ve cinsiyetin, neredeyse bütün toplumlarda eşitsizliğin en eski ve en kalıcı örgütlenme biçimlerini oluşturduğunu gösteriyor. İnsanlar yalnızca kadınlar ve erkekler olarak değil; çocuklar, gençler,
yetişkinler ve yaşlılar olarak da farklı haklara, farklı sorumluluklara, farklı söz söyleme yetkilerine sahip oldular. Bu nedenle yaşlılık tarih boyunca yalnızca hayatın son dönemi değil, aynı zamanda bir iktidar biçimi, bir statü, bazen de bir ayrıcalık olarak yaşandı. Kuşkusuz yaşlılık hiçbir zaman bütün yaşlılar için saygın bir hayat dönemi olmadı. Sınıfın, cinsiyetin, mülkiyetin, savaşların, yoksulluğun belirleyici gücü hep etkiliydi ama yine de yaşlı bedenin bugünkünden farklı bir simgesel ağırlığı vardı. Yaş, yalnızca güç kaybını değil, deneyimi de temsil ediyordu. Yaşanmış lık, bugünkü kadar kolay değersizleştirilemiyordu. Yaşlılık
artık bilgeliğin değil, performans kaybının bedeni; deneyimin değil, hızın karşıtı; hafızanın değil, unutmanın mekânı. İnsanın yıllar içinde kazandıkları değil, kaybettikleri konuşuluyor, kendimizle de böyle konuşuyoruz sık sık. Bedenin neleri hâlâ yapabildiği değil, artık neleri yapamadığını ayırt etmeye çalışıyoruz. Yaşlılık, insan hayatının doğal bir evresi olmaktan çok, üretkenliğin giderek azaldığı, bakım ihtiyacının arttığı, ekonomik olarak maliyet üretmeye başladığı bir dönem. Böyle olunca da yaşlılık üzerine konuşmak, farkında olmadan sürekli eksilen bir varlık üzerine konuşmaya ve aynada ya da tarlada neleri kaybettiğinizi
tespit etme pratiğine dönüşüyor.
Tam da burada giderek modası geçen yaşlılara özgü bir saptama yapayım: Sebep nedir? Sebep bütün kötülüklerin öz babası kapitalizm ve onun aldığı yeni biçimlerdir; yeni iletişim teknolojileri, yeni yalnız hayatlar; doruğuna varmış maço-bireycilik; insanı bedeninden ayırıp ona bakmayı ve sürekli ondan daha iyisini yapmayı öğreten şişirilmiş ve bin bir parçaya bölünmüş egolar; diğerine kör sağır gündelik hayat, sonsuz haz vaadiyle ne kadar paranız varsa o kadarını alabileceğiniz ev içi hazlar. Yaşlıların bu ha-
yatta sızabilecekleri bir alan bilgisi var mı? Hele eğitimsiz, hele yoksul, hatta vatansızsanız!
Çünkü kapitalizm, yalnızca üretim araçlarının sahipliğiyle ilgili bir mevzu değildir; hangi insanların hayatını hangi ölçütlerle değerli sayacağımıza da karar veren tarihsel bir örgütlenme biçimidir. Çocuk geleceğin iş gücüdür. Genç bugünün yatırım alanıdır. Yetişkin üretimin ve tüketimin merkezidir. Peki, yaşlı? Bu sorunun cevabı, yaşlılığın bugünkü anlamını da belirliyor.
