Dr. Taylan Doğaroğlu
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi
Bütün bu çabanın merkezine arıları koyduğumuzda, belki de sormamız gereken esas soru “Arılar neden
ölüyor?” değil; “Bunca sentetik ve kirlenmiş ortama rağmen nasıl hala hayattalar?” sorusudur. Belki de
umudu diri tutmamızı sağlayan şey tam olarak budur. Çünkü sistemdeki tüm yanlışlara rağmen hayata
kanatlarıyla tutunmaya çalışan bu güzel canlılar, biz doğru adımları atarsak uçmaya hazır olduklarını
usanmadan anlatmaya devam ediyor.

Arıcılık sadece bal ile taçlandırılan bir uğraşıdan daha fazlası, insanın doğa ile kurduğu ilişki biçiminin bir aynasıdır. Binlerce yıldır doğanın ritmini takip ederek, çiçeğin, böceğin ve diğer her şeyin dilinden anlayarak sürdürülen bir yaşam tarzıdır. En azından bir zamanlar böyleydi…
Arıcının doğaya olan yaklaşımı onun sabrını ve çevresine saygısını yansıtır. Bu sabır ve saygı ile yapılan arıcılık sadece arı ürünleri çıktısı sağlamaktan çok daha uzaklara ulaşabilir ve doğanın acı çeken yerlerine derman olabilecek etkiler yaratabilir. Ya da başka bir deyişle, arıcının doğa merkezli olmadığı, arıcılığı
sadece bir geçim kaynağı olarak gördüğü acımasız senaryoda ise, hastalanan, kaybolan ya da mutsuz yaşatılan arı kolonilerinin, daha geniş bir ifade ile hasta bir doğanın hazırlayıcılarından biri de arıcının ta kendisi olabilir. Dolayısıyla ekosistem üzerinde bu kadar güçlü etkiler yaratabilecek potansiyele sahip olan arıcılığın mevcut durumunun anlaşılması, üreticiden tüketiciye kadar sektörün tüm basamaklarında ekosistem odaklı yaklaşımların benimsenmesi ve her şeyden önce arıların anlattığı hikayeye kulak verilmesi hayati bir gerekliliktir.
Sağlıklı bir doğa ve besin döngüsü için vazgeçile-mez canlılar olan arılar ile arıcının ortak bir yaşam biçimi halinde ilerlemesi gereken doğal arıcılık aktivitesi maalesef günümüzde sömürü halini aldı. Üretim modelleri ile arıları adeta akvaryumlarda bakılan yapay üretim materyalleri haline getirdi.

Arıcılık sektörümüzdeki her bir olumsuzluğun
camdan bir duvar gibi arılarımızın etrafını kuşattığı bu yapay üretim ortamında arıların mutluluğa kanat çırpışları hep hüsranla sonuçlanırken, her şeye rağmen inatla yaşama çabalarına destek olmak yerine sadece ‘arılar ölüyor’ diye bağırmaktan başka ne yapıyoruz?
Doğadan koparılmış, dikkatlice bakılmadıkça görülemeyen camdan duvarlar arasına hapsedilmiş arı kovanlarımız bizlere akvaryumda bakılan o kırılgan balıklardan daha fazlasını verebilir mi? Doğanın canlıları türlü zorluklara hazırladığı doğal
seleksiyondan, doğal beslenmeden uzak, doğal davranışlardan uzak ve başına ‘doğal’ kelimesini
ekleyebileceğimiz tüm faydalı şeylerden uzak bir şekilde yaşamak zorunda bırakılan arılar bize doğal bal üretebilirler mi? Akvaryuma hapsedilmiş gibi yaşatılan arılar mutlu olabilirler mi? Elbette bir yerlerde bilinçli arıcılık yapan mutlu arıcıların
mutlu arıları da vardır ama onlar maalesef bütünün sadece küçücük bir parçasından öteye geçemiyor.

Monofloral üretim alanları ile arıların besin kaynaklarını kısıtlıyor, kontrolsüz ana arı üretimi ve satışıyla genetik varlığımızı baltalıyor, biyolojilerine uymayan besleme yöntemleriyle kolonileri zayıflatıyor ve arı doğasına uygun olmayan bakım teknikleri ile huzurlarını bozuyoruz. Tüm bunlar yetmezmiş gibi hastalanan arıları adına ‘ilaç’ dediğimiz ancak gerçekte zehir olan pestisitlerle kurtarmaya çalışarak kısır bir döngü içerisinde çırpınıp duruyoruz. Sonuçta kendi elimizle yarattığımız kırılgan arı kolonileri doğal sistemlerde savaşabildikleri düşmanları ile savaşamaz duruma geliyorlar. Hal böyle olunca, ne düşman olarak gördüğümüz arı zararlılarını ve hastalıklarını pestisitlerle kontrol edebiliyor, ne de arılarımızı ilaç sandığımız
ürünlerle ya da takviye gıdalarla kurtarabiliyoruz. Acaba çözümü yanlış yerde aradığımızı hiç düşünüyor muyuz?
Arı hastalıklarına çözüm olma vaadiyle üretilen yüzlerce ürünün marketlerde satıldığı bir dönemde neden halen hastalıklardan kurtulamıyoruz? Bu ürünler yetmezmiş gibi bir de kendi sihirli karışımlarımızı hazırladığımız, kovanlara korkutucu oranlarda uyguladığımız bu kadar çok kimyasalın ortasında neden halen hastalıklardan ve zararlılardan bahsediyoruz? Tüm bunların hiçbir kalıcı çözüm üretmediğini göremiyor muyuz? Uygulanan bu ilaçların kısa bir süre rahatlatıcı etkileri olduğunu kabul etmek gerekiyor ancak, hedef zararlılar üzerinde gelişen ve bir süre sonra kimyasalın etkisini azaltan direnç durumu gerçeğini de cebimize koymamız gerekiyor. Yani kullandığımız hiçbir kimyasal, arı zararlısı ve hastalık
etmenlerinin tamamını öldüremiyor ve hayatta kalan dirençli bireyler çok daha güçlü bir halde yine arılarımıza saldırıyorlar. Bu kadar kimyasalın bize yarattığı daha güçlü düşmanların yanında bir de arı ürünlerinde bıraktığı kalıntı sorunundan ve çevresel etkisinden bahsedersek konu muhtemelen çok daha can sıkıcı bir hal alacaktır. Sektörel sorunlarımızın en önemlilerinden biri olan bal fiyatlarının hak ettiği yere gelememesinde ballarımızdaki pestisit ve antibiyotik kalıntı sorununun acaba hiç etkisi yok mudur? Sanki biraz var gibi değil mi?
O sihirli değnek hiç gelmeyecek!
Kısa vadede faydalı gibi görünen uygulamaların zamanla beraberinde getirdiği yan etkileri görmezden gelerek, kendi elimizle hazırladığımız sevimsiz bir senaryonun tam ortasındayken hep bizi kurtaracak sihirli bir değnek bekleyip duruyoruz. Hatta çoğu zaman bu sihirli dokunuşu yapamadıkları için akademisyenlere ve konu ile ilgili yetkililere sinirlenip suçu başkalarında arıyoruz.Suyun olmadığı yerde balıkların yaşayamayacağı gerçeği kadar açık bir şekilde ortada duran sağlıksız bir çevrede sağlıklı arıcılık yapılamaz gerçeğini hiç önemsemiyoruz. Sonuçta aslında esas hastalık olan ‘bozulmuş bir doğa ve mutsuz arılar’ sorununu çözmeye odaklı yaklaşımlar yerine hep bu sorunun semptomları yani belirtileri gibi ortaya çıkan
ikincil problemlerle boğuşuyoruz.
Doğal süreçlerde arıların kolayca üstesinden gelebildikleri ancak günümüzde temel sorunmuş gibi görünen hastalık ve zararlılar ya da arıcıları etkileyen diğer problemler aslında esas hastalığın birer belirtileri gibi görülmelidir. Sigara içen ve öksürükten mustarip bir insana sadece öksürük kesici ilaçlar verilmesi nasıl altta yatan asıl sorunu çözemeyecek ve hastayı iyileştiremeyecekse, arıcılık sektöründe de temelde yatan gerçek problem çözülmedikçe şikayetler devam edecek, hatta muhtemelen çok daha güçlü başka düşmanlar ortaya çıkacaktır. Acilen çözülmesi gereken ‘sağlıksız bir çevre’ sorunu arıcılık sektörünün altını kazarken, düşmanın ekmeğine yağ sürer gibi yaptığımız yanlışlar hem daha sağlıksız bir çevreyi hazırlıyor hem de bir
umutla tutunduğumuz yanlış uygulamalara olan bağımlılığımızı artırıyor. Kısır bir döngü şeklinde ilerleyen bu durum çaresiz bir hale gelen arıcılarımızın panikle daha yanlış yollara sapmasına neden oluyor.
Taşıma kapasitesinin, yani bir ekosistemin sürdürülebilir bir şekilde destekleyebileceği maksimum canlı sayısının hiç hesaba katılmadığı arıcılık sektöründe, örneğin bin adet kovanı kaldırabilecek bir floraya on binlerce kovan taşınıyor.

