Barış Onur Örs

Bu yazıda içinde bulunduğumuz çoklu krizler çağında krizlere direnç oluşturabilecek hem ekosistemi destekleyip hem de geçim sisteminin bir parçası olabilecek bir arıcılık yaklaşımı önerildi. Önerilen sekiz ilkesel tutum; arıcılığın çoklu geçim sistemlerinin bir
parçası haline getirilmesini, yerel arıcılığın tercih edilmesini, ürün çeşitliliğine gidilmesini, arı meralarının bütüncül bir yaklaşımla planlanıp korunmasını, arıcıların birer doğa savunucusu olarak konumlandırılmasını, topluluk desteği ve dayanışma ağlarının örülmesini, geleneksel bilginin akademik bilgiyle buluşturulmasını ve
arıcılığın somut olmayan bir kültürel miras olarak tanınmasını kapsıyor.
Günümüzde küresel gıda üretiminin önemli bir kısmı, varlığını hala küçük çiftçilik veya köylü tarımı olarak tanımlanan bir ilişkiler ağına borçlu. Bu sistemin temelini; tek bir ürün türüne bağımlı kalmamak, yerel kaynaklardan faydalanarak dış girdileri asgari düzeyde tutmak ve birbirini tamamlayan farklı üretim dallarıyla çok yönlü bir geçim modeli oluşturmak gibi ilkeler belirler. Üretimin küçük ölçeklerde yapılması, bu sisteme esneklik, risklere karşı dayanıklılık ve kriz
anlarında hızlı adapte olabilme yeteneği kazandırır. Tek başlarına küçük görünen bu üretim birimleri, barındırdıkları muazzam çeşitlilikle bir araya geldiğinde, bugüne de kanıtlandığı gibi, tüm dünyayı besleyebilen ve krizlere direnebilen devasa bir gıda ağını
oluşturur. Yerellik, özerklik ve merkezi olmayan ağ yapısı gibi prensipler bu sistemin sürdürülebilirliğini güvence altına alırken tek tip tarımın (monokültür) aksine çoklu ürün yetiştirme (polikültür) pratiği de gıda güvencesinin temelini sağlamlaştırır. Arıcılık ise
bu çok katmanlı gıda sisteminin en hayati ve vazgeçilmez bileşenlerinden birini oluşturur.

Arıcılık, bal, balmumu, propolis gibi değerli ürünler sağlamanın ötesinde, ekosistem ve tarımsal üretim için kritik olan tozlaşmanın gerçekleşmesine önemli bir katkıda bulunur. Öyle ki, dünya genelinde meyve, sebze ve kuruyemiş gibi gıda mahsullerinin yaklaşık %80’i, varlığını büyük ölçüde başta bal arıları olmak üzere
hayvan tozlaştırıcılara borçludur (FAO, 2025). Bu paha biçilmez tozlaşma hizmeti, yalnızca mahsul verimini artırmayıp bitki biyoçeşitliliğini de koruyarak ekosistemin genel sağlığını destekler. Bu rolleriyle bal arıları, insan eliyle şekillenen tarım sistemleri ile doğal ekosistemler arasındaki kritik bir ara alana yerleşir. Bu durum Donna Haraway’in ‘doğakültür’ kavramını bize hatırlatır. Haraway’e göre doğa ve kültür iç içe geçmiş ve karşılıklı olarak birbirini şekillendiren, birbirinden ayrılamaz bir bütündür. Bu açıdan bakıldığında bir arı kovanı, içgüdüsel tozlaşma faaliyetlerinin gerçekleştirildiği, arıcının bu tozlaşmaya karşılıklı bağımlılık içinde doğal olarak eklendiği, doğa ve kültür ayrımlarını yok eden bir bütündür. Bunun neticesinde flora zenginleşerek yerel ekosistemler desteklenirken sofralar da çeşitlenerek sağlıklı gıdalar kültürel alanda boy göstermeye başlar. Arıcı ve arı arasındaki bu etkileşim yalnızca işlevsel ya da ekonomik bir ortaklık değil; Haraway’in ‘birlikte oluş’ olarak tanımladığı, karşılıklı biçimlenmenin ve dönüşümün süreklilik arz ettiği bir ilişkidir. Bu anlamda bal arıları kadar arıcıların da doğa ve kültür ayrımının anlamsızlaştığı bir ara kesitin,
yani doğakültürün içinde yaşadıklarını söyleyebiliriz.