Üretim sürecinden çekilen beden, kapitalist toplum açısından eski işlevini büyük ölçüde kaybeder. Kadınların görünmez bakım emeği bu tablonun en önemli istisnasıdır; ona sonra döneceğim. Ama genel olarak yaşlı beden artık artı-değer üretmez. Buna karşılık, insan ömrü, insanlığa yönelen onca savaş, yoksulluk ve eşitsizliğe rağmen ortalama olarak uzadı. Böylece kapitalizm, vazgeçemeyeceği
büyüklükte yeni bir tüketici grubunu yarattı. Yaşlılık, tarihte ilk kez böylesine büyük bir pazar haline geldi. Artık yaşlılara yalnızca ilaç satılmıyor, gençlik satılıyor, zaman satılıyor, umut satılıyor, ölümün ertelenebileceği fikri bile satılıyor. Bunun için devasa bir endüstri çalışıyor. Kozmetik sektörü, takviye gıdalar, estetik cerrahi, ‘wellness’, ‘anti-aging’, ‘biohacking’, ‘longevity’, genetik testler, kişiselleştirilmiş
vitaminler, kök hücre tedavileri, gençleşme klinikleri, uygulamalar, saatler, bileklikler, uyku ölçerler, yaşam koçları, nefes terapileri, meditasyon kampları… aynı vaadi satıyorlar: “Henüz bitmedi.” “Biraz daha zaman satın alabilirsiniz.” “Doğru ürünü bulursanız yaşlanmayabilirsiniz.” “Derin bir nefes alın, beş saniye tutun, olmadı, yedi saniye olsun. Şimdi yavaşça verin. Gözlerinizi açın, koenzim avucunuzda, kolajen de yanında. Uygulama telefonunuza çoktan indi bile. Bu arada, biyolojik yaşınız kronolojik yaşınızdan sekiz yıl daha genç çıkmış. Rahatlayabilirsiniz, ölüm de biraz bekleyecektir…
Aynı yaşlar başka yaşlılıklar
Yaşlılık üzerine konuşurken yapılan en büyük soyutlamalardan biri, onu herkes için aynı biçimde yaşanan, biyolojinin belirlediği ortak bir hayat evresi gibi düşünmektir. Soyutlamalar çağındayız, sınıfsız, homojen gruplar varsayıp sonra genel büyük analizler yapma zamanları: Bir kuşak olarak yaşlılar, Z kuşağı gibi, grubun bir özelliğinden hareketle ontoloji inşası. Sanki belli bir yaşa gelindiğinde hepimiz aynı bedene, aynı ihtiyaçlara, aynı korkulara, aynı yalnızlığa ve aynı beklentilere sahip oluyormuşuz gibi konuşuruz. Oysa çocukluklarımız, gençliğimiz yetişkinliğimiz nasıl aynı değilse, yaşlılıklarımız da öyle. Yaşlılık açısından hepimizi aynılaştıran tek şey belki de mutlaka gelecek olmasıdır ama gelen yaşlılık aynı değildir. İnsan bedeni yalnızca biyolojik bir organizma değildir, hayatın en büyük hafıza mekânıdır. Hayat boyunca yaşadığımız eşitsizlikler yaşlılıkta ortadan kalkmaz. Tersine, beden onları daha görünür hale getirir. Bu nedenle yaşlılık, belki de sınıfın en çıplak göründüğü dönemlerden biridir. Paranız varsa, yaşlılık döneminizin adı bile değişir: Artık yaşlanmıyorsunuzdur, “İyi yaş alıyorsunuzdur”, “Aktif, sağlıklı yaşlanıyorsunuzdur”, “Üçüncü yaşınızı keşfediyorsunuzdur.”
Yok, eğer paranız yoksa, zaten yaşam boyu dünyanın bütün yükünü sırtlanmaktan kamburlaşmış, cildi güneş koruyucusu sürmemekten kırışmış ‘yaşını gösteren’ insanlardansanız, sizin için şehirlerimizin parkları, parkların fıskiyeleri, gölgelerinde benzerlerinizle muhabbet edebileceğiniz, masrafsız, vakit geçirme zone’larımız var. Tabii kadınsanız, çoluk çocuğun yasam mücadelesi nedeniyle başka bir yol bulamadıkları için, bakım yükünü sırtınıza yüklediği torun bakma ayrıcalığından yararlanıyorsanız evden bu zone’lara gitme imkânınız da pek olmayacak! Hayatınız boyunca ağır işlerde çalışmışsanız, bedeniniz de ağır yaşlanır; kırışıklıklarınız yalnızca yaşın değil, emeğin de izidir. Sırtınız, beliniz, o mühim omurga, ömrünüz
boyunca taşıdığınız yüklerle eğrilir, bükülür. Dişleriniz yalnızca yaş nedeniyle eksilmez, yıllarca alamadığınız ya da ertelemek zorunda kaldığınız diş hekimi randevularının da sonucudur bu. Yürüyüşünüz yalnızca yaşınız nedeniyle yavaşlamaz; hayat boyunca birikmiş yoksulluğun ağır temposunu da taşır. İnsanın bedeni, galiba sınıfının da coğrafyasıdır.
Toplumsal cinsiyet rejimi de yaşlılıkta ortadan kalkmaz, daha da belirginleşir. Bir erkeğin emekliliği ya da artık çalışmasına gerek olmadığı zamanlar geldiğinde, çoğu zaman bu, çalışmanın da sona ermesi anlamına gelir. Bir kadının emekliliği ise çoğu zaman ücretli emeğin bitmesidir. Ücretsiz emek, çoğu kez çalıştığı yıllardan daha da yoğunlaşır. Hayatı boyunca çocuklarına bakmış kadın, bu kez yaşlanan anne babasına bakar. Anne babası öldüğünde torun gelir. Kadın yaşlanır ama bakım emeği yaşlanmaz.
