Yıldız Tar: ‘Dünyanın Dört bir yanında LGBTİ+ Düşmanlığı Var’

Nuray Pehlivan

Çok kısa bir dönem, LGBTİ+ hareketinin güçlenmesine paralel olarak hem bazı devletlerin hem de sermayenin bir bölümünün burayı bir rant alanı olarak görüp bazı adımlar attığını söyleyen Yıldız Tar, “Ama son yıllarda aksine dünyanın dört bir yanında muazzam bir LGBTİ+ düşmanlığı var. Şirketler çeşitlilik politikalarından vazgeçiyor, ülkeler peş peşe LGBTİ+ düşmanı kararnameler ve yasalar çıkarıyor” dedi.

Türkiye’de LGBTİ+ hareketi, onlarca yıllık bir direniş ve dayanışma tarihine sahip. Ancak bu tarih, bugün giderek artan baskı politikalarıyla kuşatılmış durumda. İktidarın LGBTİ+’ları hedef alan söylemleri, yasaklar ve cezalarla birleşirken; bir yandan da hareketin içinden doğan ısrarlı bir mücadele geleneği kendini her koşulda var etmeye devam ediyor.

Yıllardır LGBTİ+ mücadelesinin içinde hem gazeteci hem hak savunucusu olarak yer alan Yıldız Tar ile Türkiye’de lubunyaların örgütlenme deneyimlerini, baskılar karşısında geliştirdikleri direniş biçimlerini, devlet şiddetinin toplumsal etkilerini ve LGBTİ+ hareketinin geleceğini konuştuk.

‘Tutuklanmam değil tutuklanmamam haber değeri taşıyor’

Bugün Türkiye’de insan hakları, özellikle LGBTİ+ hak savunucuları için gitgide daralan bir alana dönüşmüş durumda. Aktivistler artık yalnızca sokakta değil, sosyal medyada ya da bir basın açıklamasında dahi hedef haline gelebiliyor. Siz de bu baskı ortamının içinde hem gazeteci hem aktivist kimliğinizle bedel ödeyenlerden birisiniz. Yakın zamanda cezaevinde de kaldınız. Bu deneyim sizin için ne anlama geldi?

Cezaevinde olmak benim için kişisel olarak pek bir şey ifade etmedi açıkçası. Daha önce hiç tutuklanmadım ama hem gazeteci olarak çok fazla hukuksuz dava takip ettim, hem de çevremde tutuklanan arkadaşlarım oldu. Haliyle tutuklanmamam abes kaçıyordu. Gazeteci diliyle söylersem, tutuklanmam değil tutuklanmamam haber değeri taşıyor diyebilirim. Ancak tam da iktidarın Aile Yılı ilan ettiği ve LGBTİ+ düşmanı politikalarını yasal düzenlemelerle taçlandırmayı hedeflediği bir dönemde tutuklanmak, “Dışarıda yapacak çok iş var, arkadaşları yalnız bırakmış oldum” hissi yarattı. Bu hisle baş edebilmemi sağlayabilecek yegane şey ise, bu kritik dönemeçte LGBTİ+’ların yalnız bırakılmaması olabilir. Henüz böyle bir durum mevcut değil. Tek arzum, tüm toplumsal ve siyasal kesimlerin meselenin ciddiyetinin farkına varabilmesi ve bu ciddiyete uygun bir şekilde harekete geçmeleri olur.

‘Yalnız yürüyüşlerdeki ısrar, kalabalıkları yarattı’

Türkiye’de LGBTİ+ hareketi, resmi tarihte çoğu zaman görünmez kılınsa da sahada güçlü bir dirençle örülmüş bir mücadele tarihi barındırıyor. 1980’lerden Onur Yürüyüşlerine ve günümüze uzanan bu tarihsel süreci nasıl okuyorsunuz? Hangi dönüm noktaları hareketin yönünü değiştirdi? Hangi kazanımlar kalıcı oldu, hangileri tehdit altında? Tüm bu süreç içinde “unutmam” dediğiniz bir eylem ya da anınız var mı?

