Arı; Vız Vız Vız

Öğr. Gör. Selim Martin

Dokuz Eylül Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü

“Gün ağarır ağarmaz, dışarıya ağaçtan yapılmış büyük bir sofra çıkardı; akik fincanı bal ile lacivert taşı fincanı ise tereyağı ile doldurdu.”

Gılgamış Destanı

Efendim, uzunca bir aradan sonra tekrar merhaba. Siz, hoş geldiniz; biz ise hoş bulduk! Bu sayıda konumuz arı ve arıcılık. Ancak arılar, binlerce yıldır hayatımızın o kadar içinde ki; dilimize, kültürümüze, içimize yerleşip resmen bizimle birlikte kaynamış gibiler. O yüzden, bu ‘değişik’ hayvanın neresinden tutsak, konu farklı farklı yerlere kolayca gidiveriyor.

Şimdi size, arı gibi çalışmayı mı anlatsam, arının konacağı çiçeği bilmesini mi? Ağzınıza bir parça bal mı çalsam, ağzında bal olanın kuyruğunda iğnesi olduğunu mu hatırlatsam? Yoksa, günümüz siyasetinin hayat felsefesi olan “Bal tutan parmağını yalar” sözünü, söylence dükkanımızın kapısına mı assam? Yok canım okur, yok. Biz yine bildiğimiz yoldan devam edelim ve arı kovanına şu çomağı, bir güzel sokuverelim. Bağlayın kemerleri kalkıyoruz; söylencemiz başlıyoor!

Efendim söze, 100 milyon yaşındaki kehribar içerisinde korunmuş arı ve peteklerden; Sülaleler Devrinde Mısır ülkesinin sembolü olan balarısından; Sümer tabletlerinde listelenen her bir ilacın reçetesinde istisnasız kendine yer bulan baldan; Hitit yasalarındaki bal ile ilgili suç ve cezalardan; arıların kovana sağ salim dönmesi için edilen kadim bir ‘Germen’ duasından ya da 19’uncu yüzyılda şehri

bir ‘Sanayi Devrimi’ merkezi haline getirmek için arı gibi çalışan Manchester sakinlerinden ve onların sembolü olan işçi arıdan bahsederek başlamaya gerek yok. Zira bu sayımızda, bunları ve nicesini içeren; arının, arıcılığın ve balın tarihinden örneklerle dolu, çok kıymetli yazılar olacaktır.

Ama durun, durun! Malum, arılar bitkileri tozlaştırarak doğayı canlı ve üretken kılar. Polenleri yayan bu arkadaşlar olmazsa gezegenimizde hayat kısa sürede yok olur. Biz en iyisi mi risk almayalım; şu ‘Germen’ duasının, en azından bir kısmını, içten bir şekilde okuyalım da arılar güvenle eve dönsün. Neme lazım!

Aman Tanrım, arı sürüsü burada!

Hadi uç artık hayvanım, gel.

Rabbin huzurunda, Tanrının korumasında,

sağlıklı bir şekilde eve dön.

Lorsch Arı Duası

Arı, üşür, yorulur; Mantis giderek daha ağırlaşır

Efendim, işimiz efsaneler, mitler. Biraz dikkatli baktığınızda hepsinin özünde, insanın binlerce yıl boyunca başına gelenleri yansıttığını görebilirsiniz. İnsanlar bu başlarına gelenleri, bazen “kör gözüne parmak”, bazen de “dilsizin dilinden ancak anası anlar” diyerek çeşitlendirmiş durmuş. Eh, biz de bu çeşniden, konumuza uygun olanları seçelim bakalım. Ancak bu sefer, en eskiden yeniye doğru gelmek yok. Elimizi daldırdık söylence kavanozuna; kuradan ne çıkarsa o!

Afrika’nın en eski topluluklarından birisi olan ve günümüzde hala avcı-toplayıcı bir yaşam süren San Halkının yaradılış miti, arı ile ilgili mitlerin en ilginçlerinden birisidir. Bir mantisin (peygamber devesi), cesur bir arı tarafından kurtarılmasını anlatan bu öykü, aynı zamanda, hem yaşamın kaynağı olarak ‘suyu’ kabul eden kültürlere hem de büyük tufan/sel efsanelerine birer örnek oluşturur.