Arıcılar, faaliyetleri gereği doğanın döngülerini yakından izlemek, yerel florayı takip etmek, florayı korumak ve floranın çeşitlenmesine
katkıda bulunmak durumundadır. İçlerinde bulundukları ara kesit, onları ekosistemlerin doğal bir gözlemcisi, gözcüsü ve gözeten öznesi haline getirir. Bu anlamda geleneksel arıcılar, arılara zarar veren tarımsal pestisitlerle mücadeleden floranın korunmasına kadar çok boyutlu bir doğa koruma mücadelesinin doğal bir paydaşıdır. Elbette konvansiyonel arıcılık bu çıkarımın dışında tutulmalıdır. Geleneksel arıcılıkta, arıcıların aynı zamanda hayvan yetiştiriciliği ve çiftçilik de yaptığı göz önünde bulundurulduğunda, insan, bitki ve hayvan etkileşiminden doğan çoklu geçim sistemleri, hem doğayla kültür arasındaki ayrımları aşındırır hem de günümüzde tanımlanan standart meslek kategorilerini geçersiz kılar.
Bu yazıda içinde bulunduğumuz çoklu krizler çağında ekosistemi destekleyen ve geçim sisteminin bir parçası olabilecek bir arıcılık yaklaşımı önerildi. Bu yaklaşım İzmir Dumanlıdağ’da yerel arıcıların gönüllü katılımıyla gerçekleştirilen gözlem, uygulama ve araştırmalar üzerinden şekillendi. Bu süreçte önemli katkıları bulunan Şamil Tuncay Beştoy, Cüneyt Karakaya, Senem Çelikkol ve Melisa Oya Durmaz’ın adını da özel olarak anmak gerekir. Çalışmada geleneksel arıcılıktan önemli ölçüde faydalanılmış olmakla birlikte arıcılığın mevcut krizine çözüm olabilecek güncel yaklaşımlar da geliştirildi ancak önerilerde teknik uygulamalara değinilmeden ilkesel tutumların altı çizildi. Spesifik uygulamaların her bölge ve her arılık için özel olarak geliştirilmesi gerektiği düşünülmekte.
Nasıl bir arıcılık?
Çoklu geçim sisteminin bir parçası olarak
küçük ölçekli arıcılık
Küçük ölçekli arıcılık, çoklu geçim sistemine sahip köylü üretim sisteminin bir parçası olarak görülmelidir. ‘Yumurtaları aynı sepete
koymama” deyişiyle açıklanabilen bu çoklu geçim sistemi krizler karşısında direnç yaratır. Büyük ölçekli arıcılıkta farklı geçim
faaliyetlerini aynı anda sürdürmek imkansız hale gelirken tek bir ürüne yapılan yatırım günümüzün öngörülemeyen riskleri karşısında
kırılgan bir yapı yaratarak arıcıları konvansiyonel ve sağlıksız çözümlere yönlendirir. Son yıllarda büyük oranda iklim krizi nedeniyle meydana gelen floradaki ve zararlı yayılım popülasyonundaki değişiklikler özellikle temel geçim kaynağı arıcılık olan üreticileri zor durumda bıraktı. Bu zorluklara bir de dev yangınlar eklenince birçok arıcı arıcılığı bırakma noktasına geldi. Terk edilen arıcılıktan elbette yalnızca arıcılar zarar görmüyor, arıcılık
faaliyetlerine bağlı olan tarımsal üretim ve ekosistemler de bu durumdan olumsuz etkileniyor.

Bu nedenle arıcılık faaliyetleri diğer küçük ölçekli gelir kalemlerine modüler olarak eklenmeli, birbirini destekleyen üretim faaliyetleri tasarlanmalıdır. Arı ürünleri üretimi ile birlikte küçük ölçekli tarım, salma hayvancılık, tıbbi bitkiler yetiştiriciliği, toplayıcılık ya da diğer gıda işleme faaliyetleri birlikte düşünülmelidir. Özellikle arıların nektar ve polen kaynaklarını teşkil eden tıbbi bitkilerin ekimi ya da tohumlanması hem florayı zenginleştirecek hem de üreticiler için ek bir gelir kaynağı olacaktır. Son dönemlerde arıcılık, turizm ve sağlığı birleştiren apiterapi gibi uygulamalar da öne çıkmakta. Ancak bu tarz uygulamaların riski arıcılık yapılan bölgenin ziyaretçiler tarafından uğrak bir nokta haline gelmesi ve çoğunlukla yabanıl bölgelerde konumlanan arılık çevresinin hassas ekosisteminin bundan olumsuz etkilenmesidir. Küçük ölçekli arıcılık 5-10 kovandan 50 – 100 kovana kadar değişebilir, bazı durumlarda daha fazlası da mümkündür. Burada temel ölçüt bir arıcının arı bakımına ayıracağı zaman ve floradaki nektar ve polen kaynaklarının bu miktarı destekleme kapasitesidir. Bir arıcının arı bakımına ayıracağı zaman diğer geçim faaliyetlerinin sürdürülmesine de imkan vermelidir. Ayrıca arı ürünlerinden verim beklenti düzeyi ve uygulanan arıcılık teknikleri de bu zaman üzerinde belirleyici olacaktır.
Yerel ve sabit arıcılık
Ölçeklenebilir üretim, kolay müdahale ve taşınabilirlik için fenni kovanlara geçiş, arıcılığın geleneksel çoklu geçim sisteminden koparılışını simgeler. Bu geçişle birlikte, arılıkların yerle olan spesifik bağımlılığı sona ermiş; kovanların nektar kaynaklarına göre taşınması sonucunda arıcı ile doğa arasındaki ilişki faydacı bir
nitelik kazanarak zayıflamıştır. Gerek iklim krizi gerekse ekonomik krizin etkileri sonucunda uzun mesafeli taşımaya dayanan arıcılık modeli sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Zira bugün birçok göçer arıcı yakıt masrafları arttığı için arıcılığı bırakma noktasına geldi. Taşımalı arıcılığın iş yükü de sabit arıcılığa göre oldukça fazla olup önerdiğimiz çoklu geçim sistemi yaklaşımıyla çelişmektedir. Bunun yerine sabit
arıcılık modelleri geliştirilmeli, zorunlu durumlarda kısa mesafeli taşıma tercih edilmelidir. Yerel arıcılık modellerinin geliştirilmesi ancak bütün yaklaşımların birlikte hayata geçirilmesiyle mümkün olacaktır. Yerel ve sabit arıcılıkta aynı zamanda yerel genetik havuz korunacak, ‘verimlilik’ gerekçesiyle uzak bölgelerden farklı arı ırklarının veya ekotiplerinin yerel popülasyonlar üzerindeki genetik baskısı önlenerek öngörülemeyen hastalıklar karşısında doğal direnç desteklenecektir.
Arı ürünlerinin çesitlendirilmesi
Günümüzde verime dayalı (kg/kovan) bal odaklı arıcılık, ballar arasında da Türkiye’de çam balına odaklanan arıcılık uygulamaları baskın bir tarz halini alarak kendi ‘monokültürünü’ yarattı. Böyle bir yaklaşım öngörülemeyen ani çevresel değişiklikler karşısında dayanıksızdır. Böylesine tek tip arıcılıkta arıcılar ‘piyasanın’ onlardan talep ettiği çam balını üretmek için bütün uygulamalarını buna göre dizayn ederken, çam balı akım zamanını en güçlü koloniyle karşılayacak şekilde kovan bakımlarını gerçekleştiriyor. Ancak son yıllarda özellikle Ege ve Akdeniz’de yaşanan ani sıcaklık dalgalanmaları, mevsimsel kuraklık ve orman ekosistemlerindeki stres, çam balı üretiminin temelini oluşturan Basra böceği (Marchalina hellenica) popülasyonlarının gelişimini ciddi şekilde etkiledi. Bu durum, çam balına endekslenmiş monokültürel arıcılık uygulamalarının çevresel değişkenlik karşısında ne kadar kırılgan olduğunu gösterirken bölgesel olarak birçok arıcının sezonu ciddi verim kayıplarıyla kapatmasına neden oldu. Ayrıca bu yaklaşım, çeşitli bölgelerdeki çam balı akımlarının yakalanması amacıyla daha fazla kovan taşımaya -masraf, iş yükü, enerji sarfiyatı ve karbon salımına neden olur.

Bunun yerine uzun yıllara dayanan flora gözlemleriyle değişik zamanlardaki nektar ve polen akımlarının yerel düzeyde takip edilmesi, değişen koşullara göre farklı ve özgün arıcılık ürünlerinin tanımlanması gerekiyor. Böyle bir yaklaşımla yalnızca farklı çiçek ve salgı ballarına değil, aynı zamanda kovandan elde edilen polen, perga, arı sütü, balmumu ve propolis gibi çeşitli arı ürünlerine yönelmek mümkün hale gelir. Polen kaynakları açısından güçlü meralarda konumlanan arılıkların koloni üretimi için kullanılabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Burada kritik nokta, en az bakım ve müdahaleyle yerel ekosistemlerin desteklediği ürün çeşitlerine odaklanmaktır. Az müdahale, daha az enerji, daha az emek, daha az girdi, daha az beklenti ve daha fazla verim anlamına gelir. Farklı geçim kaynaklarının bir arada sürdürülmesiyle birlikte farklı ürünlere odaklanan bir arıcılık mümkün hale gelebilir. Arı ürünlerinin çesitlendirilmesi Polen ve arı.
Arı merasının tanımlanması,
planlanması, gelistirilmesi ve korunması
Arıcılığın doğrudan bağlı olduğu en temel unsur arı merasıdır. Bu nedenle bir bölgedeki arı meralarının tanımlanması, taşıma kapasitesinin ve kullanım biçimlerinin planlanması, florasının izlenmesi, gerektiğinde zenginleştirilmesi ve mutlaka korunması elzemdir. Arıcılığı sürdürülebilir kılmanın yolu, arıların beslendiği ekosistemlerin bütünsel olarak değerlendirilmesinden geçer. Her bir mera, coğrafi, iklimsel ve biyolojik özgünlüğüyle kendi taşıma kapasitesine sahiptir. Bu kapasite göz ardı edilip bölgeye fazla koloni yığıldığında verim düşer, flora zarar görür, arılar zayıflar. Yerel ekosistem dengesi bozulur ve sonuçta mutsuz arılar ve arıcılar oluşur. Bu nedenle meraya yerleştirilecek kovan sayısı bilimsel verilere dayalı olarak belirlenmelidir. Bu tür planlama çalışmaları yerel yönetimler, tarım ve orman müdürlükleri, kooperatifler ve alan bilgisine sahip sivil inisiyatiflerin yerel arıcılarla birlikte oluşturacağı katılımcı modellerle yürütülmelidir. Mera planlaması mevcut durumu korumakla yetinmemeli, geleceğe dönük geliştirme perspektifi de sunmalıdır. Flora takibi bu noktada kritik bir araçtır. Hangi türlerin ne zaman çiçeklendiği ve ne kadar nektar veya polen sağladığı gibi bilgiler hem ürün çeşitliliği açısından hem de koloni sağlığı açısından belirleyici olacaktır. Öte yandan flora zenginleştirme çalışmaları da teşvik edilmelidir. Nektar ve polen değeri yüksek, bölgeyle uyumlu yerel türlerin ekimi, doğal popülasyonların desteklenmesi, tıbbi bitki üretiminin arıcılıkla birlikte düşünülmesi gibi uygulamalar değerlendirilmelidir. Ancak bu süreçte mutlaka ekolojik uyumluluk gözetilmeli, istilacı türlere izin verilmemelidir! Arı merasının tanımlanması, planlanması, gelistirilmesi ve korunması Bal arısı doğal bir merada nektar toplarken.

Doğa savunusu ve önleyici faaliyetler
Arıların sağlıklı biçimde varlığını sürdürebileceği flora çeşitliliğine sahip meralar, ancak ormanların, makilik alanların, sulak düzlüklerin, yabanıl çiçek alanlarının ve kırsal mozaiklerin tahrip edilmediği, hatta güçlendirildiği bir ekolojik bütünlük içinde korunabilir. Bugün pek çok bölgede arıcılığa elverişli alanlar, enerji yatırımları, madencilik faaliyetleri, geniş ölçekli monokültür tarım uygulamaları, yapılaşma baskısı, turizm ve ulaşım altyapısı gerekçeleriyle ya parçalara ayrılıyor ya da tümüyle yitip gidiyor.
Bu bağlamda arıcılar yalnızca üretici değil, aynı zamanda doğa savunucusu aktörler olarak görülmeli ve gözetilmelidir. Orman yangınlarına duyarlılık geliştirmek, yerel ekolojik yıkım projelerine ses yükseltmek, mera işgallerine karşı örgütlenmek ya da istilacı türlerin yayılımına karşı bilgi ve deneyim üretmek doğrudan önleyici faaliyetler kapsamındadır. Doğa savunusunun arıcılıkla buluştuğu yerde, yalnızca ürün değil, yaşamın kendisi korunacaktır. Ayrıca yerel flora takiplerinin sürekliliği, çevresel değişimlerin erken uyarı sistemlerine dönüştürülmesi, pestisit kullanımı gibi arılara zarar veren uygulamaların teşhiri ve alternatiflerinin geliştirilmesi bu önleyici hattın bir parçasıdır. Doğa dostu tarımın, agroekolojik üretim yöntemlerinin ve permakültürel yaklaşımların yaygınlaştırılması da yalnızca arıcılığı değil, bütün bir kır yaşamını dirençli kılacak adımlardır.
Topluluk destegi,
örgütlülük ve dayanısma
Arılar gibi arıcılık da korunması gereken müşterek bir değerdir. Arıcılar son yıllarda pazarın sert rekabet koşullarında yalnızlaştırıldı, piyasa koşullarına karşı korumasız bırakıldı, diğer küçük ölçekli üretim biçimleri gibi sistematik olarak değersizleştirildi. Bu noktada topluluk destekli modeller, üreticinin yalnızca ürününü değil, üretim sürecini de görünür kılar. Tüketici ile üretici arasındaki mesafeyi kısaltan, gıda sistemlerini endüstriyel tarım – gıda sistemlerinin dışına taşıyan topluluk destekli yapılar arıcılık için de önemli bir potansiyel taşıyor. Arıcıların yalnızca bal üreticisi değil, florayı gözleyen, arı sağlığını kollayan, ekosistemleri gözeten bir özne olarak tanınması, ancak böyle kolektif bağlar içinde mümkün hale gelir. Topluluk desteğinin pratik örnekleri yalnızca arıcılardan ürün satın alınması üzerinden değil, aynı zamanda arıcılık süreçlerine çeşitli şekillerde entegre olmaktan geçer.

Bu bazen emek gücünde arıcılarla fiilen dayanışmayı ve onlarla bilgi alışverişinde bulunmayı bazen de arıcılarla birlikte doğa koruma ve kırsal kalkınmayı birleştiren ortak projelerde bulunmayı gerektirir. Topluluk desteği aynı zamanda bir topluluğun arı ve arıcılığı tanıma, arılarla ilişki kurma, belki de küçük ölçekli arıcılığa başlama süreci olarak düşünülebilir. Büyük ölçekli arıcılık giderek sürdürülemez hale gelirken küçük ölçekli arıcılığı yaygınlaştırma yollarından biri de imkanı olanların birkaç kovanlık arı bakımına başlaması olabilir. Böyle bir faaliyet doğal olarak yeni arı bakıcıları çevrelerindeki pestisit yoğun tarım faaliyetlerine karşı ya da diğer çevresel problemlere karşı daha duyarlı kılacak ve diğer arıcılarla dayanışmalarını artırmalarını sağlayacaktır. Masanobu Fukuoka’nın doğal tarım için önerdiği ‘herkes bir dönümlük çiftçi olabilir’ şeklindeki esrik çiftçilik yaklaşımı ‘birkaç kovanlık arıcılık’ için de mümkün olabilir. Topluluk desteği basit bir ekonomik ortaklıktan öte ekosistemlerin korunmasından arılarla temas edilmesine dek uzanan geniş bir ilişkiler zinciri olarak düşünülmelidir. Böyle bir ilişkisellik içinde arıcılar hak ettikleri ‘gözetilmesi gereken müşterek değer’ konumlarına yeniden yükselebilirler.
Geleneksel bilgiyi
akademik çalısmalarla bulusturmak
Arıcılık, kuşaktan kuşağa aktarılan, doğaya uzun süreli bakışla kazanılmış, sezgiyle süzülmüş bir bilgi birikimine dayanır. Ancak bu geleneksel bilgi bugün büyük ölçüde ya kayıt altına alınmıyor ya da akademik çalışmalar tarafından görmezden geliniyor. Oysa ne bilimsel bilgi yalnızca laboratuvarla sınırlı ne de geleneksel bilgi nostaljidir. Bu iki bilgi rejimi buluştuğunda, birbirini güçlendiren daha adil ve sürdürülebilir bir bilgi anlayışı ortaya çıkabilir. Bu noktada arıcılık araştırmalarında katılımcı eylem araştırmaları gerçekleştirilebilir. Katılımcı eylem araştırmaları sayesinde hem başka bilme biçimlerine kapı açılabilir hem de standart bilimsel çalışmalarla ulaşılamayacak kadar büyük veri setleriyle temas etme imkanı bulunabilir. Bu, özellikle günümüzde iklim krizi kaynaklı ani ve karmaşık değişimleri anlamak ve buna adapte olmak için önemlidir.
Bu bağlamda bütüncül, havza bazlı pilot çalışmalar yürütülmesi gerekir. Yalnızca bir köyü ya da bir mera parçasını değil, bir ekosistemin tamamını kapsayan bu çalışmalar, flora yapısı, iklimsel eğilimler, toprak ve su ilişkileri, arı sağlığı, yerel üretim örüntüleri ve sosyal dayanışma biçimlerini birlikte ele almalıdır. Böylece yalnızca teknik bir üretim modeli değil, sosyo-ekolojik bir yaşam modeli inşa edilebilir.
Bir kültürel öge olarak arıcılık

Arıcılık kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi, coğrafyayla kurulan özel bir ilişki ve kendine özgü dil ve terminolojiyle var olan bir yaşam biçimi olarak karşımıza çıkar. Bu aslında onu bir tür somut olmayan kültürel miras yapar. Ancak modern tarım politikaları bu kültürel dokuyu ya görmezden gelmiş ya da onu ‘verimlilik’ ve ‘standartlaştırma’ adına tasfiye etmeye yönelmiştir. Arıcılığın kültürel yönünü görünür kılmak, aynı zamanda ekolojik restorasyonun kültürel restorasyondan ayrı düşünülemeyeceğini göstermek demektir. Bu yüzden arıcılığı bir kültür varlığı olarak tanımlamak yukarda sıralanan arıcılık yaklaşımlarının hayata geçirilebilmesi için yaşamsal önemdedir. Tıpkı Fukuoka’nın ‘doğal tarım çiftçisi’ ya da bir Anadolu köylüsü gibi yerel arıcılar da ancak günümüzün ‘iktisadi akılsallığının’ dışında kendisinden daha büyük bir doğanın ve kendisinden daha büyük bir kültürün bir parçası olarak faaliyetlerini sürdürebilir.
Yakın geçmişe kadar bu tarz bir arıcılığı mümkün kılmış ancak bugün tahrip olmaya yüz tutmuş bu kültürel bütünselliğin yerini, yine yukarıdaki maddelerde önerilen yeni toplulukların oluşturduğu yeni bir dayanışma kültürü doldurmalıdır. Çoklu krizler çağında salt ‘verim’ odağına dayanmayan ‘yeni arıcılık’ ancak böyle mümkün olacaktır. Bu anlamda arıcılık faaliyetlerinin yolu diğer kültürel üretim alanlarıyla kesiştirilmelidir. Böylece arıcı, bir bal üreticisinden ziyade bir bilgi ve kültür taşıyıcısı, tozlaştırıcısı ve toplumsal hafızanın yaşayan bir öğesi olarak bu yeni kültürel alanların içinde yeni arıcılarla birlikte yerini alacak ve toplumsal mücadelenin bir öznesi haline gelecektir. En önemlisi, ancak böyle değer gördüğü ölçüde bilgilerini yeni kuşaklara aktarma gerekçesi bulacaktır. Ve bu aktarım hepimiz için yaşamsaldır…
Son söz
İçinde bulunduğumuz çoklu krizler çağı, arıcılığı salt bir üretim faaliyeti olarak görmenin işlevsizliğini ortaya koyarken arıların önemini bize bir kez daha hatırlatır. Endüstriyel tarımın monokültürel ve verim odaklı mantığına eklemlenen konvansiyonel arıcılığın, iklimsel ve ekonomik şoklar karşısındaki kırılganlığı ortadadır. Buna karşılık, ekolojik ve sosyo-ekonomik sürdürülebilirliğe sahip bir arıcılık modeli, köklerini küçük çiftçiliğin ve polikültürün dirençli yapısından almalıdır.
Önerilen sekiz ilkesel tutum; arıcılığın çoklu geçim sistemlerinin bir parçası haline getirilmesini, yerel arıcılığın tercih edilmesini, ürün çeşitliliğine gidilmesini, arı meralarının bütüncül bir yaklaşımla planlanıp korunmasını, arıcıların birer doğa savunucusu olarak konumlandırılmasını, topluluk desteği ve dayanışma ağlarının örülmesini, geleneksel bilginin akademik bilgiyle buluşturulmasını ve arıcılığın somut olmayan bir kültürel miras olarak tanınmasını kapsar. Bu yaklaşım, arıcıyı bir ‘bal üreticisi’ olmanın ötesine taşıyarak onu doğanın döngülerini gözeten, ekosistemin sağlığından sorumlu, yerel bilginin taşıyıcısı ve kültürel hafızanın yaşayan bir parçası olan bir özne olarak konumlandırır. Arıcılığın geleceği, onun teknik bir mesele olarak değil, doğa ve kültürün ayrılmaz bir bütün olduğu sosyo-ekolojik bir varoluş mücadelesi olarak ele alınmasına bağlıdır.