Türkiye’deki LGBTİ+ mücadelesini kaba taslak dönemlere ayırırsak; 80’lerdeki açlık grevi ve örgütlenme girişimleri; 90’larda Kaos GL ve Lambdaistanbul’da örgütlenişin sistematik bir nitelik ve nicelik kazanması, 2000’lerin başında kamusal alana çıkış ve açılma; 2006 sonrası dernekleşerek kurumsallaşma; 2015’e kadar genişleme, siyasal ve toplumsal özne olarak rüştünü ispat etme ve 2015 sonrası günümüzü de içine alan siyasal şiddet döneminden bahsedebiliriz. Bana kalırsa 93-94’te Kaos GL ve Lamdaistanbul’un oluşumu en önemli dönüm noktası. O güne kadar yarım kalan, sosyalleşme alanının ötesine geçemeyen girişimlerden radikal bir kopuşu da simgeliyor. Ankara’da 2001, 1 Mayıs’ında Kaos GL’nin pankartıyla yer alması, bu genç hareketin yüzünü nereye döndüğünü göstermesi açısından başka bir dönüm noktasına işaret ediyor. Bu eylemin aynı zamanda bir LGBTİ+ örgütünün kendi adı, bayrağı ve sloganıyla sokağa çıktığı ilk eylem olduğunu düşünürsek; nasıl bir dönüm noktası olduğunu daha net anlarız.

Bir diğer dönüm noktası 2003’te, 1993’teki engelden 10 yıl sonra ilk Onur Yürüyüşü’nün İstanbul’da yapılması diyebiliriz. Tüm bu süreçleri o dönemleri yaşayanlardan dinlediğimiz sözlü tarih çalışmamız Patikalar: Resmi Tarihe Çentik kitabını hazırlarken en çok bu anlardan etkilendiğimi hatırlıyorum.
Daha yakın döneme gelirsek; 2013 Gezi direnişi ve öncesindeki yıllarda anayasal eşitlik kampanyasından ve 2015’te siyasal iktidarın LGBTİ+ hareketine deyim yerindeyse savaş ilan etmesinden bahsetmemiz lazım. Bu baskı döneminin pik yaptığı an 2017’de Ankara’da LGBTİ+ etkinliklerinin tamamının süresiz bir şekilde yasaklanması oldu. Şimdi de Aile Yılı adı altında yeni bir yasa taslağı dönüm noktası olacak gibi duruyor. Siyasal şiddet pratiğini sözde hukukla taçlandırma girişimi ile karşı karşıyayız.

Ben bu sürecin 2009’dan beri parçası, 2006’da Bursa’da bir lise öğrencisi iken elime geçen Kaos GL dergisi ve şehre gelen LGBTİ+ aktivistlerine linç girişimi ile tanığıyım diyebilirim. Bütün bu süreçten ‘unutmam’ dediğim bir anı seçebilmem zor. Ancak şunu diyebilirim: Herkes “Bu kalabalığı hatırla” diyor ve kalabalıkları hatırlamak hepimize güç veriyor. Ama ben 100 bin kişilik 2013 Onur Yürüyüşü’nden çok; katılan herkesin birbirini tanıdığı o yalnız yürüyüşleri hatırlıyorum. O yalnız yürüyüşlerdeki ısrar, o ısrarın o kalabalıkları yarattığını bilmek güçlendiriyor. Bir kere yapıldı, bir daha neden yapılmasın? Yeter ki ısrarla kendimizi, derdimizi anlatmaya ve talep ettiğimiz eşitlik ve özgürlüğü inşa etmeye devam edelim.

Somut bir an olarak ise Kaos GL’nin Homofobi Karşıtı Yerel Buluşmalar’ı ile ülkenin 40 şehrini gezdiği o dönemde birçok şehre gittiğimi, o şehirlerde bazen yüzlerce kişi bazen birkaç kişi bir araya gelip konuştuğumuzu, tartıştığımızı asla unutmam. Çok küçük bir şehirde Cuma namazından çıkıp gelen, “Günah veya değil, orası sizle Allah arasında. Ben size zulmedilmesine karşı ne yapabilirim?” diyenleri unutmam mümkün değil. Veya yanıma gelip bir yakınının LGBTİ+ olduğu için baskılara dayanamayıp yaşamına son verdiğini büyük bir acıyla, bu acıyı teninde hissederek anlatanları unutamam. Bu acıyı durdurmanın yolu, zulme sessiz kalmayanların çoğalmasından geçiyor.

‘Keşke daha çok tarihçi bu meseleye ilgi duysa’

Osmanlı’daki toplumsal yapıya ve kültürel kayıtlara bakarak, bu coğrafyada cinsiyet ve yönelim çeşitliliğinin tarihsel sürekliliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Devletle yaşanan sürtüşmelerin ve cezalandırmaların geçmişten bugüne nasıl bir sürekliliği var?