Söylenceye göre, ilk tanrılar olan Alev ve Yağmur birleşerek dünyayı yaratır. Başlangıçta, her yer suyla kaplıyken, tanrılar Mantis’i yaşamın amacını bulmak için dünyaya gönderir. Mantis, bu amacın peşinde günler, geceler geçirir ve suyu aşmaya çalıştıkça bitkin düşer. Tam ölmek üzere iken bir arı onu yakalar ve çalkantılı suların üzerinde günlerce umutsuzca taşır. Arı, üşür, yorulur; Mantis giderek daha ağırlaşır, arı da bu yükün altında yavaşlar da yavaşlar. Nihayetinde, tam da kuru bir yer bulma umudunu yitirip batmaya başlarken, suda yüzen, yarı açık, büyük beyaz bir çiçek görür. Son bir gayretle güneşin ilk ışınlarına kadar dayanır ve Mantis’i çiçeğin kalbine yerleştirir. Ölmeden önce de bu tanrıların elçisi böceğin içine kendi tohumunu eker. Güneş yükselip de çiçeği ısıtınca Mantis uyanır ve orada, ısınan bedeninde, arının bıraktığı o tohumdan, ilk ‘San’ yani ilk insanı doğurur.

Bak sen şu işe sevgili okur; ne manidar bir doğum ne anlamlı bir efsane. İçinde yok, yok resmen.

Eh arı böyle enteresan efsanelere konu olur da arıcı olmaz mı? Buyurun Helen Mitolojisinin büyük öykülerinin arka fonunda kendi kendine seyreden, dikkatli bakmazsanız farkına bile varamayacağınız, ancak yine içine dünyaları sığdıran bir başka efsaneye gidelim.

Tanıştırayım efendim, kahramanımız, tarımda ve hayvancılıkta, özellikle de zeytincilik ve arıcılıkta Helenlerin bir numarası olan Aristaios.

Tanrı Apollon bildiğiniz gibi, ne zaman bir güzel görse işi gücü unutuyor. Irmak tanrı Peneus’un kızı, güzeller güzeli Kyrene’yi görünce de tanrımıza aynısı olup aklı başından uçarken, Kyrene’yi de tuttuğu gibi Libya’ya kaçıracak. Bu birleşmeden doğan Aristaios, bazı yazarlara göre ünlü bilgin Kentauros (at adam) Kheiron ve annesinin yoldaşları Nympha’lar (su perileri) tarafından, bazılarına göre ise ulu tanrıçalar Hera ve Gaia tarafından özenle büyütülüp yetiştirilecek. Eh, tarımda ve hayvancılıkta Aristaios’tan üstün kimse olmamasına şaşırmamak gerek!

Arı dedik, arıcı dedik, şimdi sıra geldi bala

Ünlü Romalı şair Vergilius, tarımsal konuları ele alan ‘Georgica’ adlı eserinde; dağ ve su perilerini kovalamaktan hoşlanan kahramanımızın bir gün Eurydike’yi de kovaladığını ve güzel perinin kaçarken ayağını sokan bir yılan yüzünden ölüler ülkesini boyladığını yazar.

Efendim, bu öykünün aslında, çalgısı vahşi hayvanları büyüleyen, ezgisiyle ölümü bile alt eden, Helen çağının en ünlü ozanlarından Orpheus’un ve uğruna peşinden ölüler ülkesine ineceği biricik eşi Eurydike’nin o muhteşem efsanesinin sadece alt metni olduğunu bir kenara bırakalım da böylesine büyük bir tragedyayı yaratan acıya neden olan Aristaios’a ne olacak ona odaklanalım.

Orpheus’un ezgileri ile acıya kesen tanrılar, Aristaios’u cezalandırmak için kovanlarına salgın gönderirler; arıların hepsi ölür. Yahu bu arılar size ne etti ey tanrılar? Arının ne suçu var?

Neyse ki uyanık ve iyi eğitimli kahramanımız, hemen bilgisi ile zekasını birleştirir ve soluğu Mısır’da alır. Orada, suların dibinde fok balıkları arasına karışıp saklanmış Deniz İhtiyarı kahin Proteus’u sımsıkı yakalayarak, bu işten nasıl sıyrılacağına dair kehanet ağzından dökülene kadar bırakmaz.

