Öğr. Gör. Selim Martin
Dokuz Eylül Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü
“İnsanlar deniz trafiğini ne amaçsız bir zevk ne de başıboş maceralar için başlattılar. Onlar denize, sadece en güçlü dürtülerin baskısı altında gittiler”
Grafton Elliot Smith

Evet, canım okur, bu sayıda herkes, ‘denizin arkeolojisini’ konuşurken, biz emperyalizmini konuşalım mı ne dersiniz?
Haydi gelin, ‘su üstü’ teknolojisi ve ekonomisinin zirve yaptığı zamanlarda biraz gezelim. Eh, gezerken de boş durmayalım; deniz maceraları üzerine söylenen onlarca efsane arasından, bir garip(!) öyküyü çıkartıp Akdeniz ve Karadeniz’in uçlarına kadar taşıyalım.
Zaman: Tunç Çağı sonları.
Yer: Yakın Doğu
Dümen alın, yola çıkıyoruz. Rotamız Gürcistan.
Yolumuz uzun, bakalım ne zaman varabileceğiz?
Viya Böyle!
Kral Kretheus ölünce, iki üvey kardeşin uyanık olanı Pelias, tahtın gerçek varisi Aison’un elinden, İolkos tahtını zorla alır. Tabii antik çağlarda bu işler, kahinlere danışılmadan, fal baktırılmadan yapılmaz. Falcı, taze krala, kardeşinin soyundan gelen birisi tarafından öldürüleceği kehanetinde bulununca, gerçek varis Aison zindana, geri kalan akrabalar da doğruca mezara gönderilir. Ee, koca taht bu, kim bir kere oturduktan sonra kalkmak ister ki?
Aison, saray zindanlarında geçirdiği uzun yıllarda, sessiz, sakin, kimseye bir zararı olmayan ve en
önemlisi kaybettiği tahta dair en ufak bir çabada bulunmayan bir profil çizince, esareti seviye atlar. Artık
zindanda değil, sarayda, hükümdarın erkek kardeşi olarak, ilgi ve saygı görerek, gözetim altında yaşar.
Bir müddet sonra Polymele isimli bir kadın ile evlenir ve bu evlilikten Diomedes adında bir erkek çocuk
dünyaya gelir. Tamam erkek kardeşin tahtta gözü yok ama kehanete göre bu soydan gelen birisi tarafından öldürüleceğini bilen Kral Pelias’ın, bu erkek çocuk haberinden ne kadar korktuğunu tahmin edebilirsiniz sanıyorum.
Pelias, doğum haberini alınca, yengesinin kapısına dikilip, doğar doğmaz bebeği öldürmeyi planlar
ancak Polymele saraydaki diğer kadınları çağırarak onlardan bebeğin ölü doğmuş gibi ağıtlar yakmasını
ister ve böylece kapıda cellat gibi bekleyen kralı aldatmayı başarırlar. Çok geçmeden kadınlar bebeği
şehrin dışarısına kaçırarak Pelion Dağı’na bırakırlar.
Konu, sabık mitoloji okurlarının bildiği yerden geldi değil mi? Ormana, dağa veya nehre bırakılan çocuk.
Efendim, herhangi bir efsanede, bir çocuk tek başına doğaya bırakılırsa, ne yapıp edip hayatta kalacak, büyüyecek, çok başarılı olacak ve nihayetinde kehaneti tamamlayıp hem hakkı olanı hem de intikamını almayı başaracaktır. Buyurun, işte bu da mitolojik klişe. Yeri gelmişken, bu klişe hakkındaki en güzel şakanın, sevgili Gani Müjde tarafından, ‘Kahpe Bizans’ filminde yapıldığını söylemeden geçmek olmaz. İsmi de kendisiyle müsemma; Gezer Bey ’e buradan sevgiler.
Neyse efendim, dönelim biz konumuza. Bizim bebek, dağda tek başına ne yapacak ki? İşi resmi olarak, dağda, ormanda gezip, terk edilmiş çocukları bulup, onları yetiştirip kahramana dönüştürmek olan meşhur bir at adamımız, Kentauros var, tanır mısınız? Bilge at adam Kheiron, geçmişte bakıp büyüttüğü Akhilleus, Asklepios, Aineias ve diğer birçok ünlü kahraman gibi, bu bebeği de yanına alıp büyütmeye başlayacak. Haydi, vatana millete hayırlı ve de uğurlu olsun.
Efendim olan biteni, Kral Pelias için kısaca özetleyelim. Tahtı illegal bir şekilde ele geçirdi, fal baktırdı,
falda, kardeşinin soyundan gelen birisi tarafından öldürüleceğini öğrendi, kardeşini zindana attırdı, diğer akrabalarını öldürttü. Ancak tahtın gerçek varisi Aison, taht için bir tehdit içermeyince, önlemlerde
bir gevşeme oldu. Bu gevşeme sayesinde de Aison’un bir oğlu oldu ve bir şekilde o oğlan saraydan
sağ salim kaçmayı başardı. Üstelik, kahraman yetiştirmesiyle ünlü birisi tarafından sahiplenildi. Eyvah
ki ne eyvah! Şimdi kral ne yapacak? Bildiniz. Tabii ki yeni güncellemelere göre yeniden fal baktıracak.
-…Sadece bir ayağında sandalet olan adamdan sakının, sizi o öldürecek…
Bu falcıların da duman koklamaktan kafası gidik herhalde. Neyse efendim, biz hikayeye dönelim. Hatta
biraz ileri bile sarabiliriz; aradan yıllar, yıllar geçer…
İason hakkı olan tahtı almak
için gün sayıyor
At adam, bizim oğlanı, bir güzel yetiştirecek ve bu süre boyunca peşine kimse düşmesin diye ona yeni
bir isim verecektir: İason. İason artık, güçlü, kuvvetli, yakışıklı, iyi dövüşen ve aynı zamanda oldukça
kurnaz ve bilgili bir genç delikanlı. Yani, kahramanlık piyasasına çıkmaya hazır. Üstelik gerçek kimliğinin
de farkında, hakkı olan tahtı almak için gün sayıyor. Haydi bakalım, hayırlısı. Bu arada diğer tarafta kötü
kral, yıllardır yaptıkları yüzünden, tanrıların öfkesini üzerine çekeceğini düşünen, ürkek birisi olur. Artık tanrıları hoş tutmak için, sürekli onların onuruna törenler, şölenler düzenler hale gelir. Bir gün deniz
kıyısında, Tanrı Poseidon onuruna düzenlediği şölende, tam da adaklar kesilirken, kalabalığın arasında, iki büyük mızrak taşıyan ve leopar derisinden kıyafetleri olan bir gence gözü takılır. Görür görmez de
beti benzi atar. Çünkü gencin sadece bir ayağında sandalet vardır. Kahinin sözleri kulaklarında çınlamaya başlar. Genci yanına çağırır.

Söyle bakalım delikanlı, sen kimsin? Kimin oğlusun?
Beni yetiştiren adam bana İason adını verdi.
Nefesini tutan krala bir rahatlama gelir.
Ancak gerçekte Aison’un oğlu Diomedes olarak
tanınırım.
Bir süre tekrardan nefes almayı unutan kral, kendine
gelir, gence öfkeli bir bakış atar.
Eğer bir kahin sana, ileride adamlarından biri tarafından öldürüleceğini söyleseydi, bunun karşısında ne yapardın?
Onu Kolkhis’e, Altın Koçun postunu getirmesi
için gönderirdim.