Buna kadınlara özgü bir haslet olan fedakârlık diyorlar, oysa çoğu zaman başka seçenek yoktur, Filipinli, Özbek, dadılar, bakıcılar yoktur, yaşlılar ya da çocuklar için nineler vardır. Sosyal devlet yoktur, kamusal kreşler yetersizdir, ucuz bakım hizmetleri zaten yoktur. Kadının bakım emeğinin hayat boyu doğal kabul edildiği bir hayat tasavvuru paylaştığımız. Dahası, en kötüsü belki de kadınların hayatlarının başkalarının ihtiyaçlarına göre örgütlenmesinin olağan sayılmasıdır. Bu emek türü görünmez olduğu ve bağırmadığı sürece makbuldür. Yaşlı kadın torununa bakabiliyorsa çok şükür ki ne kadar dinçtir; her işe koşuyorsa ne kadar güçlüdür, çocuklarının yükünü paylaşıyorsa, hatta üstleniyorsa, ne kadar iyi annedir; komşularına
yardım ediyorsa ne kadar örnek insandır.
Bütün bu övgülerin içinde aynı ölçüt gizlidir, bir anlamda değer görmenin gerekçesi: İşe yarıyor, işe yaradığı sürece değerli. Annem, feminist değildi, hatta ben ona feminist olduğumdan söz ettiğimde, feminizmin kadınları O’na göre ölçüsüz özgürleştiren bu açıdan şaibeli, ürkütücü bir şey olduğunu düşündüğünü hissederdim. Solcu olmanın başıma neler getirebileceğini az çok öğrenmişti ama bu
onun için gri bir alandı. Hayatı boyunca bir an bile durmamış, öyle ya da böyle üretmiş bir kadındı; bizimle birlikte yaşlandığında ise artık sadece ne istiyorsa onu yaparak yaşlanabilme imkânı olduğu gerçeğine hep kuşkuyla baktı. Hiç oturmak istemedi. Hiç ücretli emekle çalışmamış bir kadın olarak, yaşadığı hayatı hak ettiğini hissetmeye son ana kadar ihtiyaç duydu. Bu, biz kızları açısından çok inciticiydi; Sanki bakım emeği, yaşadığı hayatı hak etmiş olmasının tek güvencesiydi. Bu yüzden kendisini çocuklarına bile karşılıksız emanet edemiyor, aramızda görünmez bir mesafe bırakıyordu.
Belki de modern toplumda insan yalnızca bir kez yaşlanmıyor. Önce üretimden çekildiğinde yaşlanıyor; kadınlar içinse bir kez daha, artık bakım veremez hâle geldiklerinde. Ama asıl yaşlılık bence, insanın kendi hayatı hakkında karar verme hakkının yavaş yavaş başkalarının eline geçtiği anda başlıyor.

Hayatın dışına çıkarılmak
Belki de yaşlılık üzerine düşünürken sormamız gereken soru, insanların ne zaman yardıma ihtiyaç duydukları değil; ne zaman kendi hayatları hakkında karar verme haklarının sessizce ellerinden alınmaya başlandığıdır. Sorun, insanın yalnızca bakıma ihtiyacı olan biri olarak tanımlanmasıyla başlıyor sanırım. Çünkü insan, artık yalnızca bakıma ihtiyacı olan biri olarak görülmeye başladığında, başka bütün nitelikleri görünmez olur. Merakı, mizahı, inadı, siyasi fikirleri, aşkları, kıskançlıkları, alışkanlıkları, korkuları, çalışma arzusu, tembelliği ya da üretme isteği, yalnız kalma ihtiyacı, kalabalığa karışma isteği, sessizliği, gürültüyü sevmesi… Kısacası biricikliğini oluşturan her şey geri çekilir; geriye yalnızca ‘bakım gereksinimi’ kalır.
O andan itibaren yaşlı insan bir özne olmaktan çok bir hizmet kategorisine dönüşür. Modern kurumların en büyük ortaklığı tam burada başlar, insanları farklılıklarından oluşan bütünlükleriyle değil, tek bir özellikleriyle kategorize etmek ve onlar için, çoğunlukla onlara rağmen bir ‘ihtiyaç listesi’ oluşturmak: Hasta, mahkûm, öğrenci, çocuk, yaşlı. Kurumlar böyle çalışır. Düzen kurabilmek için insanı, insana rağmen tek tipleştirip, sadeleştirirler. İnsan, birbirine benzemeyen ilişkilerin içinde, tesadüflerle, sürprizlerle, çatışmalarla, karşılaşmalarla var olur. Bizi insan yapan şey yalnızca kendimize benzeyenlerle kurduğumuz
ilişkiler değildir; tam tersine, benzemeyenlerle karşılaşma imkânımızdır. Bu yüzden huzurevlerinden hoşlanmıyorum, onları mümkün kılan düşüncenin dayandığı yaşlılık tahayyülüne itirazım var. Bu nedenle huzurevlerini yalnızca bakım kurumları olarak göremiyorum.