Efendim bulmak için bu kadar uğraşılan çözümün aslında çok basit bir iş olduğunu duyunca şaşırmayın. Tanrıların işi böyledir. Onlar insanın aklıyla dalga geçmeyi, gururuyla oynamayı sever. Aristaios, tanrıların lanetinden kurtulmak için dört boğa ile dört düve kurban eder; o kadar. Kehanete göre, başka bir şey yapmasına gerek yoktur. Dokuz gün sonra etler çürüyüp de kokmaya başlayınca, leşlerden binlerce arı çıkar. Sorun çözüldü, bitti.

Arı dedik, arıcı dedik, şimdi sıra geldi bala. İşçisi, tasarımcısı böyle olunca, ortaya çıkan ürün de bir başka olacak tabii.

Helen mitolojisinde bal deyince, akla ilk olarak tanrıların yiyeceği olan Ambrosia gelir. Adı ‘ölümsüz’ anlamına gelen bu yiyecek, efsanelerde, birçok çiçek özlerinin katıldığı bir çeşit bal olarak tarif edilir. Ambrosia ile beslenen tanrılar yaralanmaz olurlar. Bu büyülü bal, insanlara verilince de onlara gençlik, mutluluk ve ölümsüzlük sağlar.

Tanrısal olanı bir tarafa, normal bal bile Helen mitolojisinde çok önemli bir yer işgal eder. Söylencelerin ya da yazılı metinlerin içinde, bal ile ilgili öyle uzun uzun öyküler aramaya gerek yok; sadece adının geçtiği yerlere baksak yeter.

Koşmak ne güzel, dağlarda Bakkhos alaylarının ardından!

Sarılıp gezmek benekli ceylan postuna, serilip yatmak toprağa! Yakalayıp boğazlamak yaban tekelerini.

Kanlarını içmek, çiğ çiğ yemek etlerini!

Euhoi! diye bağırınca Bromios, atılmak Lydia’nın, Phrygia’nın dağlarına!

O zaman yeryüzünde derelerde süt akar, derelerde şarap akar, bal akar;

Euripides – Bakhhalar

…”Kuzey rüzgarı hızlı gemine kılavuzluk edecek, ama bir kez Okeanos Irmağı’nı geçince, gemini karanlık kıyıya çekmeli ve yeraltına tek başına inmelisin. İki ırmağın üçüncüsüyle karıştığı yerde bir çukur aç ve oraya önce süt, sonra bal, sonra şarap, en son da su dökerek ölüleri onurlandır. Dua ettikten sonra bir koç, bir de kara dişi koyun kurban et. Başlarını ölülerin karanlık yerine çevir, ama sen arkanı dön ve yüzün ırmaklara doğru olsun”…

…”Hades ülkesinin kapılarına varır Odysseus ve orada Kirke’nin buyruğuna uyarak bir çukur kazar, içine ballı süt, tatlı şarap, su ve un döker ve kurbanlar kesip kanlarını çukura damlatır, işte o sırada ölülerin ruhları büyük bir kalabalık halinde kan içmeye gelirler”… Homeros – Odys seia

Durun bir dakika, yeni gelişmeler var

Yukarıdaki satırlarda gördüğünüz gibi sevgili okur; ister yaşayanlar için mükemmel bir dünyanın tanımında, ister ölüler ülkesinin sakinlerine kısa bir süreliğine can vermeye yarayan büyülerin yapımında olsun; bal, her zaman listenin ön sırasında kendine yer bulur.

Arının, arıcının ve balın başrol oynadığı bu öyküleri çoğaltmak mümkün. Ancak şimdi odak noktamızı değiştirelim; dünyanın bir dengesi olduğunu ve bu dengenin korunması için üzerinde yaşayan her bir canlının rolünün de vazgeçilmez olduğunu gösteren bir efsane ile üstelik o efsaneye canlı yayınla bağlanarak, bu sayıdaki yazımıza noktayı koyuverelim.

Şimdi bir son dakika gelişmesi için gözlerimizi Hitit ülkesi başkentine çeviriyoruz sevgili okur; anladığımıza göre, Fırtına Tanrısının oğlu Telepinu evden kaçmış! Söylentiler, genç tanrıyı neyin kızdırdığını tam olarak aktaramasa da Telepinu’nun evi hızla terk ederken ayakkabılarını ters giymesi, tanrının öfkesi, telaşı ve şaşkınlığını adeta gözler önüne seriyor. Üstelik onun kaçmasıyla, ülkede büyük bir kaos yaşandığı, sistemin çökme noktasına geldiği konuşuluyor. Biz olan biteni ilk elden duymak için hemen muhabirimize bağlanıp soralım.