Bu koşullarda arılardan verim bekleyen üreticiler, hayalini kurdukları verimi alamadıklarında ya da arıları hastalandığında suçu genelde verimsiz olduğunu düşündükleri arı hattına yani ana arıya,
tarlasını ilaçlayan çiftçiye, pahalı şekere ve daha birçok dış etkene yüklüyorlar. Elbette çevrede ilaçlanan bir bahçe olması, verimsiz bir ana arı ya da diğer etkenlerin tamamının bu başarısızlıkta çok önemli bir payı vardır. Ancak olumsuzluklarla baş edemeyecek hale getirilmiş arı kolonilerinin bu çıkmazı aşmalarını beklemek ne kadar doğrudur? Ya da bahçesini ilaçlayan bir çiftçiyi ilaca bağımlı kılan ve dönüp dolaşıp arıları öldüren bu uygulamaların aslında bir benzerini kendi elimizle kovanlarımıza taşıdığımızı göremiyor muyuz?
Arılara ihtiyaç duydukları sağlıklı besin kaynakları ve
temiz bir arıcılık modeli oturtulmadıkça imdadımıza
yine bu ortamlarda üretilip satışa sunulan verimsiz
ana arılar, konunun uzmanı olmayan sosyal medya
fenomenlerinin önerileri ya da kulaktan kulağa
yayılan arıcılık efsaneleri, içeriği ve yan etkileri
bilinmeden hazırlanan zehirler ve daha onlarca
sektörel çarpıklık koşuyor ve koşmaya devam edecek. Kurunun yanında yaşın yandığı gibi, tüm bu basamaklarda etrafına faydalı olan iyi niyetli ve
bilinçli kişiler de bu bozuk döngü arasında kaybolup giderken doğru bilgiye ulaşmak neredeyse imkansız hale geliyor.

Kaç kovanın var hemşerim?
Öte yandan arıcının ve arının yanında olan ve kısa vade yaklaşımların çözüm olmadığı arıcılık sorunlarımıza uzun vadede beklenen başarıyı getirecek olan ‘sürdürülebilir arıcılık yaklaşımı’ yerden yere vuruluyor. Güçlü ve sağlıklı yüz kovanla arıcılık yapan bir arıcının bin kovanla acımasızca arıcılık yapan bir arıcı yanında söz hakkı olmadığı sektörün saygı ölçütü ‘Kaç kovanın var?’ sorusu oldu. Bu soru tam da sektörün kalbinde yatan nitelikten ziyade nicelik yaklaşımının bir aynası gibidir.
Son zamanlarda sektörde farkındalık oluşturması amacıyla aktarılan ‘güçlü koloniler ile çalışın’ yaklaşımı da yanıltıcı bir noktaya evrildi. Kalabalık kolonilerin güçlü oldukları yönündeki yaygın yanlış düşünce arıcıyı ağzına kadar tıka basa arı ile dolu kovanlarla çalışmaya iterken, maalesef niteliksiz bir şekilde kalabalıklaşan
koloninin sorun yaşamaya açık bir hale gelmesine neden oluyor. Aslında bir kolonide farklı görevleri yapan arıların oranlarının koloninin ekonomik verimliliğini etkileyeceği gerçeği göz ardı ediliyor. Birçok durumda besin toplayan yaşlı tarlacı arıların sayıca az olduğu, kuluçka aktivitesinin ve yavru arıların sayıca çok daha
fazla olduğu yani tüketim faaliyetlerinin çok fazla olduğu kalabalık ama dinamik koloniler tatmin edecek miktarda bal biriktiremediklerinden dolayı hatalı bir yaklaşımla verimsiz olarak nitelendirilebiliyor. Birkaç hafta sonra çok verimli bir koloniye dönüşebilecek olan bu kovanın ana arısı verimsiz olarak değerlendirilip
değiştirilme yoluna gidilebiliyor. Oysa benzer şekilde verimsiz ana arıya sahip olan bir koloninin kuluçka aktivitesinin daha düşük olmasından dolayı yaşlı arı oranı artacağından dolayı bal biriktirme şansı artacaktır.
Bu durumdaki bir koloninin de verimli bir hat olarak görülmesi yanlış olacaktır. Bu noktada en doğru yaklaşım ‘kalabalık koloniler güçlüdür’ yaklaşımından uzaklaşarak, arı yaşının esas alındığı, nitelikli koloniler ile çalışılmasıdır. Planlanan arıcılık takvimine hiç beklenmedik etkilerle müdahale eden iklim krizinin hesaplanamayan etkileri, ‘gereğinden daha kalabalık’ olan güçlü kolonileri bir anda aşırı bakım ve
beslemeye muhtaç hale getirirken, ekonomik sıkıntılar yaşayan arıcının kolonilerini kaybetmesine neden olabiliyor. Aşırı kalabalık koloniler bir yandan çok iyi birer üretim materyali olabilirken diğer yandan kalabalık olmanın beraberinde getirdiği pahalı bir uyum bedelini de ödemek zorunda kalabiliyor.
Uyum bedeli
Doğada her kazanımın bir “uyum bedeli” vardır; hiçbir canlı bu bedeli ödemeden yeni bir özelliği sürdüremez. Arılardan beklediklerimizin de hem arı hem de biz insanlar için bir karşılığı bulunur. Bu bedelleri hesaba katmadan kurulan arıcılık modellerinin uzun vadede başarıya ulaşması zordur. Nektar akımının çok iyi olduğu yüzlerce kilometre uzaklardaki alanlara arıları taşımak ekonomik bir maliyet getirirken, arının da o alana adapte olması sırasında ödediği ağır bedeller ortaya çıkar. Kalabalık kolonilerin, hastalıklara dirençli arıların, çok bal toplayan hatların, az sokan uysal arıların, oğul vermeyen kolonilerin her zaman ödemesi gereken bir bedel vardır. Hep bal verimi yüksek diye peşinden koştuğumuz arı hatlarının daha kırılgan olmaları ve çok hastalanmalarının nedeni uyum bedeli olabilir mi? Arıyı anlamak onun kapasitesini anlamaktan geçer. Arıdan her yönüyle kusursuz bir canlıya dönüşmesini beklemek hem arıya haksızlık olacak hem de ona göstereceğimiz sabır ve saygıdan bizi uzaklaştıracaktır.
Arıcının hakkı arıcıya
Amacım arıcıyı eleştirmek ya da suçlamak değil aksine artık dizlerinin bağı çözülen dostlarımıza ve sektöre bir yol gösterebilmek. Ekonomik kaygıların ağırlığı altında yürütülen arıcılık faaliyetlerinin tamamen arıları ‘hoş tutma’ önceliğiyle yürütülmesini beklemek günümüz koşullarında çok ta akıllıca olmayacaktır. Zorlu ekonomik koşullar ve giderek bozulan bir ekosistemde üreticilerden arılarına hiç müdahale etmemelerini beklemek ya da tamamen kadim yöntemlere dönmelerini istemek elbette haksızlık olur. Ancak mevcut sistemle devam etmenin ileride çok daha ağır sonuçlar doğuracağı da apaçık ortadayken arıyı da arıcıyı da incitmeden sürdürülebilir bir modele geçişi nasıl mümkün kılacağız?
Ne eskisi ne de şimdiki…
Artık bambaşka bir bakış açısına ihtiyacımız var. Arıyla doğa arasındaki bağı koparan o görünmez camları kırma vakti geldi. Kirli bilgi akışından uzak, bilinçli üretici ve bilinçli tüketicinin birlikte var olduğu bir yaşam kurma zamanı. Üreticinin sektörel tuzaklara düşmediği, doğru zamanda doğru ve gerekli müdahaleler ile
arıların efendisi değil yol arkadaşı olduğu, biyolojinin dinamiklerinin sağlam temellere oturtulduğu bir arıcılık modeline geçiş için henüz geç kalmış sayılmayız. Bu geçişin ilk adımı olan doğa merkezli arıcılık yaklaşımına ilave olarak sürdürülebilir teknik arıcılık yöntemlerinin de detaylıca ele alındığı yazılara ve
eğitimlere çok ihtiyacımız var.
Bütün bu çabanın merkezine arıları koyduğumuzda, belki de sormamız gereken esas soru “Arılar neden ölüyor?” değil; “Bunca sentetik ve kirlenmiş ortama rağmen nasıl hala hayattalar?” sorusudur. Belki de umudu diri tutmamızı sağlayan şey tam olarak budur. Çünkü sistemdeki tüm yanlışlara rağmen hayata kanatlarıyla tutunmaya çalışan bu güzel canlılar, biz doğru adımları atarsak uçmaya hazır olduklarını usanmadan anlatmaya devam ediyorlar. Arının yaşama tutunma gücünün ve doğaya olan aşkının farkına vardığımızda ve mutlu arıların nasıl da zorlukların üstesinden geldiğini görebildiğimizde, sürdürülebilir arıcılığa geçiş için yapmamız gereken fedakarlıkların aslında o kadar da büyük olmadığını ve mutlu
arılarla verimli arıcılığın yan yana yürüyebileceğini daha net görebileceğiz…