Çünkü bu mantık, modern dünyanın başka kurumlarında da karşımıza çıkar; benzerleri bir araya toplamak, farklılıkları yönetilebilir hale getirmek; toplumun hayatını kolaylaştırmak için birilerinin hayatını azaltmak. Belki bu yüzden, kimi zaman onları modern zamanların öbür tarafa geçiş kampları olarak düşünmeden edemiyorum. Bu benzetmenin rahatsız edici olduğunu biliyorum; zaten rahatsız edici olması gerekiyor. Çünkü sözünü ettiğim şey fiziksel şiddet değil; insanın, henüz hayattayken, yavaş yavaş hayatın merkezinden çekilmesi, kendi kararlarının yerini ‘iyi niyetli’ bile olsa, başkalarının, bir normlar sisteminin,
bir otoritenin kararlarının alması, tüm bir hayatın yerini tek bir yaş kategorisine bırakması.
Neden yaşlılığın tek kamusal karşılığının, yalnızca yaşlıların yaşlılarla yaşadığı kurumlar olduğunu düşünüyoruz? Neden yaşlılığı hayatın içinde değil, hayatın kenarında tasavvur ediyoruz? Neden başka hayat biçimleri tahayyül edemiyoruz? En ürkütücü olanı ise bir ya da birkaç standart çözüm arama peşinde olduğumuz. Oysa başka çok çeşitli ihtimal mümkün; nasıl yaşadıysak öyle yaşlanalım, bunun kamusal toplumsal ve mekânsal karşılığını birlikte icat edelim.
Bunu romantik bir köy anlatısı kurmak için söylemiyorum ama yaşadığım yerde, büyük bir kentin eskiden köy olan mahallesinde, yaşlılığın başka türlü de yaşanabildiğini görüyorum. İnsanlar yapabildikleri ölçüde üretmeye devam ediyorlar. Kimisi bahçesiyle uğraşıyor, kimisi hayvanlarına bakıyor, kimisi torununu okuldan alıyor, kimisi kahvede siyaset tartışıyor, kimisi komşusunun kapısını çalıp çorba bırakıyor. Yalnız kalanlar var, yoksulluk var, hastalık var. Ama hayat da var. İnsanlar yaşlandıkları için gündelik hayatın dışına çıkarılmıyorlar. Nasıl yaşadılarsa, büyük ölçüde öyle yaşlanıyorlar. Karar verme hakları, güçleri azalsa
bile, ellerinden alınmış değil. Bu hak, devredilebilir bir hak gibi görülmüyor; kolektif olarak inşa edilmiş bir yaşama rehberi gibi kendiliğinden işliyor. Zihinsel engelliler de hatta ciddi ruhsal hastalıkları olan yetişkinler de daha görünür, eve kapatılmıyorlar. Ara ara sesler yükseliyor, gerilimler oluyor ama bir şekilde başa çıkılıyor; uzaklaştırılarak, kapatılarak ya da etrafları çevrilerek halının altına süpürülmüyorlar, toplumun bir parçası olarak orada öyle makul düzeyde arıza çıkararak hayatlarını sürdürüyorlar. Belki de bu yüzden burada ölüm de başka türlü yaşanıyor. Sanki daha az korkutucu, gizlenmiyor; hayattan kovulmuyor. Hayatın doğal ve kaçınılmaz bir anı olduğu, kimsenin yüksek sesle dile getirmediği ama herkesin bildiği sözsüz
bir anlaşma gibi.
Belki de yaşlılık üzerine düşünmek, sonunda yaşlılar üzerine ve kendi yaşlılığımız üzerine değil, hayat üzerine düşünmektir. Çünkü insan, yaşlandığı için değil; kendi hayatının öznesi olmaktan çıkarıldığı ölçüde hayattan uzaklaşıyor, biyolojik olarak ölmese de artık yaşamıyor. Bu yüzden, yeterince kendi hâline bırakılmayı hak eden sadece yaşlılık değildir. Hayattır; bütün çeşitliliğiyle, sükûneti ya da çığlıklarıyla, benzer olmayan diğerinin yarattığı gerilimle, müzakere ve uzlaşmayı öğretmekle şaşırtan ve sakinleştiren
hayat. Hepimiz farklı toplumsallıklarımızla insanız; artık yaşlandığımızda hayatın çeşitliliğinin elimizden alınmasının tek bir gerekçesi olabilir: Temel, asgari ihtiyaçlarımızın karşılanması garantisiyle etrafımızı çevirerek, ‘vicdanlı’ bir düzen kurmak. Yaşlılıkta kaybedilmemesi gereken tam da bu düzen bozucu toplumsal bağlardır. Çünkü insanı hayatta tutan yalnızca dolaşım, solunum -neyse- sistemleri değildir. Hayatın kendiliğinden bedenimizde dolaşımıdır.