Merhaba Lāpanuwa, oldukça yoğun bir süreç yaşanıyor orada. Bize tam olarak neler olduğunu anlatabilir misin?

“Sis pencereleri kapladı, evi duman kapladı. Ocaktaki kütükler sıkışıp boğuldu, ağıldaki koyunlar bunalarak sıkışıp boğuldu. Koyun kuzusunu reddetti. İnek buzağısını reddetti. Telepinu da çekip gitti. Hububat ve hayvanların, bolluk ve gelişme zenginliğini, bozkır ve verimsiz çayıra döndürdü. Telepinu da şikayet edip mırıldanarak ormanın içlerine doğru çekip gitti. Ülkede kıtlık baş göstersin diye otlaklar, pınarlar kurudu. Arpa ve buğday yetişmez oldu, inek, koyun ve kadınlar hamile kalamaz oldu, hamileler doğuramadı. İnsanlar ve tanrılar açlıktan ölüyordu.”

“Bu kuraklığa çare olur diye, büyük Güneş Tanrısı bir ziyafet vermek için festival düzenledi ve bin tanrıyı davet etti. Yediler ama doymadılar, içtiler ama kanmadılar, susuzlukları geçmedi. Fırtına Tanrısı ülkede olan bu kuraklığın sebebinin oğlu Telepinu olduğunu hatırlayarak: Oğlum Telepinu burada değil, o öfkelendi, çekip gitti ve iyi olan her şeyi beraberinde götürdü der. Bunun üzerine büyük ve küçük tanrılar Telepinu’yu aramaya koyuldu. Tepelerde ve geniş vadilerde oradan oraya dolaştılar. Gölleri ve ırmakları geçtiler. Ancak onu bulamadılar.

Peki bundan sonra neler yapılabileceğine dair bir şey duydun mu? Tanrıların başka planları olmalı mutlaka.

Valla sevgili Tuppalas; öfke ile evini terk eden genç tanrıyı bulmak elbette kolay olmayacak. Yıkmanın kolay ama onarmanın ne kadar da zor olduğunu tüm tanrılar anlamıştır sanırım. Durun, durun bir dakika, yeni gelişmeler var:

“Güneş Tanrısı hızlı kartalı gönderdi ve dedi ki: Git dağları, ovaları ve derin koyu mavi suları ara. Kartal gitti ama onu bulamadı. Kartal çok uzakları ve çok geniş bir alanı araştırdı, fakat Telepinu’yu bulamadı. En sonunda güneş tanrısına döndü ve “Telepinu’yu aradım. Yüksek dağların üzerine süzülerek yükseldim, derin vadilerin içine daldım ve denizin mavi dalgalarının üzerinden adeta sıyırırcasına geçtim. Yüce tanrı Telepinu’nun izini bulamadım!” dedi.

Demek kartal bile genç tanrıyı bulamamış. Sevgili Lāpanuwa, bu gelişmelerin ışığında, sizi orada zor günler bekliyor gibi…

Evet Tuppalas; burası gerçekten çok karıştı. Yukarıdan gelen duyumlara göre, Fırtına Tanrısı kendi babasına gidip, oğlunu kimin bu kadar gücendirdiğini- bulmasını istemiş. Babası da bağırarak, “onu kızdıran senden başkası değil, sorumlusu sensin” diyerek, Fırtına Tanrısını bir güzel azarlamış. Bunun üzerine Fırtına Tanrısı oğlunu aramak için yollara düşmüş, şehirlerin kapılarını zorlaya zorlaya açtırmış ama nafile, Telepinu’yu hiçbir yerde bulamamış.

Peki, şimdi ne olacak sence?

Fırtına Tanrısının, Ula Ana Tanrıça Hannahanna’ya dert yanmaya gittiği söyleniyor. Büyük ve küçük tanrılar; ulu kartal ve hatta Fırtına Tanrısının bizzat dört bir yana saldığı fırtınalar, rüzgarlar bile bu derde çare olamamışken; emekli bir ihtiyardan çözüm beklemek! … Ne bileyim sevgili Tuppalas; bana çok mantıklı gelmiyor. Bir dakika… Evet. Şimdi tüm muhabirler Ana Tanrıçanın tapınağına doğru koşuyor. Sanırım bir basın açıklaması olacak. Biz de hemen oraya gidiyoruz.

“Sakin ol ve sakın korkma Fırtına Tanrısı, eğer bu senin hatansa ben düzelteceğim. Eğer hata senin değilse, yine de düzelteceğim. Sakinleş. Ben onu sana getireceğim. Haydi şimdi git ve bana arıyı getir, Telepinu’yu o arayacak.”

Açıklamayı duydunuz değil mi sayın Tuppalas; bu ihtiyar ana resmen bunamış. Önerdiği çözüme bak! Bir de Fırtına Tanrısına sakinleşmesini söylüyor. Gerçekten duyduklarıma inanmakta zorluk çekiyorum. Bu açıklama ile birlikte tapınağın içi de karışmış. Tanrılar; “Bu resmen bir hakaret, bizim bile bulamadığımız Telepinu’yu, ufacık kanatlarıyla bu bücür mü bulacak”, diye bağırıyorlarmış. Ancak hepimiz,ihtiyarın ne kadar inatçı olduğunu biliyoruz. Ulu Ana, bu bağrışlara aldırmaz, ne yapar eder, o arıyı gönderir. Şimdilik Hattušaš’tan aktaracaklarım bu kadar. Sevgili Tuppalas, sözü merkez stüdyoya, sana bırakıyorum.

Evet sayın seyirciler. Hitit ülkesinde olan biteni, tarafsız yayıncılık (?) anlayışımızla, üstelik yerinden canlı olarak sizlere aktardık. Şimdi kısa bir reklam arası vereceğiz. Reklamların ardından yine sizlerleyiz.

“Annaš Tarhuili: Tüm imparatorluğa tahıl, bakliyat ve temel gıda malzemeleri tedarik eden, hububat depolama ve dağıtımında bir marka olan Anna’nın Bereketli Tahılları; çetin geçen bu soğuk kış günlerinde dahi sofranıza gücü getiriyor. Annaš Tarhuili: Büyük Kral’ın Topraklarından gelen bereket ve güvenin mührü. Tadına bakın, sofralarınız eksik kalmasın.”

Arı kentten ayrıldı, her yerde Telepinu’yu aradı

Sevgili seyirciler, Tešub TV haber bülteni devam ediyor. Bir son dakika gelişmesi için yine Hattušaš’a, muhabirimize bağlanıyoruz. Sendeyiz Lāpanuwa.

Evet Tuppalas, şaşkınlık içindeyim. Öyle ki, ne diyeceğimi bilemiyorum. En iyisi mi öncelikle sizden ve seyircilerimizden özür dileyerek başlayayım. AnaTanrıçamızı hafife almışız. Ulu Anamız, binlerce yıllık tecrübesini konuşturarak adeta hepimize bir ders verdi. Eh, biz ölümlüler hata yapacağız, ulular da bizi affedecek; onların gönlü yüce değil mi? Neyse lafı uzatmadan, hemen elime ulaşan notları size okuyayım:

Arı kentten ayrıldı ve her yerde Telepinu’yu aradı. Akıntılı nehirleri ve uğultulu kaynakları araştırdı. Sıra sıra tepeleri, engebeli dağları, kurak düzlükleri ve yaprakları olmayan ağaçlıkları dolaştı. Çok uzun süren yolculuk, gerçekten büyük bir gayretti ve arı uçarken gövdesindeki bal ve balmumunu tüketmeye başladı. Sonunda Telepinu’yu ağaçların arasında bir çayırda uzanmış uyur bir halde buldu. Ellerini ve ayaklarını soktu ve sonunda Telepinu’yu derin uykusundan uyandırdı, çayırda uyuyarak ne yaptığını sordu.

Sevgili seyirciler; ummadık taş, baş yarar der atalarımız. Ne kadar doğru bir söz olduğunu görüyoruz. Elimdeki notları okumaya devam ediyorum:

“Çok kızgınım dedi Telepinu; ben uyumaya ve kızgınlığımı yatıştırmaya çalışırken siz niçin beni konuşmaya zorluyorsunuz? Telepinu ayağa kalkar kalkmaz, arı, gözlerine ve ayaklarına bir parça balmumu sürdü ve onu arındırdı. Ancak Telepinu evine dönerken yine heyecanlandı ve telaşa geldi. İnsan neslini, öküzleri ve koyunları yok etmeye başladı. Şimşekler çakıyor ve gök gürlüyordu. Aşağıda kapkaranlık dünya tam bir karmaşa içindeydi. Tanrılar, kartalın üzerinde Telepinu’nun geldiğini gördüler. Onun öfkesini yatıştırmayı bildiler; gazabını yumuşatıp, hiddetini azaltıp, taşkınlığını dizginlemeyi bildiler.”

Evet sayın seyirciler, bendeki notlar bu kadar ancak Telepinu’nun şu anda şehre girdiğini öğrendik. Hemen, Drone kameramanımız Armaššaš tarafından çekilen canlı görüntülerle sizi baş başa bırakıyoruz. Gökyüzü Kayıtçısı, görüntüleri eş zamanlı yorumlayacak.

“Telepinu tapınağına döndü. Ülkesini düşünmeye başladı. Pencerenin önündeki tozu, bulutu dağıttı, evin üzerindeki dumanı dağıttı. Tanrıların sunakları hazırlandı. Ocaktaki korların tutuşmasına izin verdi; koyunların ağıldan, öküzlerin ahırdan çıkmasına izin verdi. Ana yavrusuna, koyun kuzusuna, inek buzağısına kavuştu. Bu defa kral ve kraliçeyi düşündü. Onlara ilerisi için güç, sağlık ve hayat bahşetti.”

Evet, sevgili seyirciler. Kentten yükselen alkış sesleri sizlere kadar geliyor sanırım. Halk bir yandan ‘Telepinu’ diye haykırırken, bir yandan da Arı; Vız Vız Vız, diye bağırıyor. Tabii Ana Tanrıçanın tapınağının, önüne bırakılan adaklardan adeta görünmez olduğunu da söylemek gerekir. Halkımız, her zaman olduğu gibi, kime şükredeceğini iyi biliyor.

Böyle birlik oldukça, bizi kimsenin yıkamayacağını, tüm dünyaya bir kez daha gösterdik sanırım. Umarım bu görüntülerden, o Ramses denilen firavun da gerekli dersi çıkartır. Benim aktaracaklarım bu kadar. Büyük ve güçlü Hattušaš’dan hepinize sevgiler, saygılar.

Teşekkürler Lāpanuwa. Evet sevgili seyirciler, en gerçek ve doğru haberler, her zaman olduğu gibi yine Tešub TV ekranlarından sizlere ulaştı. Muhabirimizin söylediği gibi, bizi asla yıkamazlar; ancak şimdi millet olarak bize düşen görevleri yerine getirme zamanı. Herkesi Telepinu’nun tapınağına davet ediyorum. Tapınağın önüne, üzerinde bir koyun postu asılı olan bir direk dikelim. Bu post; tohumları, şarapları, semiz sığırları ve koyunları, meyve kokuları ile dolu hafif rüzgarları ve birbirini izleyen sağlıklı kuşakları, yani ülkemizin bolluğunu ve bereketini simgelesin.

“Palaš Hititi/Hititlerin Sözü” haber bültenimiz burada son buluyor. İmparatorluğun en güvenilir haber kaynağı Tešub TV’den hepinize sevgi ve saygılar. Nindaš Dušk-izzi! Yani, Ekmek Keyif Versin!

Ancak tabii ki bizden ayrılmamanızı önemle rica ederiz, çünkü kısa bir reklam arasının ardından ‘Hattušaš’ın Duvarları’ yeni bölümü ile karşınızda olacak. Genç Prens ile Kudretli Kraliçe arasındaki gerilim tırmanacak mı; Ramses’in casusunun kimliği ifşa olacak mı, Seha Irmak Ülkesinden gelen güzel prenses, yakışıklı prensimizin aklını karıştıracak mı? Bu ve daha çok sorunun cevabı yeni bölümde sizleri bekliyor. Üstelik kulağıma gelen dedikodulara göre; tahtın gölgesinde kimin ihanet ettiğini, bu gece göreceğiz. Sakın kaçırmayın. Şimdi reklamlar:

“Annaš Tarhuili: Büyük Kral’ın Topraklarından gelen bereket ve güvenin mührü. Sofranız hiç boş kalmasın, hep tok olun” …

Söylencemiz sürecek. Viya böyle!

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir