Elma ve su

Öğr. Gör. Selim Martin
Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü

Sanskritçe yazılmış en önemli iki destandan birisi olan Mahabharata destanında, hem Ab-ı Hayat hem
de şifalı su kaynağı öykülerinden örnekler bulunur. Destanın bir bölümünde, baş kahraman Bhima,
Lotus Gölü’nü koruyan Yaksha adı verilen canavar bekçileri yendikten sonra, gölün sularında yaralarını iyileştirir. Bir başka bölümde ise Bhima’nın kardeşleri (Pandavalar), yanlışlıkla doğaüstü bir göl ile
karşılaşırlar.

Efendim, bildiğiniz üzere bu sayıda konumuz ‘Tıp’. Çok sayıda kıymetli araştırmacı ve yazar; geçmişten
günümüze tedavilerden reçetelere, sağlık uygulamalarından şifa merkezlerine, hekimlik okullarından
tıp aletlerine, sağlık tanrı ve tanrıçalarından ünlü hekim ve şifacılara varan nice keyifli ve bilgi dolu yazıyı
sizlerle buluşturacaktır.

Onların bu buluşturma işini çok ciddiye alacaklarından eminim, eminim de acaba ben ne yapacağım
diye uzun uzun düşündüm. Malum ne Söylence köşemizin ne de bu köşeyi tutan bendenizin ‘ciddiyetle’
uzaktan yakından bir alakası yok. Onlarca farklı kaynağa ulaşmak, onları incelemek, öğrenilen bilgileri
üst üste yığmak, her bir detayı ilmek ilmek işlemek, farklı sonuçları birleştirmek falan zahmetli iş! Yok
mu bu işin bir kestirmesi derken, gaipten sesler duymaya başladım.

Eeey sen yazar, bildiğin yoldan şaşmaaaaa, şaşmaaa! Aradığın şeyin yerini biliyorsuuun! O saat aklım başıma geldi sevgili okur. Tabii ki aradığım şeyin yerini biliyordum. Gerçi siz de -bu köşeyi takip ettiğinize göre- kesin biliyorsunuzdur. Olsun, yine de takılın peşime, her zamanki gibi dönelim mi tolojinin karanlık dehlizlerine… Bakalım, şu sağlık sistemini kestirmeden geçmeye çalışan, emek harcamadan başarıya ulaşmak isteyen kahramanlarımız bize neler anlatacaklar.

Bin bir maceraya yelken açıyor olsak da sonda söyleyeceğimizi başta demekte fayda var. Neme lazım, herkes hazırlığını ona göre yapsın. Öyle hastalıklardan kurtulmak, zamanın yorgunluğuna karşı koymak, inanılmaz yetenekler-olağanüstü özellikler kazanmak ya da ölüme meydan okumak için doktora, eczacıya, şifacıya, hastaneye, kaplıcaya, tapınaklara gitmeye; ilaçlar içmeye, merhemler sürmeye, boğazınızdan geçenlere dikkat etmeye, spor yapmaya ve hatta kurban kesmeye gerek yok. Genç, güzel-yakışıklı, güçlü, sağlıklı, doğurgan, uzun ömürlü ve hatta ölümsüz falan mı olmak istiyorsunuz? Tekmili birden sizin olabilir. Sadece, dikkatli bir şekilde tüketmeniz gereken iki basit şey var: Elma ve Su.

Buyurun başlıyoruz. Viya Böyle!

Önce birer elma yer miyiz?

Hemen her kültürün söylencelerinde yiyecekler, özellikle de meyveler önemli bir rol oynar. Ancak
bunların arasında başrol hangisinindir desem, hep birlikte aynı anda yanıtlarsınız sanırım: Evet bildiniz,
elma.

İklime ve diğer etkenlere kolay adapte olabildiği için yeryüzünün hemen her coğrafyasında yetişen elma, Neolitik Çağ’dan beri tüketildiğini takip edebildiğimiz, hatta yazının icadı ile birlikte adını öğrendiğimiz ilk meyvelerin başında gelir. İçerdiği pektin sayesinde vücutta bulunan toksinlerin, ağır metallerin ve yabancı maddelerin atılımını kolaylaştırır. Böylece proteinin bağırsaklarda çürümesine engel olurken, kolesterolü, kalp hastalıklarını ve vücuttaki toksik maddeleri yok eder. Lifleri sayesinde kabızlık gibi sindirim sistemi rahatsızlıklarının bile önüne geçer. Elma, bu özellikleri ile başrolü kapmasa zaten ayıp olurdu.

Elmanın bu ‘Oscarlık’ performanslarından hangisi ile başlasak, diğerinin hatırı kalacak. En iyisi mi, biz de
çağımızın hastalığına kapılıp, önce en popüler olanın peşine düşelim.

Efendim malum, tek tanrılı dinlere, özellikle de Hıristiyanlık inancına göre ilk günah, meyve yemektir.
İncil, net olarak bu meyvenin adını vermez. Ancak, ilk söyleyen bilinmese de geleneksel süreçte herkes
birbirini tekrar edince, bu günahın faili, galat-ı meşhur sayesinde ‘elma’ olarak ilan edilir. Cennette olan
biteni bilmeyeniniz yoktur. Uzun uzun anlatmaya gerek duymuyorum, sonuç belli; o elma yenecek ve
Adem ile Havva cennetten kovulacaktır. Olayın özü, o elmanın, bilge ağacının meyvesi olmasıdır. İnsan,
o meyveyi yiyince, benliğini fark etmeye başlar. İşte o gün bu gündür, aşk, cinsellik, gençlik, ergenlik,
utanma, doğurganlık gibi nice şey bu meyve ile temsil edilir.

Tüm tanrıçalar kıskançlıktan
birbirine girdi

Haydi cennetten kovulduk, başımıza gelenler (iyi ya da kötü) bitti mi? Bitmedi. En güzeli belirlemek için
ortaya atılan ‘Altın Elma’ yüzünden, tüm tanrıçalar kıskançlıktan birbirine girmedi mi? Aynı elma, Paris’in kararı sonrası iki dünyayı savaşa sokmadı mı? Canım Troya, bir elma yüzünden yıkılmadı mı?

Aşkın, sevmenin ve sevişmenin, baştan çıkaran arzuların tanrıçası Aphrodite’nin simgesi, o günden beri elma değil mi?

Tanrıça Hera’nın yüzünden, bir kralın şımarıkça verdiği görevlere yıllarca katlanan Herakles, Hesperidlerin bahçesindeki elmalara sahip olmak zorunda olduğu için, dünyanın yükünü Atlas’ın yerine omuzlamak zorunda kalmadı mı?

Bekaret yemini eden, bu tercihini savunabilmek için durmaksızın erkekleri koşu yarışlarında alt etmesi gereken Atalante, son yarışta, bilerek yere bırakılan elmaların güzelliğine kayıtsız kalamadığı için dikkati dağılınca, Hippomenes’e yenilip evlenmek zorunda
kalmadı mı?

Her evlenen çiftin, eve girmeden bir elmayı bölüşerek yemesi, Atina kurulduğundan bu yana süregelmiyor mu?

İskandinav tanrı ve tanrıçaları, Ragnarok’a kadar genç ve güçlü kalmayı, gençlik tanrıçası Güzel İdunn’un elmaları sayesinde başarmıyorlar mıydı? Hatta tanrıça kaçırıldığında, Loki onu kurtarıp geri getirinceye kadar, güçsüz, çirkin ve yaşlı olmadılar mı?

Ya Cermenlere de demeli? Elma ağacı, meyvesi her olgunlaştığında, beni silkeleyin diye dile gelmedi mi? Başka bir seferde, hiç çocuğu olmayan bir kadın, elma soyarken elini kestiğinde, arzuyla çocuk dilemedi mi? Bu dileği gerçekleşmedi mi?

Ya da hayvanların dilini konuşabilen uşak, aşık olduğu Cermen Prensesi ile evlenebilmek için yine hayvanların yardımıyla, yaşam ağacının elmalarını bulup prensese yedirmedi mi?

Bir diğer seferde, kraliçe, sırf dünyanın en güzel kadını olmak uğruna, Pamuk Prenses’e, baştan çıkartacak kadar kırmızı, zehirli bir elma vermedi mi?

İsviçre’nin bağımsızlık simgesi Wilhelm Tell, zalim vali tarafından cesareti sınanırken, oğlunun başına konan elmayı, tek bir okla ikiye ayırmadı mı? Manas destanında Yakup Han, “elma ağacının altında oynamıyor” diye karısından şikayet etmedi mi?

İsviçre’nin bağımsızlık simgesi Wilhelm Tell, zalim vali tarafından cesareti sınanırken, oğlunun başına konan elmayı, tek bir okla ikiye ayırmadı mı? Manas destanında Yakup Han, “elma ağacının altında oynamıyor” diye karısından şikayet etmedi mi?

Gregor Samsa, böceğe dönüştükten sonra, ölümcül yarasını, üstüne vurulan değnekle değil de sırtına fırlatılan çürük elmayla almadı mı?

Newton’un o elma ağacının altında
ne işi vardı?

Isaac Newton’un ne işi vardı o elma ağacının altında? Yerçekimini, tam da orada, sırf ileride Apple firması kendisine elmadan logo yapsın diye keşfedecek değil ya?

Olayın özü, bu meyvenin alamet-i farikası anlaşıldı sanıyorum. Daha örnek vermeye gerek yok. Öyle
hastaneye gitmeye, tıp bilimine güvenmeye, doktorlara ve sağlık çalışanlarına saygı duymaya, ihtiyaçları/ihtiyacımız olan tüm koşulları hazırlamaya, emeklerinin hakkını vermeye falan da gerek yok (!).
Aşık mı olamıyorsunuz? Çocuğunuz mu olmuyor? Ya da ne bileyim bütün dünyayı tehdit eden bir salgın mı
var? Panik yok. Jelatini üzerinde bir elma alıp yiyin, tamamdır(!).

Neyse, en iyisi ben elma konusunu burada kapatayım. Kapatayım da biz çocukken nasıl bitiyordu bu masallar? Gökten üç elma düşmüş… Biri siz okurlara, diğeri daha 17 yaşında ‘Elma’ filmini üreten İran
asıllı kadın yönetmen Samira Makhmalbaf’a, eh artık diğeri de bana. Filmi izlerken afiyetle yerim.

Gelelim diğer meseleye…

Suyunuzu nasıl alırsınız?

İçene ölümsüzlük veren veya onu iyileştiren, gençleştiren/güzelleştiren; doğaüstü veya tanrısal kaynaklı bir suyun varlığına duyulan inanç ve bunun üzerine türemiş efsaneler, herhalde, insanlık tarihi kadar eski olmalıdır.

Aynı ilk bölümde elmaya yaptığımız gibi, burada da suyu; özelliklerini ve önemini tek tek anlatarak, övecek halimiz yok. Su yahu bu; yaşamın bizzat anahtarı. Tabi bunun sodyumu bol olanını mı ararsın, potasyumlusunu mu? İçinde kalsiyumun cirit attığından mı olsun yoksa magnezyumun mu? Bol fosfat mı istersin, az çinko mu? İstersen, hepsinden karışık yaptırayım! Ne vereyim abime?

İnsanların çağlar boyunca -zaten içmek mecburiyetinde olduğu- tükettiği sularda, burada adını sayamayacağımız kadar çok çeşitli mineral ve tabii ki aynı zamanda bakteri olduğunu hesaba katarsanız;
pozitif bilimlerin geliştiği zamanlara kadar insanlar, doğal kaynaklardan her su içtiklerinde, vücutlarında
çeşitli -olumlu/olumsuz- tepkiler olduğunu tecrübe ediyorlardı. Eh, Google amcaya da soramayacaklarına göre, edinilen her tecrübenin dilden dile, kulaktan kulağa; yazı sonrası dönemlerde ise kile-taşa,
papirüse-parşömene kayıt edilerek, dikkatle aktarıldığını biliyoruz. Biraz da dinleyenin-okuyanın dikkatini arttırmak için abarttınız mı, tebrikler; formülü doğru uyguladınız. Artık yeni bir mit yaratmayı başardınız demektir.

Hayatın bu kadar içinde, bu kadar zorunlu, hemen her gün defalarca tekrarlanmak zorunda olan, sonuçlarının çok kısa sürelerde görünür olduğu bu su içme eylemi, tüm dış etkenleri de içine alarak, bir
‘efsane patlaması’ yaratmasın da ne yapsın?

Bir gün bir imkan olsa, dünya üzerindeki, suyla ilgili bütün mitleri alt alta toplasak, aslında sadece birkaç öykünün bizi sarmaladığını görebiliriz. Ancak ilginçtir, bu durum diğer mitlerde olduğu gibi, aynı
öykünün yayılarak, basit değişikliklerle çeşitlenmesi ile oluşmaz. Aksine, neredeyse çoğu, birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkar. İnsanlık, farklı coğrafyalarda ve/veya farklı zamanlarda, başına gelen benzer
şeylere, benzer tepkiler vermiştir, o kadar. Tabii işin içine, çok geniş coğrafyaları, kalabalık nüfusları etkileyen kuraklık veya sel gibi durumlar ile inançlar, özellikle de tek tanrılı dinler girdiğinde, bu durum
değişir. Bu sefer, alışılageldiği gibi, öykü bir yerde oluşur, sonra yayılır gider.

İş bu halde, elimizde o kadar çok ‘su’ ile ilgili efsane var ki; buraya hangisini taşısak diğerine haksızlık
olacak. İyisi mi yine çağımıza uygun davranalım ve en ünlü olanların etrafında dolaşalım.

Adamu ölümsüz olma şansını
kaybetti

İlk kahramanımız Mezopotamya mitlerinden gelsin: Adapa. İsim tanıdık gelmediyse Akkad dilinde sesleneyim: Adamu. Ea tapınağının rahibi ve Tanrı Ea tarafından bilgelik bahşedilen bu arkadaş, tanrıları
kızdırdığı için onların huzurunda yargılanmaya gönderilir. Giderayak Ea, öbür tarafta kesinlikle hiçbir
şey yiyip içmemesini öğütler. Bizim saf bilge de bu öğüdü kulağına küpe yapar. Efendim neyse uzatmayayım, tanrıların yiyeceğinden yemeyip, sularından içmeyince, bizimki ölümsüz olma şansını kaybeder. Tanrıların arasından kovulur ve dünyaya gönderilir.

Eh, bazı modern araştırmacılar da durur mu; bu efsanenin yıllar sonra Yahudilerin Babil Sürgünü sırasında, Yahudi bilginler tarafından kayda geçirildiğini ve Adamu’nun Ademe, dünyaya gönderilme hikayesinin de ‘Cennetten Kovulma’ olayına temel olduğunu iddia ederler. Ben karışmam, laf bilenin. Ancak sonuca bakarsak, insanın bu olaydan ders çıkarttığını; bundan sonra önüne gelen her suyu içip, gençlik güzellik, sağlık mutluluk, uzun ömür, hatta ölümsüzlük aradığını söyleyebiliriz.

Tanrıların suyu veya tanrı içeceği kavramı çok hoşumuza gitmiş olacak ki; her inanç kendi menüsüne en az bir tane ekler. Vaftiz suyunu, Hazreti İsa’nın kanı olan şarabı, Aden’in nehrini, Kevser ırmağını bir başka yazıya bırakalım; ama hepsi de birbirinden enteresan, başka üç tanesine bir göz atalım olur mu?

Mesela, Helen mitolojisinde, güvercinler her gün uzak diyarlardan Olympos’a Nektar taşır. İşte ‘Ambrosia’ bu nektarlardan yapılır. Bu kadar kıymetli bir içeceği, minnacık güvercine taşıtmak da ne bileyim…

İskandinav mitolojisinde ise bilge şair Kvasir’in kanının balla karıştırıldığında, insanlara bilgelik vereceğine inanan iki cüceden bahsedilir. Bu cüceler, düşünmekle kalmayıp eyleme geçer ve zavallı şairi öldürüp kanını kazana akıtırlar. Sonuç: mükemmel. Günümüzde, mayalı içeceklerin adı olan Kvass, buradan geliyor olsa gerek.

Ölümsüzlük sağlayan Soma

En ilginci ise Hint mitolojisinde Soma adıyla anılan içeceğin öyküsüdür. Akla ne geldiyse koyup karıştırıp, bekletip dinlendirip hazırlanan bu içkinin ölümsüzlük sağladığı anlaşıldığında, tanrılar olaya müdahil olup, kurnazlık yaparak bu içeceği insanlardan
çalmayı başarırlar. Hem de iki kadın yaratıp, bunları birbiri ile dövüştürerek bunu yaparlar. Ne zaman kavga eden iki kadın görsem, kafamı yukarı kaldırıp eski tanrılar yine ne işler çeviriyor diye düşünürüm. Tabii bu hırsızlıktan sonra içeceğimizin isminin,
Sanskritçe’de ölümsüzlük anlamına gelen ‘Amrita’ olarak güncellendiğini de hatırlatmakta fayda var.

Karışık içecekleri bir kenara bırakıp, sade suya dönme zamanı. Sıradaki suyumuz sade olmasına sade ama hem içmek için yapılanlar hem de içmeyi başarabilirsen ardından olacaklar öyle böyle değil. Tanıştırayım efendim; Ab-ı Hayat, Türkçesi ile ‘Yaşam Suyu’.

Eh, haliyle bu suyu bulmak, ona ulaşmak zor. Girilmesi zor yerlerde saklı olanı mı ararsın, göz önünde olduğu için fark edilmeyeni mi? Biri ulaşmayı başarıp, diğerine -bir navigasyon titizliğinde- yerini tarif
ettiği halde tekrar bulunamayanı var. Yer değiştireni var. İstediğine görünüp, istediğinden saklananı var. Kimi zaman canavarlar, kimi zaman korkutucu bekçiler, bazen cinler bazen de bizzat ilahlar bu suyun başında bekler, iç içe bilirsen. Biz bu sudan içemesek de hem içenlerden hem de en azından bunu deneyenlerden bazılarını yazımıza taşıyalım. Neme lazım, belki bir okurumuzun işine yarar.

Bu konuda en net anlatımlardan bir tanesi Kur’anı Kerim’de yer alır. Kehf suresinde, Musa Peygamberin, Hızır’ı aramak üzere çıktığı yolda, yanında getirdiği kurutulmuş tuzlu balığı, fark etmeden bu suda yıkadığı, balığın da canlanıp kendini suya attığından bahsedilir. Aynı anlatım, yine İslam kaynaklarında çeşitlenerek İskender Zülkarneyn ile Elyasa öyküsü olarak karşımıza çıkar. Bu çeşitlemelerden bazılarında, aynı şekilde balığın canlandığı bir bölüm ile Ab-ı Hayat’tan bahsedilir. Ancak kimilerinde ise olay örgüsü tamamen farklılaşır. Zülkarneyn ile Elyasa, çıkan büyük bir fırtına yüzünden ayrı yollara savrulurlar. Elyesa ilahi bir sesi ve nur ışığını takip ederek Ab-ı Hayatı bulur. İçince de olağanüstü güçler ve
ölümsüzlük kazanır. Ardından Zülkarneyn’e kavuşunca başından geçenleri anlatıp, kaynağın yolunu bir güzel tarif etse de Zülkarneyn hiçbir zaman buraya ulaşmayı başaramayacaktır. Yine bu anlatıdan türediği düşünülen, birden fazla Hızır ve İlyas öyküsünü çağlar boyu takip etmek mümkündür. Hepsinde de ortak öğe, her ikisinin de Ab-ı Hayat suyundan içmiş olmalarıdır.

Thetis’in Akhilles’u (Aşil) bebekken yıkadığı Styks nehri söylencesi, pek kimse fark etmese de Ab-ı Hayat çeşitlemelerinden bir tanesidir. Zira, bu su sayesinde ölümsüz bir savaşçı olması gereken Akhilleus,
annesi onu suya daldırılırken topuğundan tuttuğu için Troya Savaşı’nda tam olarak o noktadan yediği bir ok yüzünden ölecektir. Çünkü bu su, kahraman savaşçının bedeninde sadece oraya -günümüzde aşil tendonu denilen bölge- değmemiştir.

Adını efsaneden alan Bingöl

Ab-ı Hayat ile ilgili öykülerin içinde en sevdiğim anlatı, Ermeni ‘Çapakçur’ söylencesidir. Efsaneye göre,
bu suyun kıymetinden habersiz bir avcı, vurduğu kekliğin suya düştükten sonra tekrar canlandığını
görünce, sevinçten havalara uçar. Ancak dilini tutamayıp, sırrı başkalarına ifşa edince, su birden bin
parçaya bölünür. Tüh, Bingöl ilimizin isminin nereden geldiğini de ben ifşa etmiş oldum. Olsun, siz kimseye
söylemezsiniz. Şimdi durup dururken göllerin bir on bin parçaya daha bölünmesine neden olmayalım.

Başta önceki örneklere benzer kurgulanan ama farklı sonuçlanan bir başka Ab-ı Hayat efsanesi için
rotamızı Asya’ya çevirelim. Bu hikaye, Japonya’da başlayıp çamur denizlerine, oradan bolluk diyarlarına hatta devler ülkesine uzanır. Üstüne bir de içine Çinli bilginlerden deniz kızlarına, nice enteresan
karakter dahil olur. Kısacası, macera sevenler için ‘tadından yenmez’ bir mit olarak tarif edebiliriz. Zaten, Asya mitleri ile geç tanışan batılı araştırmacılar; efsanenin kahramanı olan Wasobioye’ye, sırf bu seyahatleri nedeniyle ‘Japon Gulliver’ lakabını takmışlardır. Neyse efendim, çok uzatmadan anlatmaya başlayalım.

Öncelikle, yazar olma arzusu ile yanıp tutuşan genç arkadaşlarımızın dikkatini buraya çekmek isterim.
Bakınız, kulağınıza küpe olsun; macera öyle durup dururken başlamaz.

Bizim Wasobioye, evine sürekli gelen rahatsız edici konuklardan (akraba diyememişler sanırım) sıkılır ve
teknesine atlayıp, gider. Hem de hikayenin devamından anladığımız üzere, öyle bir iki günlüğüne falan da
değil.

Sekizinci ayın sekizinci gününde fırtına patlar ve yelkenleri, yelken direkleri parça parça olur…

Neyse biz biraz ileri saralım. Okyanusta sürüklene sürüklene, açlıktan susuzluktan bitap düşmüşken,
bir adaya ulaşır. Mis gibi ada havası, çiçek açmış ağaçlar, hoş kokulu bitkiler ve pırıl pırıl suyu olan bir
kuyu. Kuyunun suyundan içince, gücü tekrar yerine gelir ve damarları kuvvetli bir zevk hissiyle karıncalanmaya başlar. Adayı gezerken, Çinli bilge Jofuku ile karşılaşır ve ondan ‘ölümsüzler adasına’ geldiğini öğrenir. Kahramanımız, artık kendisinin de ölümsüz olduğunu anlayınca sevinir sevinmesine ancak adanın diğer sakinleri ile tanışınca hangi duyguyu hissedeceğini şaşırır. Buradaki herkes, ölümsüz olmaktan bıkmıştır. Tanrım; ne tekdüze bir hayat!

Ada sakinleri, kuyunun şifalı suyu ve adanın koylarında yaşayan denizkızlarının eti ömrü uzattığı için
bunların aksine hayatlarını kısaltacak şeyleri yiyip içmeye uğraşıp durmaktadır. Zehirli altın balığı yiyen
mi ararsın, kurumlardan bulamaç yapıp ekmek banan mı? Üstelik tavırları da bir gariptir. Birbirlerine
doğum günlerinde hastalık ve hızlı ölüm dilemek; rahatsızlanan birine tebrike gitmek, o kişi iyileştiğinde
ise dertlenip üzülmek gibi gelenekler adada hüküm sürüyordu. Bizim kahraman, tüm bunlara kayıtsız kalarak adada tam yirmi beş sene geçirir. Nihayetinde onunda canına tak eder.

O da aklına gelen her yolu deneyerek, ömrünü kısaltma hatta sonlandırma çalışmalarına başlar ama
nafile. Bu adada bir insanın ölmesi mümkün değildir. Sonra, tabiri caizse ‘jeton düşer’. Eğer adayı terk
ederse ölecektir. Bu sefer de yeni maceralar yaşamak, yeni yerler görmek kaygısı kaplar içini; erkenden ölürse, bunların hiçbirini yapamaz ki. Neyse ki biraz düşününce çözümü bulur. Önce sıkı bir ‘ömür
uzatma’ diyeti: bol denizkızı eti, bol kuyu suyu; sonra ver elini yeni coğrafyalar, yeni maceralar. Zeki
adammış vesselam; gezmeye yetecek kadar, saati ileri almayı başarmış.

Gökteki Ay’ı bile canlandıran su

Durun evden bu kadar uzaklaştık madem, bir de Yeni Zelanda’ya gidelim. Bir Maori efsanesinde, Ka-ne
adıyla tanınan ‘özel su’ şöyle tarif edilir.

Ay öldüğü zaman; yaşayan suya, “bütün hayatları geri getirebilen, hatta ayı bile gökteki yoluna geri döndürebilen” Ka-ne’ye gider.

Gökteki Ay’ı bile canlandıran bu su, biz fanilere kim bilir ne yapar, artık siz tahmin edin.

Ab-ı Hayat’ı bulmak zor, onu anladık. Ancak, bulduk diye illa hemen içmemiz mi lazım? Bir değişiklik yapalım ve kahramanın bencil olmadığı nadir bir örnekle yazımızı sürdürelim.

Başkurt Türklerinin Ural Batır Destanında, ölümsüzlük suyunu bulan kahraman Ural, bir ihtiyarın sözüyle suyu içmekten vazgeçer ve dağlara serper; dağda otlar, ağaçlar yeşerir. Bu sayede doğa artık hiç
ölmez; ölmüş gibi yapar ancak her baharda tekrar canlanır. Bak canım okur, kahraman gibi kahraman.
Hem büyüklerinin sözünü dinliyor hem de kendisinden önce başkalarını düşünüyor. Üstelik, bu eylemin
başka faydaları da olacak: Destanın devamından anladığımıza göre; civardaki halk, ne zaman başı derde
girse, kötülükten kaçınmak için bu dağa sığınır.

Son olarak, bu ölümsüzlük bahşeden sudan, Köroğlu ile Kırat’ın da içtiğinden bahsetmesem olmaz. Söylenceden anlaşıldığı üzere Kırat, pınarı bulup şapır şupur suyundan içmeye başlayınca, Köroğlu da ‘atın
içtiği yerden güvenle su içilir’ ilkesine dayanarak, başını kaynağa gömer. Hatta bazı öykülerde, bu sudan yanlarına da aldıklarından, yol boyunca içtiklerinden, kalan birazını da yolda bir başkasına ikram
ettiklerinden bahsedilir. Efsaneye göre, tasın ancak dibine yetişen bu arkadaşın, sadece üst gövdesi
gençleşmiş ama buna rağmen iki yüz elli yıl yaşamayı başarmış.

Peki, elin adamı, azıcık suyla iki yüz elli yıl yaşamış da bu sudan kana kana içen Köroğlu ile Kırat’a ne
olmuş? Onlar, gerçekten ölümsüz oldu mu, hala bir yerlerde çaktırmadan yaşıyorlar mı, bilemem. Ancak, efsaneleşmiş maceralarını bir kenara bırakın, namlarının bile günümüzde hala geçerli olduğunu düşünürsek, bu ölümsüzlük mevzusunu ciddi ciddi kabul etmemiz gerekir. Zira bugün, her haklı direnişin aktörüne “Köroğlu gibi” yakıştırması boşuna yapılıyor olamaz.

Tabii Köroğlu’ndan bu kadar bahsedince, aklımıza haliyle Bolu Belediyesi -şey yanlış oldu- Bolu Beyi
de geliyor. Geliyor ama… Ne diyelim? Hikayenin o tarafında da değişen bir şey olmadığını üzülerek görüyoruz!

Bizden selâm olsun Bolu Beyi’ne
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır…
Köroğlu

Her kaynak kendi efsanesini üretmiş

Bir Ab-ı Hayat olmasa da dünyanın her yerinde, şifalı olarak nitelendirebileceğimiz nice su kaynağı vardır.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi her kaynak kendi efsanesini üretmiş, çağlar boyu koruyarak, günümüze
bu öyküleri taşımayı başarmıştır.

Mesela, Kral Midas’ın güzeller güzeli kızı Suna’nın gittiği Gazlıgöl Termal kaplıcalarını mı ararsınız,
yoksa Hawaililerin gizemli Kamapiikoi ülkesine yaptıkları yolculuklarda içine atladıkları ‘wai ora’ sularını
mı? Zira ilki, vücudunun her yerini saran irinli yaraları iyileştirirken; ikincisi, tüm iç hastalıklarından dış
bozukluklara, hatta felçli yaşlılara bile iyi geliyordu.

Aynı sudan, Seylan’da da bulmak mümkündür. Mesela, Orta Çağ gezginlerinden Sör Mandeville, bizleri
de düşünür ve bir kullanma talimatı hazırlar.

Bu güzel kuyu bütün baharatların kokusuna ve tadına sahiptir ve günün her saatinde kokusunu ve tadını değiştirir. Bu kuyunun suyundan üç kez içenler, bir daha hasta olmama şansını elde der; kuyunun yakınında kalıp sık sık içenlerse her zaman genç görünürler. Adam koskoca Sör, yalan söyleyecek değil ya!

Durun, biraz da ünü uzun soluklu olan bir su kaynağından bahsedelim. Mısır’da Heliopolis kentinde, meşhur bir kuyu var. Nasıl meşhur olmasın? Önceleri, Tanrı Ra her sabah yüzünü bu suda yıkıyordu. Sonra, Hz. Meryem ile Yusuf (Saint Joseph) Mısır’a
kaçtıklarında, burada dinlendiler, üstelik kuyunun suyu ile henüz bir çocuk olan Hazreti İsa’nın kıyafetlerini yıkadılar. Eh, bu su şifalı olmayacak da Terkos suyundan (!) yapılan kahve mi şifalı olacak?

İçene gençlik ve güç bahşeden bir
su kaynağı

Bir efsane de Vikinglerden gelsin. Üstelik, bu öykünün içerisine, bir de coğrafi keşif gizlenmiş canım
okur. Az bilinen bu keşfi de çaktırmadan sizlerle paylaşayım. Vikingler, Avrupa’ya korku saldıkları
yıllarda, uzun süre, başta İrlanda olmak üzere İngiliz Adaları’nı mesken tutmuşlardı. Hatta buralarda,
adaları bir ikmal noktası, bir uzak üs gibi kullanacak kadar otorite kurmuşlardı. İskoç/Gal mitlerinin aktardığına göre, böylesi zamanlarda, macera ve keşif tutkusu ağır basan kimi Viking savaşçıları, bu adalardan daha uzaklara, sisli denizlerin ötelerine kadar gitmeyi başarırlar. Hatta yeni keşfettikleri topraklarda geçici yerleşimler-yeni üsler kurup, buralara kendince isim bile takarlar. Günümüzde, eski metinlerde Vinland (Üzüm Diyarı) olarak adlandırılan bu yerin, Kanada kıyılarında olduğu anlaşılıyor. Yani bizim Vikingler; meşhur Amerika kıtasını, kıtadan daha meşhur olan Christopher Columbus (Kristof Kolomb) ve Amerigo Vespucci gibi abilerden en az 500 yıl önce keşfetmiş, haberiniz olsun. Ha bu arada, tabii ki Vinland ülkesinde de içene gençlik ve güç bahşeden bir su kaynağı var. Ancak, bir Viking savaşçısı olmak ne kadar zorsa, bu sudan gençlik ve güç elde etmek de o kadar zor, bilesiniz.

Amerika demişken, günümüzde başta Hollywood sineması olmak üzere, popüler kültürde sıklıkla kendine yer bulan bir kaynağa daha değinsek iyi olur. Üstelik bu öyküde, efsane ile gerçek kayıtların, tam
anlamıyla birbirine girdiğini de söylemek isterim.

İspanyol kaşif Juan Ponce de Leon, 1513 yılında, bugünün Florida eyaletinin kıyısında karaya çıkarak,
burayı İspanya adına aldığını ilan eder. Rivayet odur ki, etrafta açan çokça çiçek yüzünden, buraya İspanyolca çiçekli anlamına gelen Florida ismini vermiştir. Kaşif, bir süre sonra, yerlilerden işittiği bir
efsanenin ardına düşer ve içenlerin gençleştiği söylenen Gençlik Çeşmesi’ni aramaya başlar. İşte sorun
tam da burada. Buldu mu? Bulmadı mı?

Öncelikle, bu konu hakkında her kafadan ayrı bir ses çıktığını, hatta olayı manevi boyuta taşıyan açıklamalar bile yapıldığını söyleyelim. Neymiş efendim, onun aradığı; şöhret, nam ve kişisel gelişmeyle, manevi açıdan yeniden doğmakmış; çeşmenin suyu sayesinde biyolojik olarak gençleşmek veya yeniden
doğmak değil… Tabi efendim, biz de bunu yedik. Bir başkasının toprağına çık; oradakiler ilkel (!) olduğu
için medeniyet namına her şeylerine, hatta bedenlerine bile el koy; çal, çırp, tecavüz et, öldür; sonra
bana kişisel gelişimden bahset. Neyse efendim, öfkemizi kında tutalım. Bu hikayede ‘çeşmeyi’ asıl bulan, popüler kültür olur. Adı da Para Çeşmesi! Her filmde, oyunda, bu hikayeyi kullanan mı ararsın, yoksa Florida’daki her su kaynağına bir tabela yaptırıp turist avlayan mı? Dünyada en çok izlenen yapımlardan biri olan Karayip Korsanları serisi bile, bu çeşmenin peşine, biri İspanyol diğeri İngiliz olan iki kralı düşürmekte beis görmez.

Efendim, madem Amerika’yı keşfettik; tarihi tesadüften şaşmayıp, buradan Hindistan’a uzanalım. Ne
diyordu tarihçiler? Kaşiflerin asıl istedikleri, Osmanlı’ya yakalanmadan Hindistan’a ulaşmaktı; Amerika
kıtasını yanlışlıkla buldular. Eh biz de aynı yolu takip edelim.

Gölün sularında yaralarını
iyileştirdi

Sanskritçe yazılmış en önemli iki destandan birisi olan Mahabharata destanında, hem Ab-ı Hayat hem
de şifalı su kaynağı öykülerinden örnekler bulunur. Destanın bir bölümünde, baş kahraman Bhima, Lotus Gölü’nü koruyan Yaksha adı verilen canavar bekçileri yendikten sonra, gölün sularında yaralarını iyileştirir. Bir başka bölümde ise Bhima’nın kardeşleri (Pandavalar), yanlışlıkla doğaüstü bir göl ile karşılaşırlar. İlk örnek, bu tür mitlerde sık gördüğümüz bir kurgu içerirken, ikincisinde karşılaştığımız olay örgüsü oldukça nadirdir.

…Gizemli geyiği takip ederken, büyük kardeş Yudhishthira, bitkin ve susuz kaldı. Bunun üzerine diğer
kardeş Nakula su aramaya gitti ve güzel bir göl buldu. Gölde bir turna dışında hiçbir canlı yaratık yoktu.
Gölden su almaya çalıştığında, turna şöyle dedi: Ey Nakula! Eğer sorularıma tatmin edici bir cevap vermeden alırsan, bu gölün suyu zehre dönüşecek…

Hikayenin devamında, Nakula turna kuşunu kale almaz, suyu aceleyle içer ve ölür. Sonra sırasıyla, önce
ikiz kardeşi Sahadeva, ardından diğer kardeş Arjuna ve nihayetinde baş kahramanımız Bhima da aynı yere
ulaşır, ancak hiçbirisinin akıbeti değişmez. Kardeşlerinden hiçbiri suyla geri dönmeyince, Yudhishthira
izlerini takip ederek göle ulaşır ve hepsinin kıyıda ölü olarak yattığını görür. Kardeşlerinin katilini aramadan önce, gölden biraz su içmeye karar verince turna kuşu, diğer kardeşlerine yaptığı gibi onu da uyarır. Büyük kardeş, yaşının da verdiği bilgi ve tecrübe sayesinde, burada bir iş döndüğünü fark eder ve turnanın sorularını cevaplamayı kabul eder.

Öykü burada iyice ilginçleşiyor. Turna aslında kılık değiştirmiş bir Yakshadır ve Yudhishthira’ya, tanrılar, metafizik, felsefe gibi onlarca farklı konuda, tam yüz yirmi beş soru sorar. İçlerinden birisini buraya
taşıyayım sevgili okur, bu sınavın ne menem bir şey olduğuna siz karar verin.

-Duyulan, nefes alan, her türlü nesnenin tadını çıkaran ama henüz yaşamayan kişi kimdir?

Metinden, bu sorunun cevabının; paylaşmayı ve alçakgönüllülüğü sevmeyen kişileri kast ettiği anlaşılıyor. Hadi bunu biz de bildik diyelim; ya şunlara ne demeli?

-Rüzgardan daha hızlı (kıvrak) olan nedir? – Akıl
-Erdemin en yüce sığınağı nedir? – Özgürlük
-En değerli varlığınız nedir? – Bilgi
-Kontrol altına alındığında pişmanlık yaratmayan şey
nedir? – Zihin
-Hastanın dostu kimdir? – Hekim
-Tüm kazanımların en iyisi nedir? – Sağlık

Arkadaş, elin canavarı bile her şeyin farkında, bir biz anlayamadık!

Neyse biz hikayemize dönelim, Yudhishthira, tüm soruları doğru cevaplar ancak Canavar, hayata döndürmesi için sadece bir kardeşini seçmesine izin verir. Bir abi olarak ne zor bir seçim…

Yudhishthira, Nakula’yı seçer. Çünkü o üvey kardeştir. Bu seçimi yaparken, önce öz annesini düşünür, onun hala sağ bir oğlu var; ancak üvey annesinin hiç sağ oğlu kalmadı. Sonra, canavarın sorduğu sorulardan birisi aklına gelir: Dünyadan daha ağır olan şey
nedir? Bu sorunun cevabı da ‘annelik’ olur. İşte bu yüzden, anneliğe hürmetinden, Nakula’yı seçer. Canavar, böylesine bilgece davrandığı ve tanrıların yolundan şaşmadığı için tüm kardeşlerin hayata döndürülmesine müsaade eder.

Of, ne macera ama, değil mi? 21’inci yüzyılın en iyi senaristi seçilmiş olsa, böylesini ‘Jordan Peele’ bile yazamaz bence.

Herkes kendine pay çıkarsın

Evet sevgili okur, her zamanki gibi çağdan çağa zıpladığımız, o kıta senin bu ada benim gezip durduğumuz; ancak asıl kaderini ‘söz sanatlarına’ teslim ettiğimiz bir yazının daha sonuna geldik. Artık ağır
ironiden mi, mecazdan mı, kinayeden mi, tarizden mi, tecahül-i ariften mi alırsınız bilemem, ancak herkes kendine buradan bir pay çıkarsın.

Son sözü de başka bir ustaya bırakalım ki derdimiz yerini bulsun.

Geldi geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir, bir göz yumup açmış gibi

Yunus Emre’m bu dünyada, iki kişi kalır derler
Meğer Hızır İlyas ola, Ab-ı Hayat içmiş gibi

Yunus Emre

Söylencemiz sürecek. Viya böyle!

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir