Üzerinde yaşadığımız Dünya her zaman sakin ve huzur verici bir şekilde duramıyor. Zaman zaman hava hareketleri, zaman zaman suların dengesiz biçimde yer değiştirmesi ve zaman zaman da yer kabuğundaki hareketlerle Dünyamız, üzerinde yaşayan sakinlerine zorlu zamanlar yaşatabiliyor. Bizler de en eski zamanlardan beri bu tür durumlara karşı önlem alma çabası içinde yaşıyoruz. Fırtınalara karşı korunaklı binalar ve sağlam çatılar inşa etmek, suların ve derelerin hareketlerini izlemek koşuluyla yerleşim alanlarını belirlemek ve depremlere karşı korunaklı yapılar inşa etmek gün geçtikçe kolaylaşıyor.
Doç. Dr. Ali Güveloğlu
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü

İnsanlık, en eski devirlerinden beri tahrip gücü yüksek doğa olaylarıyla yüz yüze geldi. Tarih öncesinde yaşayan insanların bu tür durumlar karşısında ne tür davranışlar sergilediğini ve hatta bu olaylara karşı bir tedbir alıp almadıklarını bilemiyoruz. Ancak yazının icadıyla birlikte Mezopotamya’da yaşayan insanların ‘ziggurat’ adlı yapılar aracılığıyla gökyüzü olaylarını yakından incelediğini, belki bunlarla doğa olayları arasındaki bağlantıyı görmeye çalıştıklarını hayal edebiliriz. En azından Eski Mısırlıların Siron yıldızının gökyüzünde belirmesiyle Nil Nehri’nin sularının yükselmesinin eş zamanlı olduğunu bildiklerinden haberdarız. Tarımsal faaliyetlerini, tarımsal alan ile yerleşim yeri arasındaki ilişkiyi Nil Nehri’nin sularının yükselip alçalması ilkesine göre oluşturduklarını da biliyoruz.

Babilliler, Saros Periyodu ile
güneş tutulmalarını belirleyebiliyordu
Daha sonraki bin yıllarda gökyüzü gözlemleri o denli ilerledi ki Babilliler, Saros Periyodu adını verdiğimiz bir algoritmayla güneş tutulmalarını önceden belirleyebiliyorlardı. Bu bilgi, bugünkü takvime göre 28 Mayıs 585 yılında Lidyalılarla Persler arasında sürmekte olan savaşa son verdi. Herodotos’un anlatısına göre savaşın altıncı yılında Ionialı Thalaes’in daha önceden belirttiği gün ve zamanda gökyüzü birdenbire
karanlığa büründü, gün geceye dönüştü ve iki kral bunun gökyüzündeki tanrıların kendilerine gönderdiği bir işaret olduğunda hemfikir olunca da savaşa son verildi. O gün bilim, yüzlerce belki de
binlerce kişinin ölümünü engellemiş oldu. Bu olay, doğa tarihi araştırmaları için bir dönüm noktası gibi hala belirgin bir biçimde duruyor. Daha sonraki yıllarda yapılan yeryüzü ve gökyüzü incelemelerinin de insan hayatını kurtarmayı ve korumayı amaçladığı aşikar biçimde görülüyor.

MÖ 95-55 arasında yaşamış olan Romalı şair Lucretius’un De Rerum Natura (Evrenin Yapısı) adlı uzunca şiiri, kendi dönemine kadar yaşamış ve Doğa Filozofları olarak adlandırılan bir dizi Ionialı filozofun fikirlerini bir arada sunuyor. Bu şiirde, atomların yapısından sesin oluşumuna, şimşeklerden rüzgarın işleyişine, hatta yer çekimi
ilkesine kadar birçok konuya açıklık getirirken bunların hiçbirisinin ilahi bir elle işletilmediğine ve insan aklının anlayamayacağı bir yapıda olmadıklarına değiniyor. Bir bakıma insanın doğada var olma çabasında başarıya ulaşma olasılığını, her şeyden çok aklını kullanmasına bağlıyor.

37 kitaplık ansiklopedi denemesi:
Naturalis Historia
Konu doğa tarihi araştırmaları olunca Romalı yazarlar arasında ayrı bir yeri olan Yaşlı Plinius’un ve 37 kitaptan oluşan bir ansiklopedi denemesi olan eseri Naturalis Historia’yı anmamak olmaz! Plinius, bugünkü Como Gölü yakınlarında MÖ 23 yılında dünyaya geldi. Varlıklı bir ailenin çocuğu olduğu için Roma’ya gidip iyi bir eğitim aldı. Eğitiminin ardından her yetenekli Romalı gibi askeri kariyere başladı, kısa zamanda süvari komutanı oldu, disiplini ve çalışkanlığı ile tanındı. Daha sonraları imparator olacak olan Vespasianus ile bu hizmeti sırasında dostluk kurdu. Askerlik hizmeti sırasında dil bilgisine ve doğa tarihine ilgi duyduğunu
keşfetti. Aşağı Germania’nın fethinde görev aldı, bu görevi sırasında süvarilerin at sırtında mızrak kullanımı hakkında fikirlerini kaleme aldı. Bu eser günümüze ulaşmasa da onun insan fizyolojisine ilgi duymaya başladığının bir göstergesi olarak görülebilir. Ardından Hispania, Germania, Gallia ve Africa eyaletlerinde procuratorluk görevlerini
yürüttü. Bu sırada tarihçi Aufidius Bassus’un Historiae adlı eserini bıraktığı noktadan kendi yaşadığı döneme kadar sürdürmek amacıyla a fine Aufidii Bassi adlı bir tarih kitabı kaleme aldı. Tarihe olan ilgisini Germania’daki askerlik göreviyle
birleştirerek XX Libri Bellorum Germaniae ikinci bir kitap daha kaleme aldıysa da her ikisi de günümüze ulaşamadı.

Çünkü Plinius’un kaderi doğa tarihi araştırmalarında yatıyordu. 37 Kitaplık Naturalis
Historia, Antik Çağ’dan günümüze ulaşan bir ansiklopedi denemesidir. Eserin tamamlanmamış olduğu konusunda herkes hemfikirdir, zira yazımızın ana konusu da Plinius’un son gözlem girişimi ile ilgili. Eser, bir zamanlar dostu olan İmparator Vespasinus’a adadığı yazı ile başlar, dünya, gökyüzü ve gök cisimleri üzerine yazılar 6’ncı kitabın sonuna kadar devam eder. Bunlar arasında Güneş ve diğer gezegenlerin birbirine açısı ve uzaklığı gibi günümüzde geçerliliğini sürdüren bazı teorileri dikkat çeker. Ardından insan fizyolojisi ve insan aklıyla hayat bulmuş icatları, varsayımsal
insan türleri hakkındaki fikirlerini anlatır. Kara, deniz canlıları, ormanlar, kayalar ve bütün bunlar arasındaki ilişki hakkında bazen tutarlı bazen de varsayıma dayalı önermeler yapar. Ters ayaklı insanlar, tek bedenden çıkan iki başlı tür, aşırı büyük kafalar veya devler gibi varsayımları hiçbir zaman kanıtlanamadı! Bitki ve hayvanlardan ilaç elde etme yollarını göstermeye çalıştı. Bitkilerden elde edilen ilaçları nispeten kabul edilir düzeyde Dioskorides’in tezleri ile uyumluydu.


Plinius’un amacı deneyimleriyle
insanlığa hizmet etmekti
Hayal dünyası zengin ve ufku genişti. Anlatılarda farklılık bulunsa da genel itibarıyla kabul gören görüşe göre 79 yılında patlayan Vezüv Yanardağı’nı ve insan hayatı üzerindeki etkilerini gözlemlemek üzere hızlı bir şekilde Pompeii kentine doğru yola çıktı. Amacı yanardağın işleyişini gözlemlemek ve deneyimlerini insanlara aktarmaktı. Böylece gelecek nesiller bu tür bir doğa olayı karşısında nasıl tepki vereceklerini bileceklerdi. Plinius bu geziden dönemedi… Bazı insanlar daha Pompeii ve Herculaneum kentlerine
yaklaşamadan hastalanıp öldüğünü düşünüyor, bazıları ise gözlem yapma şansı yakaladığını ancak sıcak küller ve zehirli gazlar nedeniyle hayatını kaybettiğini ve deneyimlerini kaleme alacak şansı
bulamadığına inanıyor. Hangi görüş doğru olursa olsun Plinius’un amacı deneyimleriyle insanlığa hizmet etmekti. Sadece bu öykünün anlatılıyor olması bile bize bilime saygı duymayı öğretiyor.

Bilim insanlarının olağanüstü çabasına
saygı göstermek hepimizin borcu
Eğer Dünyamız ile sağlıklı bir ilişki kurmak ve onun üzerinde yaşamaya devam etmek istiyorsak doğudan batıya sayısız bilim insanının yeri geldiğinde canı pahasına araştırıp ortaya koyduğu sonuçları görmezden gelemeyiz. Hiçbirimiz daha önceki deneyimlerle sabit olan hataları tekrarlamıyorsak özellikle doğa tarihi araştırmacılarının deneyimlerine de kulağımızı tıkayamayız. Ülkemiz güçlü depremler ve tahrip gücü yüksek doğal afetlerle yüz yüze iken bilim insanlarının hayat kurtarmaya yönelik sonuçlar elde etmek için gösterdikleri olağanüstü çabaya hak ettiği saygıyı göstermek hepimizin borcu olmalı.