Efendim, şimdi bu konuşmalardan biraz önceye, önemli bir ana geri dönmemiz lazım. Çünkü bu dünyada insanların başına geleceklere, insanlar değil, tanrılar karar verir. Hele ki kralların ve kahramanların kaderi, tamamıyla tanrıların elindedir. İason, kente doğru yola çıkmış gelirken, Anauros Nehrinin kıyısına varır. Orada yaşlı bir kadının, akıntının gücünden dolayı karşıya tek başına geçmekte zorlandığını ve çevredeki insanlara yardım için yalvardığını görür. Hiç kimse, böylesine bir akıntıda, yaşlı bir kadına yardım etmek için kendisini tehlikeye atmaya yanaşmaz. Ancak İason, bir kahramandır. Sevgili okurlar iyi bilirler ki kahramanın, yaşlı kadınlara yardım etmediği tek bir efsane yoktur. İason kadını sırtlar, nehre dalar, ancak ağırlıktan ve akıntının hızından zar zor yürümeye çalışırken, ayağındaki sandaletlerden birisi suya kapılıp gider. Diğer kıyıya bir şekilde sağ salim varırlar ve kadın bu iyiliğinden ötürü kahramanımızı kutsar.
Şimdi elimizde, görüntüyü başka bir açıdan izlememizi sağlayacak bir düğme olsa, düğmeye basınca
şöyle bir sahneyle karşılaşırdık. Göklerden inen tanrıça Hera, ağaçların arasında gizlenirken, İason’un
nehre yaklaştığını görünce, bir anda yaşlı bir kadına dönüşüp kıyıya iner. Yaa, sevgili okur. Mitolojide bile
Var’a gitmekte fayda var. Zira, bu kadar usta sahtekarın olduğu yerde, insan hiçbir zaman ilk gördüğüne, ilk duyduğuna inanmamalı.
Hera, kendisine özensiz davranıldığını
düşünerek öfkelenmiş
Meğer tanrıça Hera, kral Pelias’ın, tüm tanrılara sürekli törenler düzenlerken, kendisine biraz özensiz
davranıldığını düşünerek öfkelenmiş ve onu cezalandırmaya karar vermiş. Eh be kral, bu kadar uyanık bir insansın, böyle şey yapılır mı? Tüm tanrıların arasında, en kindar olanına mı dikkatsiz davrandın?
Çek bakalım şimdi cezanı. Şimdi düğmeye tekrar basalım, kral ile kahramanın konuşmasına kaldığımız
yerden devam edelim. Tabii bu arada, kahramanın verdiği cevapların, aslında onun kafasına bu sözleri
sokan Hera’ya ait olduğunu söylemem gerekmez sanırım. Oynatalım Uğurcum.
Tüm bunları bana kimin sorduğunu lütfeder misiniz?
Ben İolkos Kralı Pelias.
Kahramanımız -tabii ki bir kahraman olduğu içintahtı zorla ele geçiren, babasını zindana atan ve hayatını bir kaçak olarak yaşamasına neden olan amcasıyla ilk tanıştığı ana pek şaşırmaz.
Öyle mi? Ben hakkım olan tahtı sizden almaya geldim.
Kral -tabii ki bir kral olduğu için- oldukça politik davranır. Zira, yıllar içinde etrafında düşmanları artmıştır ve böyle bir ortamda kimsenin yasal hakkına açıkça itiraz etmek gibi bir aptallığa düşmeyecek, aynı
zamanda rakiplerini iyi analiz edecek kadar tecrübelidir. Çocuk barut gibi, maceradan maceraya atlamaya hazır, ona tehlikeli bir görev teklif et, bırak gerisi kendiliğinden hallolur.
Evet, taht esasen senin hakkın. Ben de zaten artık çok yaşlıyım, krallığı yönetecek gücüm kalmadı. Fakat, bunun için senden ilk olarak, topraklarımıza felaket getiren bir lanetten bizi kurtarmanı istiyorum.
İşte bir yöneticiden duymaya alışık olduğumuz ve tabii ki bir genci en hızlı gaza getirmeyi sağlayan o
sihirli cümle: Ülkenin sana ihtiyacı var.
Atalarımızdan Phriksos’un ruhu sürekli bizi rahatsız ediyor. Lanetlendik. Phriksos, uzak bir ülkede, Kolkhis’de (Gürcistan) öldü. Cenazesi de törelerimize uygun şekilde gerçekleştirilmedi. Altın bir koçun sırtında oralara kadar gitmişti. Atamızın ölümünden sonra o koç tanrılara kurban edilmiş ve postu, bir canavarın nöbet beklediği bir koruluğa asılmış. Kahinlere danıştım, o postu alıp getirebilirsek, atamızın ruhu da huzura erecek ve laneti üzerimizden kalkacak. Ben bu onurlu görevi yapamayacak kadar yaşlı ve güçsüzüm, ancak senin gibi bir delikanlı bunu başarabilir. Postu alıp döner dönmez, tahtı gönül rahatlığıyla sana bırakabilirim. Bu ülkeyi bir kahramandan daha iyi kim yönetebilir ki?
Bizim kahramanın, bu onurlu (?) göreve hemen atladığını tahmin edersiniz. Atladı atlamasına da bu
önemli ‘ata” da kim, altın postu olan koç da neyin nesi diye sorduğunuzu biliyorum. Efendim, müsaadenizle bu kısmı kral yerine ben anlatayım.
Bir gün Baş Tanrı Zeus, bir ırz düşmanını yanıltmak için, eşi Hera’ya benzeyen, buluttan bir kadın yaratır.
Bu kadına Nephele (Antik Yunanca’da bulut kümesi anlamına geliyor) ismi verilir. Gel zaman git zaman,
Nephele, Boiotia Kralı Athamas ile evlendirilir ve bu evlilikten ikiz çocukları; Phriksos adında bir oğlu ve
Helle adında bir kızı olur. Erkeklerden yana hiç şansı olmayan Nephele, Athamas tarafından terk edilir. Zira Kralın gözü bir başkasında, Thebai prensesi İno’dadır. Athamas, İno ile evlenir, İno, eşinin önceki evliliğinden olan çocuklarını hiç sevmez, onlardan kurtulmak için sinsi bir plan yapar. Kentin, tohumluk
için ayırdığı tüm bitkileri gizlice kavurur. Tabii ekim yapıldıktan sonra bitkilerin hiçbiri büyümez. Kıtlıktan
korkan çiftçiler, hemen kehanet merkezine başvurur, fakat İno çoktan kahinlere rüşvet vermiştir.
…Ülkemiz bu kıtlık felaketinden, ancak Kral Athamas, oğlu Phriksos’u tanrılara kurban ederse kurtulacaktır…
Eski kocasının, halkın baskısı ile kendi oğlunu kurban etmeyi kabul ettiğini gören Nephele, Zeus’a
yalvarır ve yardım ister. Zeus, yaratıldığı günden bu yana başına gelmeyenin kalmadığı bu kadına acır ve
çocukları kurtarması için altın bir postu bulunan ve uçabilen koç Khrysomallos’u gönderir.

Helle’nin denize düşüp boğulduğu yere
Çanakkale Boğazı ismi verildi
Çocuklar bu koçun sırtına biner ve kaçarlar. Talimat çok açıktır. Koçun sırtında uçtuğunuz sürece aşağıya, yeryüzüne kesinlikle bakmayın. Ne yazık ki Helle, merakını dizginleyemez ve denizi aşarken aşağıya bakar. Bakar bakmaz da başı döner ve koçun sırtından denize düşüp boğulur. Düştüğü yere Hellespontos (Helle Denizi – Çanakkale Boğazı) ismi verilecektir.
Diğer kardeş Phriksos, gözyaşları içerisinde koça sıkı sıkıya tutunur ve koç onu Kolkhis’e kadar sağ salim götürür. Kolkhis Kralı Aeetes, uçan bir koçla ülkesine gelen bu gence, tanrıların armağanı gözüyle bakar ve ona sahip çıkar, üstelik kızıyla da evlendirir. Phriksos ise minnettarlık göstergesi olarak krala altın koçu verecek, bu koç tanrılara adak olarak kurban edilecek ve postu da çıkarılıp kutsal bir koruluktaki ağaca asılacaktır.