Osmanlı’yı bırakıp çok daha gerilere gidelim… İnsanlığın ilk yazılı ürünü olan Gılgamış Destanı’nda Gılgamış ve Enkidu’nun ‘sadece arkadaş’ olduğundan ne kadar eminiz? Enkidu’nun kaybından sonra dövünen Gılgamış’ın hayatının aşkının ölümüne yas tutmadığını nereden biliyoruz?
Osmanlı’yı biraz oryantalist biraz anakronik ve biraz da ulusalcı bir bakışla ele alan çok fazla yaklaşım var. Bunlar da gazetelerin magazin köşelerinin akademik versiyonu olan makalelerle Osmanlı’da cinsellik ve cinsiyet rejimini açıkladıklarını iddia ediyor. Bu çalışmaların bir kısmı çok iyi niyetli olsa da henüz gerçekçi ve eleştirel bir tarih kanonundan bahsedemiyoruz. Aralardan sıyrılan bazı çalışmalar da yok değil. Özellikle Yılmaz Yeniler, Fatih Torun ve Ezgi Sarıtaş’ın çalışmaları bu açıdan çok kıymetli. Her ne kadar bildiğimiz anlamda LGBTİ+ kimliklerinin her dönem olduğunu iddia edemesek de heteroseksüellik dışı cinsel edimlerin ve yine atanmış cinsiyete dayalı ikili anlayışın dışındaki varoluşların da insanlık kadar eski olduğunu biliyoruz. Ancak bu tarih aynı zamanda heteroseksizmin ve ikili cinsiyet baskısının da tarihi. Avrupa’daki gibi sistematik ‘sodomi’ yasları ile insanların katledilmesi ve tutuklanmasının Osmanlı’da olmaması -ki bu da bir iddiabaskının olmadığını değil; belki de Avrupa’daki Kilise hukukundan farklı bir devlet ve toplum örgütlenmesinin olduğunu, haliyle baskı araçlarının kayıtlarının tarihe not düşülmediğini, meseleyi ‘doğalında’ halledip adını anmadan yok eden bir yaklaşımın hakim olduğunu da gösterebilir. ‘Fiili livata’ kavramı ve suçu üzerinden verilen cezalara ilişkin kadı sicilleri kadar, Osmanlı’daki cinsel rejimin toplumsal boyutuna; bu cinsel rejimin imparatorluk başkenti ile Anadolu ve diğer eyaletlerde nasıl değiştiğine de bakmak lazım. Keşke daha çok tarihçi bu meseleye ilgi duysa ve biz de öğrenebilsek…

‘Nazilerden sonra LGBTİ+ olmayı suç addeden yasa değişmedi’

LGBTİ+’lar tarih boyunca birçok baskı rejiminin hedefinde oldu. Naziler tarafından pembe/siyah üçgenlerle işaretlenip toplama kamplarına gönderildiler, Holokost kurbanı gruplardan biri oldular; bir dönem ise pinkwashing ve gökkuşağı kapitalizmi gibi kavramlarla bir yandan sisteme adapte edilmeye çalışıldı, bir yandan da kriminalize edildi. Bu çelişkili tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüz kapitalist sistemi ‘iyi LGBTİ+’yı parlatıp ‘kötü LGBTİ+’yı cezalandırıyor mu?

Çok kısa bir dönem, LGBTİ+ hareketinin güçlenmesine paralel olarak bence hem bazı devletler hem de sermayenin bir bölümü burayı bir rant alanı olarak görüp bazı adımlar attı. Ama son yıllarda aksine dünyanın dört bir yanında muazzam bir LGBTİ+ düşmanlığı var. Şirketler çeşitlilik politikalarından vazgeçiyor, ülkeler peş peşe LGBTİ+ düşmanı kararnameler ve yasalar çıkarıyor. Kısa bir dönem, sermayenin bir bölümünün ‘LGBTİ+ kapsayıcı’ adımlar atması ise isteklerinden değil; LGBTİ+ hareketinin, kütle çekim kuvvetini andırır bir şekilde düşünürsek; önemli bir merkez kuvvete dönüşmesindendi. Ancak sistem çok hızlı bir şekilde bahsettiğiniz Holokost mantığına geri döndü. Holokost, uzun yıllar boyunca inşa edilen küresel LGBTİ+ karşıtı komplonun bir sonucuydu. Bir an değil, bir süreklilik hikayesiydi. Nitekim 2’nci Dünya Savaşı bitip Naziler yenildikten sonra LGBTİ+ olmayı suç addeden yasa değişmedi. Toplama kampları Batılı güçler tarafından ‘özgürleştirilirken’, eşcinseller bu sefer ‘sivil cezaevlerine’ konuldu.

Sorunuzdaki kapitalist sistemin mantığına ilişkin ‘çelişkili tablo’ yorumunuza -haliylepek katılamıyorum. Kapitalist sistem, her daim birden fazla ata oynayan, bir toplumsal hareket güçlendiğinde birden fazla yönetimi eşzamanlı olarak devreye sokan, bu yolla hem içini hem dışını kontrol edebilen bir muhteviyata sahip. Ve mesele ‘iyi LGBTİ+’ ‘kötü LGBTİ+’ meselesi değil. En fazla; tahammül etmek zorunda kaldığı,
gücü dolasıyla açıktan çatışmak yerine altını oyup ilk fırsatta boşa çıkarmak için komplolar kurduğu LGBTİ+ kişi veya örgütleri ile; tehdidin boyutunu az bulduğu için doğrudan silebildiği, sistemin dışına atabildiği yani sizin deyiminizle ‘kötü LGBTİ+’ dan bahsedebiliriz. Sermayenin yükselen ‘değeri’ Elon Musk’ın hikayesi tam da buna denk düşüyor. Bakmayın onun trans kızı üzerinden attığı palavralara; pusuya yatmış bir avcı gibi önce ‘tahammül ettiği’ LGBTİ+’lara ‘tahammül’ etmesine gerek olmadığında saldırganlaşan bir kapitalist erkekliğin prototipi ile karşı karşıyayız. Eşitlik fikrini bile kendisine tehdit gören bu kapitalistin intikamcı kampanyaları, sistemin nasıl işlediğini gözler önüne seren bir örnek.

‘Mabel Matiz – Karakol. Klibiyle birlikte lütfen,,,’

İçeride olmak her zaman izole olmak anlamına gelmiyor. Özellikle feminist ve LGBTİ+ hareketler, yıllar içinde cezaevindeki arkadaşlarını unutmayan, seslerini dışarı taşıyan güçlü ağlar kurdu. Cezaevindeyken bu dayanışma ağlarıyla ilişkiniz nasıldı? Örneğin son zamanlarda size en çok iyi gelen mektup ya da dayanışma örneği neydi?

Cezaevindeyken dayanışan, mektup yazan herkese çok teşekkürler. Koğuşta bana gelen mektup sayısı hep gündem oldu. Mektupların çoğunun bire bir tanımadığım kişilerden geldiğini anlatamadım bazen. Her mektup, paylaşım iyi hissettirdi. Ama özellikle kendisinin de cezaevi deneyimi olan, çocuğu LGBTİ+ olan ve onun için örgütlenen sevgili Evren’in tanışma hikayemizi ve o sıradaki hislerini anlattığı mektup bir tık duygusal anlar yaşattı. O mektup sanırım Kaos GL’de de yayınlanmış

LGBTİ+ hareketinin tarihi sadece baskıların değil; renkleriyle, pankartlarıyla, sloganlarıyla, aynı zamanda mizahın, dayanışmanın ve yaratıcılığın da tarihi diyebiliriz. Türkiye’de bu hafızanın korunması ve kuşaktan kuşağa aktarılması sizce neden önemli?

Çok uzağa gitmeye gerek yok; bu ülkede Onur Yürüyüşleri’nin polis şiddeti olmadan, özgürce yapılabildiğini hatırlayan kişi sayısı bile her geçen gün azalıyor. Şu an 20’lerinde olan aktivistlerin çoğu için Onur Yürüyüşü demek polis şiddeti demek maalesef. Bu hafızanın korunması kolektif kimlik açısından da yalnız olmadığımızı hissedebilmek açısından da önemli.

Baskının her türlüsüne rağmen LGBTİ+’lar bu coğrafyada da hep vardı ve var olacak. İçeride olduğu kadar dışarıda da varlık ve yaşam mücadelesi veren lubunyalara, her şeye rağmen “buradayız aşkım” diyenlere bir isyan, bir selam, bir şarkı gönderecek olsanız… ne olurdu?
Mabel Matiz-Karakol. Klibiyle birlikte lütfen…

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir