Nuray Pehlivan
Antik Çağ’ın en önemli rotalarının kıyılarımızdan geçtiğini söyleyen Arkeolog Dr. Mehmet Bezdan,
“Dünya denizcilik tarihi yazılırken Türkiye kıyıları olmadan dünya denizcilik tarihini yazamazsınız” diyor.

Denizler, tarih boyunca insanlar için hem bir ulaşım aracı hem de ticaretin ve savaşların merkezi oldu. Her dalgasında bir tarih, her kıyısında bir medeniyet sakladı. Denizler, binlerce yıl süren bir yolculuğun izlerini taşırken, batıklar da denizlerin dalgaları arasında kaybolmuş olan geçmişin izlerini barındırdı. Her batık, bir dönemin, bir halkın, bir ticaret yolunun ya da bir deniz savaşının izlerini taşıyor. Tarihi ve kültürel mirasımızı anlamamıza yardımcı olan batıklar, aynı zamanda denizcilik tarihinin gelişimini, eski deniz yollarını, ticaret ağlarını ortaya koyarak geçmişe ışık tutuyor.
Günümüzde sualtı arkeologları batıkları bulma konusunda hangi yöntemleri kullanıyor? Eserler batıklardan çıkarıldıktan sonra nasıl bir işlemden geçiyor? Süngercilerin sualtı arkeolojisiyle ilişkileri nedir?
Dünyanın bilinen en eski batığı Türkiye kıyılarında mı? Sualtı arkeolojisi ve denizcilik tarihine dair yaptığı çalışmalarıyla bilinen Arkeolog Dr. Mehmet Bezdan sorularımızı cevapladı.
‘Karadan farklı olarak üç
boyutlu bir dünya mevcut’
Batıkların yerini tespit etmek sualtı arkeolojisindeki en önemli ve heyecan verici süreçlerden biri olmalı. Araştırmacılar batıkları bulma konusunda hangi yöntem ve teknolojileri kullanıyor?
Arkeolojinin suyun altına inmesi 1960’lı yıllar. Dolayısıyla oldukça genç bir bilimsel disiplinden bahsediyoruz.
Genç olmasına karşın başta 1960 yılında tüm dünyada sualtı arkeolojisinin öncüsü kabul edilen George F. Bass ve arkadaşlarının başlattığı çalışmalar ve ardından gelen meslektaşlarımız tarafından hep daha ileriye taşındı. İlk yıllarda arkeolojinin tüm prensiplerinin sualtında da uygulanması ana amaçtı. Zira arkeolojideki en önemli konuların başında doğru belgeleme geliyor. Gelişen teknolojiyle birlikte adım adım amaçlara ulaşıldı. Karada çalışan meslektaşlarımız nasıl yüzey araştırmaları gerçekleştiriyor ve belgeleme çalışmaları yapıyorsa sualtı çalışmalarında da aynı şekilde yüzey araştırmaları ve belgeleme çalışmaları yapılıyor.
Burada iki yöntem önem çıkıyor. Öncelikle tüplü dalış yapılabilecek derinliklerde araştırma yapılıyorsa
arkeologlar bu araştırmalarda yer alıyor. Doğru bir planlama ile ikişerli ekipler seçilen alanı söz konusu
yerin büyüklüğü ile orantılı olarak kısa ya da uzun süreçlerde araştırıyor. Burada karadan farklı olarak
üç boyutlu bir dünya mevcut. Sabit bir derinlikte durarak tüm alana hâkim olmanız mümkün değil. Dolayısıyla zaman zaman derinlere inmek, zaman zaman bakış açışınızı değiştirmek durumundasınız. Bu nedenle uzmanlık gerektiren bir çalışma. Daha derin sularda ise teknolojinin imkanlarından yararlanılarak uzaktan kumandalı sualtı aracı (ROV) ve sonar kullanılarak birkaç kilometreye kadar denizin derinliklerinde batıklar keşfedilebiliyor. Karadeniz’de suyun 1 km altında bulunan batıklar buna güzel bir örnek. Tabii bir de geleneksel yöntemler var. Süngerciler ve balıkçılardan alınan bilgiler…

‘Arkeoloji ilk kez Anadolu
kıyılarında suyun altına indi’
Süngerciler deyince aklımıza Bodrum geliyor. Peki, süngercilerin sualtı arkeolojisiyle ilişkileri nedir?
Aslına bakarsanız sualtı arkeolojisinin başlangıcını Anadolu ve hatta Akdeniz’in hemen her noktasında süngercilere borçluyuz. Bahsettiğimiz tarihler 1950 ve 60’lar. Dolayısıyla tüplü dalışın hemen hemen emekleme aşamasında olduğu, henüz bir önceki sistem olan yüzeyden gelen havanın ağır ve hantal dalgıç başlıkları ve ekipmanlarıyla kullanıldığı dönem. Halikarnas Balıkçısı’nın eşsiz kaleminden okuruz bu kişileri ve onların zor, tehlikeli dalışlarını, hayatlarını. Gerçekten de öyledir. Bu ekipmanlarla dalmak oldukça zordur. Süngerciler dalabildikleri derinliklerde öylesine uzun süreler geçirirler ki bugün modern teknoloji ile elde ettiğimiz sualtı verilerini o gün için onlar ellerinde tutuyordu. Bir sezonda yüzlerce saat denizin altında kalan bu kişiler nerede ne var biliyorlardı.
Nitekim tarihler 1959 yılını gösterdiğinde serbest gazeteci Peter Throckmorton ve ülkemizin ilk sualtı
fotoğrafçısı olan Mustafa Kapkın bir çalışma yapmaya başlar. Amaçları süngercilerin hayatlarını kaleme almaktır. Bu yazı dizisi için Bodrum’a giderler. Bu araştırma sırasında Bodrumlu bir süngerci olan
Kemal Aras onlara bir batığın yerini gösterir. Bunun, Tunç Çağı’na ait çok önemli bir batık olduğu anlaşılır. Daha sonra Gelidonya batığı olarak anılacaktır ve dünyanın o gün için bilinen en eski batığıdır. Dahası
1960 yılında George Bass ve aralarında Peter Throckmorton’ın da bulunduğu ekip bir araya gelince
arkeoloji ilk kez bilimsel olarak Türkiye kıyılarında suyun altına iner. İşte o günden itibaren süngerciler
ve balıkçılar bu alanda çalışan arkeologlara yardım ederek suyun altındaki hafızalarını bizlere aktarıyor.
Bu suların tarihi, bu güzel insanlara çok şey borçlu.

‘Sıcak denizlerde yaşayan bir
kurt ahşapları yiyor’
Savaş gemilerini geride kalmış izlerde daha çok görüyor gibiyiz ama batıklar açısından baktığımızda ticari teknelerin sayısı daha çok görünüyor. Bu daha fazla battıklarından dolayı mı? Yoksa savaş gemisi ve ticari gemi ayırımı çok daha sonra mı ortaya çıktı?

Antik Çağ için konuşuyorsak bu dönemin gemi yapım malzemesi malumunuz ahşap. Yine Antik Çağ gemilerinden kalan veriler üzerinden bakarsak evet, dediğiniz gibi daha çok ticaret teknesine ulaşıyoruz. Bunun nedeni ise bir canlı… Teredo Navalis ismindeki bir kurt sıcak denizlerde yaşıyor ve ahşapları yiyor. Akdeniz’de çalışan arkeologların kuzey denizlerindeki gibi sağlam hatta hiç bozulmamış gemi gövdelerine ulaşamamasının nedeni bu canlı. Elbette istisnalar var. Bir anda gelen bir fırtına ile batan ve üzeri kapanan bir gemi zemin altında ise korunmuş şekilde bulunabilir. Ama bu Akdeniz’de oldukça nadir yaşanan bir olay.
Ayrıca ticaret teknelerinde bulunan kargo, gemi battıktan sonra üstünde bulunduğu ahşap kısmı kapatıyor ve deyim yerindeyse onu koruma altına alıyor. İşte bu nedenle ticaret teknelerinde ahşap bölümlere ulaşabiliyoruz. Ama savaş gemilerinde erzak dışında taşınan bir kargo olmadığı için gövdeye ait ahşaplara ulaşmak çok ama çok zor. Bu noktada özellikle Batı Akdeniz’de yapılan birbirinden değerli çalışmalar var. Bu çalışmalarda Antik Çağ savaş gemilerine ait derin sularda birçok mahmuz bulundu ve belgelendi. Mahmuz, Antik Çağ savaş gemilerinin en önemli silahlarından bir tanesi. Geminin önündeki bu parça ile düşman gemiye çarpıyor ve saf dışı bırakılıyordu. Özetleyecek olursak ticaret teknelerinde büyük bir kargo ve altındaki ahşap bölüme ulaşabilirken, savaş gemilerinde ise sadece geminin mahmuzuna ve çok şanslıysak gemideki savaşçılara ait metal ekipmanlara ulaşabiliriz.
‘Gece-gündüz sıcaklık değişiminden
daha fazla etkileniyorlar’
Batıklardan çıkarılan eserlerin korunması sualtı arkeolojisinin en önemli aşamalarından biri olmalı.
Eserler batıklardan çıkarıldıktan sonra nasıl bir işlemden geçiyor?

Bu meşakkatli bir süreç. Titiz bir şekilde yapılırsa eserlerin bir sonraki süreçte çok daha sağlıklı şekilde müzede sergilenmesi mümkün oluyor. Burada yüzlerce yıl tuzlu suya doymuş eser kademeli şekilde, kabaca 4 aşamada tuzdan arındırılıyor. Bu arındırma işlemi kademeli olarak tatlı su oranının arttırıldığı havuzlarda gerçekleştiriliyor. Sonunda kazının bağlı olduğu müzeye teslim edildiğinde deyim yerindeyse üzerinde çalışılmasına hazır bir noktaya geliyor. Ardından bu konuda çok değerli uzmanlarımıza teslim ediyoruz eserleri ki bu noktada ülkemizde çok değerli uzmanların var olduğunu söylemek gerek. Tabii bu süreç dışında müzelerin iklimlendirme kapasiteleri de çok önemli. Zira karada bulunan eserlere göre çok daha yorgun olan
bu eserler gece-gündüz sıcaklık değişiminden çok daha fazla etkileniyor. Bu nedenle sergilendikleri salonlarda ve depolarda da korunma işlemleri iklimlendirme çalışmasıyla devam ediyor.
‘Antik Çağ’ın en önemli rotaları
kıyılarımızdan geçiyor’
Az önce Gelidonya batığının hikayesini anlattınız. Bu bağlamda dünyanın bilinen en eski batığı Türkiye
kıyılarında diyebilir miyiz?
Dünyanın en eski batıkları demek çok daha doğru olacaktır. Gelidonya batığıyla ilk kez bilimsel olarak
arkeolojinin tüm yöntemleri suyun altında uygulandı. İlk bilimsel sualtı kazısı Gelidonya olarak kabul görür. Ardından 1983 yılında keşfedilen ve aralıksız olarak 11 sezon boyunca kazılan Uluburun batığı geliyor.
Dünyanın birçok önemli yayınına konu olan Uluburun, bir batığın nasıl kazılması gerektiği, eğer iyi bir kazı
çalışması yapılırsa neler öğrenebileceğimizi anlatan adeta geçmişle bağ kurabileceğimiz bir link. Her
açıdan çok değerli bir çalışma ve batık. Uluburun yıllarca dünyanın bilinen en eski batığı olarak anıldı.
Ne şanslı bir coğrafyadayız ki yakın zamanda yeni bir batığımız oldu. Kumluca Orta Tunç Çağı Batığı olarak adlandırılan batık, dünyanın en eski batığı olarak duyuruldu ve kazı çalışmaları devam ediyor. Tüm bu
verilere bakınca Antik Çağ’ın en önemli rotalarının kıyılarımızdan geçtiğini söylemek mümkün. Dünya
denizcilik tarihi yazılırken Türkiye kıyıları olmadan dünya denizcilik tarihini yazamazsınız.

‘Her yüzyıldan batıklara sahibiz’
Söylediklerinizden Türkiye’nin sualtı arkeolojisi açısından benzersiz bir konuma sahip olduğu anlaşılıyor. Peki, bu iddianızı destekleyen nedenler neler?
Bu sorunun cevabı çok açık. MÖ 3600 tarihinden günümüze, hemen her döneme ait batıklar bizim sularımızda mevcut. Sadece biraz önce altını çizdiğim en eski batıklar değil, aynı zamanda bir taşıt olarak geminin gerek yapısal gerek inşa yöntemleri açısından tüm değişimlerine bakarak söylüyorum bunu. Tüm
bu değişimler kıyılarımızdaki batıklarla aydınlanıyor. Zira hemen her dönem ve değişiklik için kıyılarımızda
örneklerimiz mevcut.
Aynı zamanda denizcilik tarihi adına çok özel örneklere sahibiz. Bakınız Uluburun, bakınız Yenikapı
Batıkları, bakınız Deniz Müzesi’nde sergilenen orijinal haliyle korunmuş dünyanın en eski gemisi. Bu ve
daha nice özel hikayesi olan gemi var. Tabii bunların yanında bildiğimiz ve araştırılmayı bekleyenler de…
Sonuç olarak MÖ 3600’lerden Çanakkale Savaşı’na dek hemen her yüzyıldan ve farklı gemi yapım yönteminden batıklara sahibiz. Bu batıklar hem denizcilik tarihini hem de tarih yazımını aydınlatan taşıtlar.
‘İstanbul’da yaşayanlar bu
eşsiz gemiyi mutlaka görmeli’
Peki, bahsettiğiniz bu batığın önemi ve tarihsel bağlamı üzerine neler söylersiniz?
Maalesef çok fazla bilinmeyen bir gemi, bir değer. Konunun ilgilileri dışında pek bilinmiyor. Ama oldukça önemli olduğunu biliyoruz. Bu kürekli geminin yani çektirinin hangi Osmanlı padişahı tarafından
ne zaman ve ne amaçla yaptırıldığı, günümüze dek nasıl korunmuş olduğunu bilmiyoruz. Radyokarbon
ve dendrokronoloji gibi değişik bilimsel yöntemlerle geminin tarihi tespit edilmeye çalışıldı. Tabii bu
yöntemlerle ancak yaklaşık yaş tayin etmek mümkün. Sonuçlara göre, tarihi kadırga orijinal haliyle
korunmuş dünyanın en eski gemisi. Gemi çoğunlukla Sultan IV. Mehmet’e (1648-1687) atfediliyor. Geminin
üzerindeki süslemeler, bezemeler, ahşap oyma sanatı görülmeye değer. İstanbul’da yaşayanlar ya da
İstanbul seyahati olanların bu eşsiz gemiyi mutlaka görmesini öneririm.
‘Sualtı arkeolojisinin de
başlangıcına şahit olan bir yapı’
Sualtı buluntuları ile ilgili öne çıkan başka hangi müze ve eserlerin görülmesini önerirsiniz?
Bu çok uzun ve başlı başına bir söyleşi konusu fakat bir kalemde mutlaka görülmesi gerekenler Bodrum
Sualtı Arkeoloji Müzesi.
Bildiğiniz üzere yakın zamanda Avrupa Müze Forumu tarafından 2025 yılı Avrupa Yılın Müzesi olmaya aday
gösterildi. Hem müzecilik hem sergileme hem de barındırdığı eserleriyle bu alanda sadece Türkiye’de
değil dünyada ilk üç müzeden bir tanesi. Tartışmasız çok büyük bir değer. Sizin de bildiğiniz üzere 1995’te
Avrupa Yılın Müzesi Ödülleri kapsamında ‘Özel Övgü Ödülü’ kazanmıştı. Her zaman özel ve romantik bir
müze oldu. Ayrıca sualtı arkeolojisinin de başlangıcına şahit olan bir yapıdan bahsediyoruz. Elbette
bunun dışında birçok önemli müzede, birçok önemli sualtı buluntusu yer alıyor. Örneğin; İzmir Arkeoloji
Müzesi, Marmaris Müzesi, Antalya Müzesi bunlardan sadece birkaçı. Ayrıca orijinal haliyle korunmuş dünyanın en eski gemisinin de yer aldığı İstanbul Deniz Müzesi başlı başına gezilmesi gereken bir koleksiyona sahip.
