Abdullah Deveci,
Eskişehir Okulu
Bugün doğayı yeniden düşünmek ve insan–doğa ilişkisini yeni bir zeminde kurmak zorundayız. Bu çaba
bile başlı başına toplumsal bir harekete, insan merkezli bir değerler dizgesine işaret eder. Oysa doğa böyle
kategoriler oluşturmaz; hiçbir şeyi sınıflandırmaz. Her şey olduğu gibi var olur ve tüm ilişkiler, kendiliğinden bir takas düzeni içinde akar.
Çiçek ve böcek imgeleri, sanat tarihinin en eski dönemlerinden bu yana hem estetik nitelikleri hem de sembolik anlamları nedeniyle önemli bir yer tutar. Günlük dilde zaman zaman ‘çiçek-böcek resmi’ ifadesiyle küçümsenen bu temalar, gerçekte sanat tarihinde birçok büyük ustanın önemle üzerinde durduğu, çok katmanlı anlamlar taşıyan güçlü metaforlar olarak karşımıza çıkar. İster dini ve mitolojik sembolizm bağlamında olsun, ister çağdaş sanatın ekolojik duyarlılığı çerçevesinde yeniden ele alınsın, bu imgelerin tarihsel yolculuğu sanat düşüncesinin önemli bir araştırma alanı oluşturur.
Özellikle böcek imgeleri, dönüşüm, yeniden doğuş ve emek metaforları üzerinden hem sanatın hem de kültürün farklı dönemlerinde belirleyici bir rol oynadı. Günümüzde ise böcek popülasyonlarının hızla azalmasıyla birlikte bu imgeler, sadece estetik bir kategori olmaktan çıkarak ekolojik bir uyarı niteliği kazandı.
Çiçek ve böcek betimlemelerinin tarihi, resim sanatının tarihi kadar eskidir. Buna rağmen sanat çevrelerinde bu temaların dönem dönem küçümseyici bir yaklaşımla değerlendirilmesi ilginç bir çelişkidir. Oysa Claude Monet’nin “Çiçeklere karşı ressam olmak gibi bir borcum var” sözleri ya da Sigmund Freud’un çiçekleri çatışmadan uzak, huzur verici varlıklar olarak nitelemesi, bu imgelerin düşünsel değerine işaret eder.
Antik Çağ, bitki ve çiçek betimlemelerinin hem bilimsel hem sanatsal açıdan sistemli biçimde kayda geçirildiği bir dönemdi. Dioscorides’in De Materia Medica adlı eseri, tıp ve eczacılık tarihinde olduğu kadar bitkilerin görsel temsili açısından da temel kaynaklardan biri oldu; Orta Çağ boyunca hem Avrupa’da hem de İslam coğrafyasında defalarca kopyalanarak insan–doğa ilişkisinin önemli bir belge mirasına dönüştü.
16’ncı yüzyıldan itibaren coğrafi keşifler ve botanik bilimindeki gelişmelerle çiçek imgeleri, teolojik metaforların ötesine geçerek felsefi ve şiirsel anlamlar kazandı. Rönesans ve Barok dönemlerde çiçek resimleri yalnızca doğanın kopyası değil, yaşamın kırılganlığı ve insan-doğa etkileşimini yansıtan kültürel göstergeler olarak değerlendirildi. Özellikle 17’nci yüzyılda ‘koku alegorileri’ ile ilişkilendirilen çiçek
imgeleri, hümanist duyarlılığın güçlü bir yansımasını oluşturdu.
Böceklerin sembolizmi
Böceklerin resmedilmesi insanlık tarihinin çok eski
dönemlerine kadar uzanır. İspanya’nın Valensiya
kenti yakınlarında yer alan Örümcek Mağarası’nda
MÖ 8000’li yıllara tarihlenen yabani bal arıları ve bal
toplayan insan betimlemesi, insanın doğayla
kurduğu ilişkiye dair etkileyici bir görsel belge
niteliği taşır.
Böcekler, çok tanrılı inanç sistemlerinden tek tanrılı
dinlere kadar geniş bir sembolik anlam alanı içinde
yer alır. Kelebek, çekirge ve ağustos böceği;
dönüşüm süreciyle dikkat çeken bok böceği gibi
türler, farklı kültürlerde yeniden doğuş, süreklilik ve
kozmik döngü kavramlarıyla ilişkilendirilir. Antik
Mısır’da bok böceği güneşin doğuşu ve dirilişle
özdeşleşirken, Orta Çağ Avrupa’sında geyik böceği
ile İsa arasında ikonografik bir bağ kurulur. Albrecht
Dürer’in Geyik Böceği çizimi bu bağlamda sanat
tarihinin en etkileyici örneklerinden biri olarak öne
çıkar.

Hıristiyan ikonografisinde arıların çiftleşmeye
ihtiyaç duymadan çoğaldığına dair inanç, Bakire
Meryem’in saflığıyla ilişkilendirilir; Arı, İsa’nın göğe
yükselişini simgeleyen bir imgeye dönüşürken,
kelebek ise dirilişi temsil eder. Arı sembolizmiyle
ilişkilendirilen önemli figürlerden biri de 4’üncü
yüzyılda yaşamış Aziz Ambrose’dur.

Anthonis van Dyck, ‘Aziz Ambrose’un I. Theodosius’un Milano Katedrali’ne girişini engellemesi’, 1619-1620, Londra Ulusal Galeri.
Modern ve çağdaş sanatta
Ekoloji, çiçek ve böcekler
böcek imgesi
Modern ve çağdaş sanat, böcek imgesini hem metaforik hem de malzeme olarak yeniden keşfetti. Picasso’nun çalışmalarındaki böcek temsilleri, Dali, Max Ernst ve André Masson gibi sürrealistlerin psikanalitik göndermeleri, böceğin modern bilinçdışı çözümlemelerindeki yerini güçlendirdi. Jean Dubuffet, Jan Fabre ve Damien Hirst gibi sanatçılar ise gerçek böcekleri sanat nesnesi olarak kullanarak hem estetik hem etik sorular ortaya koydu.
Türk sanatında böcek denildiğinde ise Ergin İnan’ın çalışmaları önemli bir yer tutar. İnan’ın resimlerinde böcek, insanın varoluşsal sorgulamalarıyla iç içe geçen bir imgelemdir.
Ekoloji, çiçek ve böcekler
Günümüzde böcek popülasyonlarının dramatik biçimde azalması, ekosistemdeki simbiyotik dengeleri bozarken, doğanın yenilenme sürecini tehdit ediyor. Orman yangınları ve insan kaynaklı çevresel tahribat, yalnızca bitkileri değil, bu ekolojik döngünün temel aktörleri olan böcekleri de yok ediyor. Bu bağlamda çiçek ve böcek imgelerinin sanatta yeniden ele alınması, doğaya karşı bir farkındalık ve vefa göstergesi niteliği taşır.
Arzu Aydın Deveci’nin çiçek ve böcek temasını
odağına alan resim ile heykel çalışmaları, çevre
sorunlarını görünür kılmayı amaçlayan önemli
örnekler arasında yer alır. Sanatçının maden sahası
ilan edilen bir ormanlık alanda gerçekleştirdiği
sergi, sanatın doğayla kurduğu ilişkinin mekansal ve etik boyutuna dikkat çeker. Deveci’nin işlerinde
çiçek ve böcek imgeleri, doğadaki ‘takas’ fikrinin bir
temsilcisi olarak insan-doğa ilişkisinin maddi değil;
etik, karşılıklı ve düşünsel zeminde yeniden ele
alınması gerektiğine işaret eder. Doğaya atfedilen
ilk düşünce, onun bir ‘takas düzeni’ üzerine kurulu
olduğudur.

Doğada her şey bir karşılıklılık içinde işler; ancak bu karşılıklılık, insan ilişkilerinde alışık olduğumuz maddi değerler üzerinden değil, varoluşun kendi dengesi üzerinden gerçekleşir. Buna karşın insan, uzun zamandır doğaya zarar veren bir varlık haline gelir. İnsanlık tarihinin başlarında insan–doğa ilişkisi, insan–insan
ilişkisine göre daha birincil ve daha belirleyiciydi. Ne var ki doğaya hak ettiği değeri vermeye başlamamız, tarihsel ölçekte oldukça yenidir. 1970’lerden itibaren yeşil hareketin toplumsal destek bulması, bu fark edişin önemli bir göstergesidir.

Bugün doğayı yeniden düşünmek ve insan–doğa ilişkisini yeni bir zeminde kurmak zorundayız. Bu çaba bile başlı başına toplumsal bir harekete, insan merkezli bir değerler dizgesine işaret eder. Oysa doğa böyle kategoriler oluşturmaz; hiçbir şeyi sınıflandırmaz. Her şey olduğu gibi var olur ve tüm ilişkiler, kendiliğinden bir takas düzeni içinde akar.
Doğanın tahribatı karşısında bireyin “Benim de yapabileceğim bir şeyler olmalı.” hissi, bu farkındalığın önemli bir boyutunu oluşturur. Bir biyoloğun ya da Eski Çağ eczacılarının yaptığı gibi doğayı işleme çabasından farklı olarak, çiçekleri ve böcekleri sanatın konusu haline getirmek, bir tür doğaya vefa duygusudur. Bu vefa yalnızca doğaya yönelmez; insanın kendisine de iyi gelir. Tolstoy’un ifade ettiği
gibi: “Mutluluğun ilk şartlarından biri, doğa ile insan arasındaki bağın koparılmamasıdır.”
“Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor.” (İstanbul İçin / Orhan Veli)