Efendim göreceğiniz üzere, ortada ruhu huzura ermeyen bir ata falan yok. Ata Phriksos, kendi ülkesinde üvey annesinin sinsi oyunlarıyla az daha öldürülecekken, kaçıp gittiği ülkede el üstünde tutulmuş,
huzurlu bir ömür geçirmiş. Yani bizim taze kahraman İason, boşu boşuna ölümcül bir maceraya kendini
atıyor diyebiliriz.
Ne yapalım sevgili okur, bizim olaylara müdahale etme şansımız yok. Olan biteni anlatmakla yükümlüyüz, o kadar. Şimdi dönelim İolkos kentine, bakalım altın postu ve huzura ermeyi bekleyen ruhu, ülkeye nasıl döndürmeyi planlıyorlar. Kahraman İason, hemen Kıta Yunanistan’daki her kente haberci gönderir ve kendisinin önderliğinde, böylesine zorlu bir yolculuğa çıkmak isteyen gönüllüleri davet eder. Aynı zamanda, dönemin ünlü gemilerini inşa eden Thespia’lı Argos’u, elli kürekli bir gemi yapması için
ikna eder. O zamana kadar, bu büyüklükte bir gemi görülmemiştir.
Helen mitolojisinde bir kahraman
varsa, Athena ona yardım eder

Gemi, Pelion Dağı’ndan getirilen kerestelerden inşa edilir. Daha sonra bizzat Tanrıça Athena, Zeus’un kutsal koruluğundan kestiği bir ulu meşeden, geminin pruva direğini yapar. Ulu meşe, konuşabilme
yeteneğine sahip olduğu için ondan yapılan bu direk kehanette bulunabiliyordu. Mitoloji sevdalılarının dikkatine: Helen mitolojisinde bir kahraman varsa, mutlaka Athena ona yardım eder. Bu durum kesinlikle değişmez.
Gemi, Pelion Dağı’ndan getirilen kerestelerden inşa edilir. Daha sonra bizzat Tanrıça Athena, Zeus’un
kutsal koruluğundan kestiği bir ulu meşeden, geminin pruva direğini yapar. Ulu meşe, konuşabilme
yeteneğine sahip olduğu için ondan yapılan bu direk kehanette bulunabiliyordu. Mitoloji sevdalılarının
dikkatine: Helen mitolojisinde bir kahraman varsa, mutlaka Athena ona yardım eder. Bu durum kesinlikle değişmez.
Yeri gelmişken bu efsanenin arkeolojik kayıtlarından da bahsedelim. İlk Çağ’ın büyük destanlarından biri olan Argonautlar Seferi’ni, bütün haliyle ilk olarak milattan önce 3’üncü yüzyılda yaşayan Rodoslu Apollonios anlatmıştır. Yine Antik Çağ’ın ünlü yazarlarından Apollodoros ve büyük Dor şairi Pindaros, aynı konuyu işleyen diğer bilinen kişilerdir. Efsanenin son bölümünü oluşturan Medeia ile İason söylenceleri ise tragedya yazarlarına ve özellikle Euripides’le Seneca’ya konu olmuştur. Tabii ki ününden dolayı, bu efsanenin günümüze kadar, bilimsel yayınlardan çocuk kitaplarına, film ve dizilerden, bilgisayar oyunlarına varan geniş bir yelpazede sürekli kendine yer bulduğunu da hatırlatmakta fayda var.
Gelelim gemiye katılan gönüllülere. Çağlar boyunca, mit yazarlarının, bu isimler hakkında verdiği listeler
asla birbirini tutmaz. Genel olarak, farklı yerlerden gelen tüm bu kişilerin, kendi kentlerinde önemli insanlar olduklarını; çoğunun bir tanrı soyunun veya yerel kral ailelerinin ya da diğer soylu ailelerin üyeleri olduğunu söyleyebiliriz. Yine birçoğunun iyi savaşçılar olduğunu, bunların yanında dönemin ünlü
kahraman, ozan ve bilici-kahin gibi karakterlerinin ve bir de bazı sürpriz isimlerin bu ekipte yer aldığını
söylemek gerekir. Biz de burada -her birisini tek tek sayamasak da- en popüler olanlarını ve tabii ki birçok farklı yazarın listesinde adı tekrarlananları biraz tanısak fena olmaz. Uyanık Kral, sözde ülkenin lanetini kaldırmak için İason’u böylesine zor bir göreve gönderirken, adama sormazlar mı siz neden gitmiyorsunuz diye? Kral, yaşlılık ve güçsüzlüğünden dem vurur ancak oğlu Akastos’u da sefere yazdırmayı ihmal etmez.
Konu deniz seferi olur da deniz tanrısı Poseidon’un çocukları durur mu? Tanrının oğullarından Tegealı
Büyük Ankaios, Pyloslu Melampus, ünlü bir denizci olan Argivli Nauplios ve istediği herhangi bir kılığa
girebilen Pyloslu Periklymenos gemide baş sırayı alır.

Eh, bir tanrının soyundan gelenler sefere katılırsa, diğer tanrıların çocukları da geride kalmak istemez değil mi? Zeus’un oğulları Kastor ve Polluks (ünlü Helena’nın kardeşleri), Ares’in oğlu Orkhomenoslu Askalaphos, Hermes’in oğlu Ekhion, Apollon’un oğullarından Argivli İdmon, Hephaistos’un oğlu Aitolialı Palaimon, Dionysos’un Giritli oğulları Phanos ve Staphylos, Boreas’ın (yani Bora-Kuzey Rüzgarı)
kanatlı oğulları Kalais ve Zetes, yine gemiye katılan tanrı soylulardır.
Eh, geminin inşacısı Thespialı Argos’u, tabii ki geminin kaptanı ve efsanenin başrol oyuncusu İason’u, ünlü ozan Orpheus’u, gemideki birkaç kahinden birisi olan Mopsos’u, ileride Troya Savaşı’nın efsane savaşçıları olacak Akhileus’un (Aşil) babası Peleus’u ve Odysseus’un babası Leartes’i ve Helen dünyasının en büyük kahramanı ve yeryüzünün en güçlü adamı Herakles’i (Herkül) de hemen geminin listesine yazalım.
Bir arıcı bu sefere ne amaçla
katılmış olabilir?
Gelelim sürpriz karakterlere. İlk olarak geminin gözcüsü Lynkeus’u tanıyalım. Kendisi başka birçok ünlü
mitte de yer alan önemli bir savaşçıdır. Ancak Argonoutlar Seferi için farklı yazarların oluşturduğu gönüllü listelerinin tamamında kendine yer bulmasının asıl nedeni savaşçılığı değil görme yeteneğidir. Tüm
yazarlar onu, ‘en uzakları bile rahatlıkla görebilen’ veya ‘karanlıkta bile görebilen’ olarak tarif etse de
bazıları, kitap ciltlerinin, duvarların, hatta ağaçların içini görebildiğini, diğerleri ise yerin altını görebildiğini söylerler. Bu ‘yerin altını görme’ olayını bir yere not alın, belki ileride işimize yarayabilir.
Daha sonra, arıcı Atinalı Butes, Tanaronlu yüzücü Euphemos ve Boiotia’lı dümenci Tiphys de gemiye
katılan ilginç karakterler olarak tanımlanabilir. Haydi dümenci ve yüzücüyü anladım da bir arıcı bu sefere
ne amaçla katılmış olabilir?
Son olarak listeye, biraz cinsiyet çeşitliliği için de isimler ekleyelim mi ne dersiniz?
Ünlü kadın savaşçı Atalante’yi ilk sıraya yazalım. Zira Atalante, hem kendi efsanesi hem de katıldığı önemli söylenceler nedeniyle oldukça popüler bir isimdir. Ailesi bir erkek çocuk beklediği için, Atalante doğar doğmaz reddedilir ve dağa bırakılır (Bak yine bir çocuğu doğaya bırakma hikayesi). Önce, dişi bir ayı
tarafından daha sonra o ayıyı avlayan avcılar tarafından sahiplenip yetiştirilir. Sonra gelsin Argonoutlar
Seferi, Kalydon Domuz Avı ve Koşu Yarışı gibi ünlü efsanelerde büyük roller. Eh, beni de bir ayı ve iki
avcı yetiştirse, ben de kahraman olurdum herhalde. Ancak Atalante’nin bu sefere katılması ile ilgili, antik
yazarlar farklı görüş bildirirler. Kimi hikayelerde sefere bizzat katılırken, kimilerinde gemideki tek kadın
olarak, erkekler arasında çekişme yaratacağı düşüncesiyle İason’un onu engellediği söylenir. Bazılarında
ise, gemiye davet edilir ancak yine aynı nedenle Atalante sefere katılmayı kendisi reddeder.
Bu kategoriye giren diğer ismimiz ise yine birçok önemli mitte rol alan Kaineus olacaktır. Hayatının
büyük bir bölümünde, güzel bir kadın olan Kaineus’a, tanrı Poseidon göz koyar ve onunla birlikte olmak
ister. Bu birliktelikten sonra, kimi öykülere göre çocuk sahibi olmamak için kimilerine göre ise tanrı ile
yatmanın karşılığı olarak kendi talebi ile, Poseidon tarafından bir erkeğe, hatta asla yaralanmayan bir
erkek savaşçıya dönüştürülür. İsmi de Kaeneus olur. Bence kendisi, böylesi zor bir sefer için biçilmiş
kaftan. Hem kadınların güçlü taraflarını taşıyor hem de tanrısal dönüşümü nedeniyle savaşlarda asla yaralanmayan bir erkek savaşçı. Bir komutan emrindekilerden daha ne bekleyebilir ki?
Evet, sefere katılanları da az çok tanıdıysak, sıra geldi artık yola koyulmaya. Haydi şu gemiyi suya indirelim artık.
-Gidiş Güzergahı-
Herakles, kendi görevlerinden birisinden dönerken İolkos’a uğrayıp göreve katılmaya gönüllü olmuştu.
Bu sırada -tanrısal gücü ve şöhreti nedeniyle- Argo gemisinin kaptanlığına aday gösterilmişti. Ne var ki
Herakles alçakgönüllülükte bulunarak her ne kadar tecrübesiz de olsa bu seferi planlayıp düzenleyen
İason’un emri altına girmeyi uygun buldu.
Gemi harekete hazır olduğunda, her birine iki savaşçı oturacak bir düzende kürekler için kura çekildi
ve İason, Apollon onuruna bir çift öküz kurban etti. Kurbanlardan çıkan siyah dumanlar kıvrılarak gökyüzüne doğru yükselirken, Orpheus’un şarkılarıyla daha ilk akşamdan birkaç sarhoşun çıkardığı arbedenin tatlıya bağlandığı ziyafetlerini sona erdiren Argonautlar, şafağın ilk ışıklarıyla beraber yola çıkma kararı alırlar.
Kehanete göre, İdmon’un kendisinden
başka yolcuların hepsi geri dönecek
Yolculuk Teselya’daki bir limandan başlar. Önceki gece Tanrı Apollon’a kurbanlar kesildikten sonra
ortaya çıkan dumanlar, kahin İdmon tarafından bu seferin iyi sonuçlanacağına yorulur. Bu efsanede en
gülünç yerlerden biri de bu fal kısmıdır. Zira kehanete göre, İdmon’un kendisinden başka yolcuların
hepsi geri dönecektir. Düşünsenize, kahin olarak zorlu bir sefer hakkında bilicilik yapıyorsunuz ve
gördüğünüz şey, kendiniz hariç herkesin eve sağ salim dönebildiği bir macera. Yeteneğiniz, artık resmen lanetiniz.
Geminin ilk durağı Lemnos (Limni) adası. Kahramanlarımız buraya gelmeden bir yıl önce, adada çok
ciddi olaylar yaşanmıştı. Lemnos Adası’nın kadınları, birkaç yıl boyunca Tanrıça Aphrodite’yi onurlandırmayı, ona adaklar adayıp törenler düzenlemeyi biraz savsaklamışlar. Tanrıça da öfkelenerek, adadaki tüm kadınları kötü bir kokuyla cezalandırır. Kadınlar çok kötü koktuğu için, adanın erkekleri mutluluğu dışarıda aramaya ve komşu bölgelerden esir kadınlar alıp onlarla birlikte olmaya başlarlar. Onurları kırılan Lemnos kadınları -tabii Aphrodite’nin de gazıyla- adadaki tüm yetişkin erkekleri bir gecede öldürürler. Sadece Kral Thoas, kızı Hypsipyle’nin acıma duygusu sayesinde hayatta kalır. Gece gizlice bir
sandık içine konularak denize bırakılır. Bu olaydan sonra, Aphrodite kadınları bağışlar ve onlara verdiği
iğrenç kokuyu yok eder.
Bu olaydan bir yıl sonra da Argo gemisinin ülkelerine yaklaştığını gören Lemnoslular, onları düşmanları sanıp karşı koymak için, kocalarının zırhlarını üzerlerine geçirerek hemen sahile koşarlar. Ancak gemi limana yaklaştığında, iyi bir hatip olan Ekhion, onlarla konuşarak gerçeği anlatır. Şehir meclisini toplayan kadınlar, bu konuklara ne yapacaklarını tartışmaya başlar. İlk fikir, gemidekilere erzak ve şarap göndererek olayı tatlıya bağlamak olur. Zira kocalarını öldürdükleri için cezalandırılmaktan korkuyorlardır. Ne olur ne olmaz diye, böylesine savaşçı bir grubun şehre girmesine izin vermek, onlara çok riskli görünür. Bu sırada Hypsipyle’nin oldukça yaşlı dadısı Polykso mecliste söz alır.
Bu şekilde, erkeksiz yaşamaya devam edersek, soyumuz kısa süre içinde yok olup gider; en akıllıca yol,
şehirdeki kadınların bu seçkin ve kahraman savaşçılarla birlikte olmasıdır. Bu şekilde, yalnızca ülkemizin
güvenliğini sağlama almakla kalmayız, aynı zamanda da cesur ve savaşçı bir nesle sahip oluruz.
Söylediklerinden hiçbir çıkarı olmayacak yaşta birinin, böyle bir teklifte bulunması herkesten destek
görünce, Argo gemicilerinin kente girmesine izin verilir. Tabii ki geçtiğimiz yıl olanları bütün çıplaklığı
ile anlatmadan.
Kocalarımız bize yıllardır çok büyük eziyet çektirdi, biz kadınlar da bir araya gelerek onları ülkeden
kovduk. Şu an tahtımız boşta, lideriniz İason isterse ülkemizin başına geçebilir, sizler de bu adanın vatandaşı olabilirsiniz.
İason bu teklifi büyük bir minnettarlıkla kabul eder etmesine ancak öncelikle verdiği sözü yerine getirmeli ve Altın Postu alıp gelmelidir. Döndükten sonra neden olmasın? Tabii ki. Seve seve! İason’un bu sözlerine karşın, adalı kadınların Argo Gemicilerini seferden vazgeçirmesi zor olmaz. Zira çok geçmeden,
her bir savaşçının etrafı, kendileriyle yatmak isteyen birçok güzel kadınla çevrilmiştir. İleride, başta İason
ile Hypsipyle’nin birlikteliğinden olmak üzere, savaşçılar ile adalı kadınların birçok çocuğu olacaktır.
Herakles, kızgın bir halde şehre
girip Argonautları sahilde topladı
Aslında Herakles -gemiyi koruma görevi kurada ona çıkar- gemide kalmayıp şehre diğer savaşçılarla
birlikte girmiş olsaydı, muhtemelen Altın Post hiçbir zaman Kolkhis’den getirilemeyecekti. Bir süre
gemide yalnız başına bekleyen ünlü kahraman, bir gece yarısı kızgın bir halde şehre girip her kapıyı o
korkutucu sopası ile çalarak bütün Argonautları kısa sürede sahilde toplar ve kimseye ortadan kaybolma
imkanı tanımadan Argo gemisini hemen yola çıkartır. Savaşçılar adadan ayrıldı, biz de onların peşinden
gideceğiz tabii ki. Ancak adalı kadınların sonunu merak edenler için kısaca anlatayım. İleride, Lemnos
Adasının başına İason ile Hypsipyle’nin oğlu Euneos geçecek ve bu adayı günahlarından arındırmak için
her yıl özel bir tören düzenleyecek.
Bu törende, dokuz gün süreyle adadaki bütün ocakların ateşi söndürülür, ölülere kurbanlar sunulur ve
bu sürenin sonunda Tanrı Apollon’un Delos’ta bulunan sunağından gemiyle getirilen yeni ateşle ocaklar
tekrar yakılır. Günümüzde de hala ocak ve ateş üzerine ve hatta bunların aile yaşamına etkileri üzerine
söylenen birçok atasözü ve deyimi düşününce, bu ikisi arasındaki ilişkinin kökeninin ne kadar eskilere
dayandığı rahatlıkla anlaşılabilir.
Yeri gelmişken biraz tarihsel gerçekliklerden de bahsetmekte fayda var. Belki de Lemnoslu kadınların kötü koktukları, boya elde etmek için mütemadiyen çivit otuyla haşır neşir olmaları nedeniyle söylenmektedir. İşlendiği sırada, çivit otunun mide bulandırıcı ve kolay kolay geçmeyen iğrenç bir koku saldığı bilinir. Mesela geçtiğimiz yüzyıla kadar, dünyanın çeşitli bölgelerinde bu işle uğraşan insanların, her zaman kendi aralarında evlenmeye zorlandığı bilinir. Modern dünyada bile çaresi olmayan bu kokuya, antik Lemnos kadınları ne yapsın?
Lemnos Adası’ndan yola çıkan gemi önce Samothrake’ye gidip (Semendirek Adası) fırtınada mahsur
kalan gemicilerin kurtarıcıları olan Persephone ve onun sadık hizmetkarları Kabeirilerin düzenlediği
gizem törenlerine katılma şansı elde ettiler. Sonra, yola devam edip Marmara Denizi’ne ulaşmak için Çanakkale Boğazı’nı geçmek istediler. Troya Kralı Laomedon, boğazın girişini kontrol altında tutar ve Kıta
Yunanistan tarafından gelen hiçbir geminin geçişine izin vermezdi. Bu sebeple Argo gemisi, gece yarısı Gelibolu kıyılarına gizlenerek, boğazdan sessizce geçip Marmara Denizi’ne ulaşır. Ancak bu denizdeki
ilk günlerinde başlarına gelenler, yolculuğun bundan sonra ne kadar zor geçeceğinin habercisi gibidir.
Argo önce, Arkton (Kapıdağ) adındaki bir yarımadaya demir atar. Argonautlar burada bir zamanlar Herakles’in müttefiki olan Kral Kyzikos tarafından karşılanıp ağırlanır. Geminin demir attığı sırada, Kyzikos ile Kleite’nin düğünü vardır. Kral, ülkesine gelen yabancıları düğününe davet eder.
Ancak eski dostu Herakles’i görünce mutluluktan kafası karışan kral, gemicileri bölgedeki tehlikelere
karşı uyarmayı unutur. Burayı hiç tanımayan Argounatlar için zor saatler başlıyor. Aman dikkat.
İlk olarak, şenlikler sırasında nöbetçi bırakılan gemicilere, bir anda yerden doğan ve altı eli olan devler saldırır. Nöbetçiler bir şekilde onları bozguna uğratmayı başarırlar. Ertesi sabah hem ev sahibini
onurlandırmak hem de tanrıları hoş tutmak adına, gemilerinin çapa taşını, bölgedeki Athena’nın tapınağına adayıp, yerine daha ağır bir tanesini yerleştirip yola çıkarlar. Ne var ki çok geçmeden esmeye başlayan kuvvetli bir rüzgar gemiyi yakalar. Yola bu şekilde devam edemeyeceklerini anlayıp geri dönmeye çalışırlar. Fırtına dinene kadar bir yere sığınmak akıllıca olacaktır. Ancak önce gecenin karanlığında yollarını kaybeder, sonrasında da zar zor girebildikleri bir koyda, tepeden tırnağa silahlı kişilerin saldırısına uğrarlar.
Sabah kucaklaşıp ayrılan dostlar,
gece birbirini öldürdü!
Çok geçmeden saldırganların bir kısmını öldürüp, kıyıdan biraz uzaklaşırlar. Sabah olup da kıyı tamamıyla görünür olunca İason yaşanan talihsizliği anlar. Aslında Argo gemisi, yolunu kaybettikten sonra
fırtınada tekrar ayrıldığı limana Arkton’a sürüklenmiş; bu sırada, gece gizlice gelen bir gemi görünce,
korsanların saldırısına maruz kaldıklarını sanan Kyzikos’un askerleri de onlara saldırmıştır. Yani, sabah
kucaklaşıp ayrılan dostlar, gece birbirini öldürmüştür. Yaşanan arbedede Kral Kyzikos da hayatını kaybeder. Ve düğünden bir gece sonra kocasının ölüm haberini alan Kleite de üzüntüsünden delirdikten sonra kendini asar. Yaşanan olaylar o kadar derin bir acı yaratır ki, orada yaşayan Nymphaların (su perileri) bile gözyaşlarının sel olup aktığı ve bir pınara dönüştüğü söylenir.
Argonautlar, daha sonra Kyzikos’un anısına cenaze oyunları düzenler. Ardından da ölen kralın oğlunun
tahta geçmesine yardım ederler. Ancak günler boyu, gemiyi yürütecek kadar bile rüzgar esmediği için bir
türlü tekrar yola çıkamazlar. En sonunda bir Balıkçıl, İason’un başının etrafında dönüp durduktan sonra
cıvıldayarak geminin pruvasına konar. Bunun üzerine kuş dilini çok iyi bilen Mopsos onun söylediklerini dinler ve arkadaşlarına Tanrıça Rhea’ya -büyük ihtimalle Kybele- ibadet edilmesi şartıyla her şeyin
yoluna gireceğini söyler. Savaşçılar Mopsos’un söylediklerine kulak verip, Argos’un eski bir üzüm kütüğünden oyarak yaptığı figürini tanrıçaya adar ve dağın zirvesinde tepeden tırnağa silahlı bir vaziyette dans ederler. Nihayet güçlü bir rüzgar başlar ve Argo Gemisi demir alıp yoluna devam edebilir.

Araya, ilginç bir soru atmak isterim sevgili okur. Bizim Zeybeklerin, şansları yaver gitsin diye, bir mücadeleden önce, dağ zirvelerinde, tepeden tırnağa silahlı bir şekilde dans etmeleri, acaba binlerce yıllık
bir geleneğin, fark ettirmeden günümüze kadar sürebildiğinin bir işareti olabilir mi sizce? Biz yolumuza
devam edelim de yine geride bıraktıklarımızın, bizden sonra ne yaptıklarına da kısaca değinelim olur mu?
Kapıdağ Yarımadası ahalisi, matemlerine uzun zaman devam eder. Tam bir ay boyunca ülkelerinde
hiç ateş yakmaz ve yiyeceklerini pişirmeden yerler. Sonrasında, her yıl düzenlenen Kyzikos Oyunları süresince de bu gelenek devam eder. Peki bu acı olay ve sonunda ortaya çıkan bu gelenek hakkında da bir
tarihsel gerçeklik var desem, ne dersiniz?
Kral öldü, yaşasın kral
Antik kayıtlarda, Karadeniz üzerinden gelen korsanların, gece Marmara kıyılarına sürekli baskın düzenleyerek yağma yaptıkları ve esir aldıkları olaylardan bahsedilir. Bu efsane, böyle gerçek bir olaydan
kaynaklanıyor olabilir. Aynı zamanda, Antik Çağ’dan günümüze, birçok ülkede, bir kral ölünce ateşlerin
söndürülmesi ve sonra yeni kralla birlikte tekrar yakılması çok sık görülen bir gelenektir. Modern dünyada bu, ülke bayraklarının yarıya indirilmesi gibi çeşitlemelerle, devam eder. “Le roi est mort, vive le roi!”
Yani, kral öldü, yaşasın kral!
Öykünün Marmara’da geçen bundan sonraki kısımlarını, biraz hızlı atlayalım. Önce gemide yapılan
kürek çekme yarışmasını -tabii ki Herakles kazanacak- sonra gemi kıyıya yanaşınca, Herakles’in hizmetinde çalışan, erkek güzeli Hylas’ın, su almak için nehre gittiğinde ona aşık olan su perileri tarafından
kaçırılmasını, onu aramaya çıkan Herakles’in tüm yerel halkı öldürmekle tehdit edip herkese adamını
aratmasını, sonra bu olayın aynı bölgede yüzyıllar boyu süren bir ritüele dönüşmesini anlatan antik
yazarlar, aslında Argo Gemisi’nin, yoluna bundan sonra Herakles olmadan devam etmesinin nedenini
açıklamaya çalışırlar. Kimi yazarlar da aslında, ulu meşeden yapılma ve kehanet yeteneği olan Pruva
direğinin dile gelip, cesur savaşçının kendisi için taşınmayacak kadar ağır olduğunu söylediği için,
kahramanın hazır karaya çıkmışken, burada terk edildiğinden bahseder. Fakat kaynakların birçoğu
bu anlatımları yalanlar. Onlara göre Herakles, yolculuğun tamamında vardır. Herkesle birlikte Kolkhis’e
ulaşır ve Altın Post ile birlikte geri döner.
Bu durum, aslında birbirine çok benzeyen, uzak bölgelere sefere çıkmayı anlatan iki farklı efsanenin,
zamanla birbirine karışması ile oluşmuş görünmektedir. Argonoutlar Seferi ile Minyalılar Seferi, birisi
doğuya ötekisi ise batıya yapıldığı halde, zamanla birbirine karışmış ve sanki tek bir efsaneye dönüşmüş gibidir. Daha önce de yaptığımız gibi, bu iki farklı sefer konusunu da bir yere not edin sevgili okur, yazımızın sonunda bu konuya geri döneceğiz.

Gemimiz yoluna devam eder. Sıradaki durak, kibirli ve çok iyi dövüştüğü için ülkesine gelen konukları dövüşmeye zorlayan, onları kayalıklardan denize fırlatan Kral Amykos’un ülkesi (Beykoz koyu civarı olduğu düşünülüyor). Amykos bu sefer yanlış adamlara çattı. Zeus’un oğlu Polluks, tabiri caizse, kralı döverek öldürür. Bir sonraki durak, tanrıların gazabına uğradığı için kör olan ve başına iki Harpyia’nın (kadın başlı kuş vücutlu yaratık) musallat olduğu Kral
Phineus. Bilge kral, başındaki yaratıkları kovmaları karşılığında, onlara yol boyunca karşılaşabilecekleri tehlikeleri ve Kolkhis’e sağ salim nasıl varabileceklerini anlatmayı teklif eder. Haydi bakalım, görev geldi, Boreas’ın (Bora-Kuzey Rüzgarı) kanatlı oğulları iş başına. Kalais ve Zetes, bu yaratıkları, Marmara’dan Ege Denizi’ndeki Strofades
adalarına kovalarlar. Yaratıklardan kurtulan Phineus, o mutlulukla İason’a, Boğaziçi’ni nasıl geçmesi gerektiğini, yol boyunca karşılaşabileceği hava koşullarını, yaşayacağı misafirperverlikleri ve tanık olacağı diğer olayları detaylı olarak anlatır.
Gemimiz, ilk uygun rüzgarla birlikte yoluna devam eder. Phineus, yola çıkmadan önce Argonautları,
Symplegades (çarpışan kayalar) isimli, korkunç kayaların varlığı konusunda uyarmıştı. Bunlar, Boğaziçi’nin girişini kontrol eden ve sisin altına gizlenen devasa kayalardı. Aralarından ne zaman bir gemi geçmeye kalksa, kayalar hareketlenip birbirlerine yaklaşıyor ve gemileri parçalıyordu. Ancak yine bilge kralın tavsiyesiyle, kayalıkların arasına önce bir güvercin saldılar.
Kayalar, güvercinin sadece kuyruğunu sıkıştırınca, Argonautlar bütün güçleriyle küreklere asılıp, Tanrıça Athena ve tabii ki ozan Orpheus’un liri ile yaptığı coşturan müziğin yardımlarıyla son hızla kayaların
arasına dalıp geçer. Gemideki tek hasar, aynı güvercinin kuyruğunda olduğu gibi, pupadaki birkaç süslemenin kırılması olur. Bu olaydan sonra, çarpışan kayalar boğazın her iki tarafına çekilerek bir daha hiç
kımıldamadılar. Kayalıklardan güvenle geçmeyi başaran Argo Gemisi, bu sefer de güçlü akıntı yüzünden kontrolden çıktıysa da gemide bulunanlar yine tüm güçleriyle küreklere asılarak, sulara gömülmekten kurtuldular. Tüm olan biteni heyecanla ve korkuyla takip eden sevgili okurlar biraz rahatlayabilir.
Çünkü o ana kadar birçok tehlike atlatan Argonautlar, başka hiçbir sorunla karşılaşmadan Karadeniz’e
ulaşmayı başarırlar. Şimdilik!

Bu konuda da tarihsel birkaç gerçeği anmadan geçmek olmaz. Eski kayıtlardan anlaşıldığı üzere, denizde sise gizlenen ‘Çarpışan’, ‘Gezen’ ya da ‘Mavi’ kayalar adıyla bilinen kayalıklar, Karadeniz’e sularını
döken Rus nehirlerinden akıntıyla buralara kadar ulaşan büyük buz kütleleri olabilir. Bu buzdağlarını
konu alan anlatımlar, neredeyse saatte on kilometreye yakın bir hıza ulaşan Boğaziçi’ndeki dehşet verici akıntılar ile birleştiğinde böyle efsaneler doğurmuş olmalıdır. Ya da bu konu hakkında daha tanıdık
bir yorum yapılabilir.
Boğaz, kayalık yapısı ve güçlü akıntıları nedeniyle, gerçekten aşılması oldukça zor bir yerdir. Hatta İstanbul’a ilk yerleşimlerin kurulması üzerine anlatılan benzer birçok hikaye bulunur. Byzantion’u kuranlar, karşı yakadaki Kalkedon’u (Kadıköy) görünce, bulundukları yerin avantaj ve güzelliklerini fark edemeyen karşı kıyıdaki insanların ancak kör olabileceklerini iddia ederler. Aslında kimsenin kör olduğu falan yoktur. İki ayrı geçim kaynağı üzerine, iki ayrı bölgede kurulan yerleşimler vardır. Eğer tarım ve hayvancılıkla geçiniyorsanız, Anadolu yakası; eğer ticaret ile geçiniyorsanız, Avrupa yakası avantajlıdır. Zira, gemi ile buraya geldiğinizde, akıntı sizi, isteseniz de istemeseniz de Byzantion’a atar. Kalkedon tarafına yanaşmak için gerçekten çok usta gemici olmanız gerekir. İnanmazsan sevgili okur, televizyonda akşam haberlerini izlemen yeter. En az haftada bir, koca koca, son teknoloji gemileri, boğazda kontrolünü yitirip bir yalıya çarparken seyredebilirsin.
Efendim, gemimiz yoluna, konuksever deniz olarak anılan Pontos Eukseinos’ta (Karadeniz) devam eder.
Sıradaki durak Mariandyne (Zonguldak Ereğli civarı) şehri. Kahramanlarımız burada Kral Lykos tarafın dan dostça karşılandılar, çünkü bir haberci onlardan önce gelerek, Argonautların buraya gelmeden önce
zalim Kral Amykos’u öldürüldüğünü krala söylemişti. Mariandyne Kralı, sürekli kendisine karşı saldırı ve yağma yapan düşmanını öldürmelerine o kadar sevinir ki kıyı boyunca kendilerine kılavuzluk etmesi için
oğlu Daskylos’u yanlarına vermeyi onlara önerir.
Kahin, kehanetinde hem haklı çıktı hem de yanıldı Ancak ertesi gün, Argo denize tam açılmak üzereyken, Lykos (Gülüç) ırmağının sazlıklarından çıkan vahşi bir domuz, kahin İdmon’a saldırarak onu yaralar. Arkadaşları hayvanı oracıkta öldürse de kahin de hayatını kaybeder. Argonautlar ölen arkadaşları için üç gün boyunca yas tutar. İdmon’un ardından dümenci Tiphys de hastalanarak ölür. Kahin, kehanetinde hem haklı çıkmış hem de yanılmıştır.
Zira, yola çıkmadan önceki gece baktığı falda, bu yolculukta sadece kendisinin öleceğini görmüştü.
Mariandyne’den ayrılan Argo, hiç mola vermeden geçen günlerin ardından Paphlagonia sınırları içerisinde bulunan ve Nehir Tanrısı Asopos’un kızının ismini alan Sinope’ye (Sinop) ulaştı. Bu şehrin kuruluşu üzerine söylenen çok güzel bir efsaneden bahsetmeden geçmek olmaz. Zeus, günlerden bir gün Sinope’ye sevdalanmış ve ona ne isterse yerine getireceğini vaat etmişti. Genç kız da kurnazca davranıp hediye olarak ‘hayatı boyunca kimseyle beraber olmamayı’ seçince burayı kendisine yurt edinmiş ve hayatının geri kalan kısmını mutlu bir şekilde bir başına geçirmişti. İason Sinope’de, şans eseri, kaybettiği arkadaşlarının yerini doldurma fırsatı bulur. Bunlar, Herakles’in eski bir macerasında -Amazonlara karşı sefere çıktığında- ona eşlik eden, ancak yanlışlıkla ondan ayrılıp bu acayip yerde mahsur kalan Deileon, Autolykos ve Phlogios adlarındaki üç kardeştir.
Argo yoluna devam eder. Önce Amazonların yaşadığı topraklara, sonra demircilikle geçinen Khalybialıların (Gümüşhane) ülkesine sonra da Tibarenia bölgesindeki şehre (Ordu) ulaşır. Efsanede, bu halk hakkında ilginç bir bilgi de yer alır: “Burada erkekler doğum yapan kadınlar gibi inler, kadınlar da erkekler gibi ailenin geçimini sağlamak için dışarıda çalışırlar”
Kuş sürüleri, gemiye tunçtan
tüylerini bırakarak saldırdı
Bir sonraki durakta yaşananlar, sadece fiziksel kahramanlığın değil, insanın iç dünyasının ve duygularının da masaya yatırıldığı, belki de bu efsanenin en ilginç bölümlerinden birisini oluşturur. Argonautlar,
Ares Adası’nın (Giresun Adası) yakınlarına geldiklerinde gökyüzünü kaplayan kalabalık kuş sürüleri,
gemiye tunçtan tüylerini bırakarak saldırmaya başlar. Bilge Kral Phineus’un kehanetini hatırlayan Argonautlar da hemen miğferlerini başlarına geçirerek avazları çıktığı kadar bağırmaya başlar.
Gemide bulunanların yarısı, oradan hızla uzaklaşmak için küreklerin başına geçer, geri kalanlar da gürültü
yaparak gemiyi korumaya çalışır. Bu şekilde kuşların saldırısından kurtulmayı başaran Argonautlar, kuşlar kaçar kaçmaz yine Phineus’un tavsiyesine uyarak adaya demir atar.
Aynı gecede, kralın bilgeliği için dualar eden cesur savaşçılar, kısa süre içinde büyük bir fırtınanın koptuğuna tanık olurlar. Bilge kralın kehanetleri teker teker gerçekleşmeye devam eder. Bir süre sonra, kırık bir gemi direğine canhıraş tutunmuş dört kişi karaya vurur. Bu kişiler, bu sefere çıkılmasının sebebi olan ataları Phriksos’un, Kolkhis Kralı’nın kızıyla yaptığı evlilikten doğan oğullarıdır; dolayısıyla oradaki birçok kişinin akrabaları Kytisoros, Argeus, Phrontis ve Melanion’dur. Şu tesadüfe bakar mısınız, sevgili okur? Ülkelerine geri dönmek için bindikleri gemi, az önce çıkan fırtınaya yakalanıp batmasaydı, bu karşılaşma hiç gerçekleşmeyecekti. İason, konuklarına görevlerinin Phriksos’un ruhunu ve Altın Postu İolkos’a geri getirmek olduğunu söylediğinde, kardeşler kendilerini tam bir ikilemde buldular. Bir yanda babalarının anısına sadık kalmak, diğer yanda ise Altın Postu ondan talep eden Kolkhis Kralı olan büyükbabalarına karşı gelmek zorundalar. Üstelik üçüncü bir baskı daha vardı: Ne gemileri ne de yiyecekleri vardı. Hayatta kalmak istiyorlarsa, bu savaşçı kuzenleriyle birlikte hareket etmek zorundaydılar.
Bu arada, bu ‘kuşların saldırısı’ söylencesine dair de bir iki çift laf etmek gerekir. Savaşçıların, Ares Adası’nda kalabalık kuş sürüleriyle karşılaşması, Argo Gemisi’nin oraya mayıs başlarında ulaşmış olduğunu gösterir. Sina Yarımadasını ilkbaharda terk eden kalabalık kuş sürüleri, göç mevsiminde buraya gelir. Volga’ya ulaşmak için dağları geçmek zorunda kalan göçmen kuşlar, güzergahları üzerindeki bu bereketli bölgeyi, beslenmek ve dinlenmek amacıyla kullanırlar. Bugün bile bölgede, göçmen ve yerel türler arasında; kerkenez, tarlakuşu, kırmızı doğan, tepeli karabatak, tepeli patka, karagerdanlı dalgıç, kadife ördek gibi çok sayıda kuş türü gözlenebilir.
Binlerce kuşun çığlıklar atarak tepede uçması ve geminize konması, batıl inançlara sahip tayfaların şaşırmasına ve korkmasına, dolayısıyla böyle bir efsanenin doğmasına neden olmaz mı sizce?
Fırtınanın geçmesinin ardından gemimiz yola devam eder. Günler süren yolculuğun ardından gemiciler
nihayet önlerindeki Kaf Ovasını ve Kafkas dağlarını görür. Çok geçmeden Zeus’un Prometheus’a musallat ettiği kartalın yükseklerden geçtiğini fark eder, hatta zavallı Titanın acı çığlıklarını bile duyarlar. Bir tarafta kral sarayının bulunduğu Aia kenti, öte tarafta da Altın Post’un asılı olduğu Ares koruluğu uzanıyordu. Kıyıya yanaşıp sularını Kolkhis’e döken Phasis (bazı kaynaklara göre Rioni, bazılarına göre Çoruh) Nehri’nin ağzına gemilerini demirlediler. İason ilk olarak, sağ salim buraya gelmelerine izin veren tanrılara şarap sunar. Sonra gemiyi, tenha bir yere çekerek bundan sonra ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar. Gizli bir yerde toplanan savaş konseyinde, İason söz alarak, Phriksos’un oğullarıyla birlikte hemen yakınlardaki Aia’ya gidip kraldan altın postu istemeyi teklif eder ve ekler: “Kral bu isteği kabul etmezse, o zaman ya kurnazlık yapar ya da güç kullanırız.” Argonautların hepsi, İason’un bu önerisini kabul eder.
Aynı sırada Olympos’ta, Hera ve Athena -destekledikleri- İason’un altın postu nasıl ele geçirebileceğini tartışıyorlardı. En sonunda her iki tanrıça, bu iş için Aphrodite’den yardım istemeye karar verir.
Aphrodite bu maceraya zevkle dahil olur. Yaptıkları plana göre, Güzellik Tanrıçasının görevi, Kral Aietes’in kızı Medeia’nın İason’a aşık olmasını sağlamak olacaktır. Olympos’ta olan bitenden bihaber cesur
savaşçılar, kente, nehir kenarındaki mezarlık yolunu kullanarak yaklaşır. Burası -Kolkhisliler sadece
kadınların cesetlerini gömdüğü için- erkeklere ait cesetlerin öküz derilerine sarılarak, kuşlara yem olsunlar diye, söğüt ağaçlarının tepelerine bırakıldığı, bir nevi mezarlık alanıdır.
Argonautlar saraya yaklaştıklarında ilk olarak, atalarının eşi ve aynı zamanda şu anki kralın kızı Khalkiope ile karşılaşır. Kısa bir süre önce, gemiye bindirip uğurladığı çocuklarını karşısında gören kadın bir an şaşırdıysa da olan biteni öğrenir öğrenmez, oğullarının hayatlarını kurtardıkları için kahramanlarımıza minnettarlığını sunmayı ihmal etmez. Tabii ki birazdan aralarına katılan Kral Aietes’in aynı minnettarlığı göstermeyeceği malum. Kral, tanışma faslından sonra, buraya kadar izinsiz nasıl geldiklerini anlatmasını ister. Aigeus da büyükbabasına dönerek, kendisinin ve kardeşlerinin hayatını kurtaran bu insanların, kehaneti yerine getirebilmek amacıyla buraya Altın Postu almak için geldiğini söyler ve sözüne şöyle devam eder.
Bu asil savaşçılar, yapacağınız iyilik karşılığında, Sauromatialıları sizin buyruğunuz altına sokmaktan
zevk duyacaklardır.
Kızgın tunç boğalar mı yoksa
güzel bir prenses mi?
Bu sözleri duyar duymaz Aietes, karşısında duranlara bakarak alaylı bir şekilde kahkaha atar ve elleri ve
dillerini kesmeden bir an önce ülkesinden ayrılmalarını ister. Bu sırada Medeia da oraya gelir. Her nasıl
olduysa, az önce söylediklerinden utanç duymaya başlayan Aietes, Altın Postu onlara vermeyi kabul
eder. Ancak bunun için öne sürdüğü şartlar, aslında gerçekte böyle bir niyeti olmadığını gösterir. Hephaistos’un yaptığı, burunlarından ateş püskürten, tunç toynaklı iki boğa boyunduruğa vurulacak ve onlarla dört dönümlük bir tarla sürülüp bir ejderhanın dişlerini buraya ekilecek. Gel de çık işin içinden.
Herkesin bu zorlu görevler için düşünceye daldığı sırada, Eros çoktan oklarını Medeia’nın kalbine saplar.
Aşk bacayı sarmıştır. Gece yarısı, Medeia aşık olduğu İason’a haber gönderir. Ona bu görevlerde yardım
edecektir ancak onun da bir şartı vardır: İason ile evlenip, onunla birlikte İolkos’a dönmek. Kızgın tunç
boğalar mı yoksa güzel bir prenses mi? Kim bu tercihte zorlanır ki?
Medeia, Kafkas Çiğdeminden yaptığı bir merhemi İason’a verir. Bu merhem onu boğaların ateşinden
koruyacaktır. İason, merhemi bütün vücuduna, zırhına ve kalkanına sürer. Çok geçmeden her iki boğayı
da yakalayarak sağlam bir boyunduruğa koşmayı başarır. Hiç dinlenmeden, hemen tarlayı sürüp ejderha
dişlerini toprağa eker. Ancak bunlar, toprağa değer değmez, her biri akılsız, vahşi ve tepeden tırnağa
silahlı adamlara dönüşür. Şimdi kurnazlık zamanı. İason bir yere gizlenip, her bir savaşçıya taş fırlatır.
Taşın geldiği yeri anlamayıp sinirlenen savaşçılar, öfkeyle birbirlerine saldırıp öldürmeye başlar. Bu
kanlı kavgadan yaralı çıkan son birkaçını da İason sağ bırakmaz. Görev tamam. Gelsin Altın Post.
Ancak Kralın -görevdeki başarı falan umurunda değil- postu teslim etmeye hiç niyeti yoktur. Kızına,
ertesi sabah Argo Gemisi’ni yakıp tüm mürettebatını kılıçtan geçireceğini anlatır. Eh, sırılsıklam aşık kızı
da bunları gidip İason’a anlatır. Gece yarısı, savaşçılar gizlice saraydan kaçar ve postun asılı olduğu
koruluğa gelirler. Postu bekleyen ejderha, başka bir merhem ile güzelce uyutulur -Medeia sağ olsunpost dikkatlice ağaçtan indirilir ve topuk uçurtma.

Herkes gemilere koşsun, bir an önce bu lanetli diyardan uzaklaşalım.
Ancak kutsal koruluğun bakıcısı olan rahipler, kaçakları fark edip alarm verir. Arbede çıkar, İason dahil birkaç kahramanımız okla yaralanır ancak herkes gemiye binmeyi başarır. İphitos aldığı yaralara yenik
düşüp hayatını kaybeder, diğerleri ise -Medeia’nın merhemleri sağ olsun- çok geçmeden sağlıklarına
kavuşacaklardır. Kahramanlarımız kaçmaya çalışırken, biz yine bu bölümde olan bitenlere dair biraz
detay konuşalım.
Antik Çağ’ın en ünlü
büyücülerinden: Medeia
Aphrodite’nin, İason’a aşık ettiği, Kolkhis Kralının kızı Medeia, Antik Çağ’ın en ünlü büyücülerinden birisi
olarak tanınır. Bu efsane, Medeia özelinde, henüz genç bir kadınken başına gelenleri, yavaş yavaş nasıl zalimleştiğini, büyücülük yeteneklerini nasıl arttırdığını gösteren bir başlangıç öyküsü niteliği taşır.
Ancak şu unutulmamalıdır; Argonautlar Seferi efsanesinin, bir bütün halinde ilk kez yazılmasından belki
de yüz yıldan fazla bir süre önce, Euripides Medeia adlı tragedyasını çıkartmıştı. Yani, bu sefer efsanesi
ve efsanedeki her bir karakter hakkında çok sayıda şarkı, şiir, oyun, betimleme, resim, heykel ve benzeri uygulama zaten çok öncelerden beri vardı. Hatta bırakın yazılı ve görsel olarak işlenmesini, nesilden
nesile sözlü bir şekilde bile aktarılıyordu.
Cesetlerin gömülmek yerine, derilere sarılarak, söğüt ağaçlarının üzerine bırakılması geleneğinin bir
benzeri, başta Pers coğrafyası olmak üzere Asya’da birçok yerde karşımıza çıkar. Taze ölülerin bedeninin bir kirlilik olduğunu düşünen bu insanlar, doğayı kirletmesin diye ölülerini toprağa gömmez veya yakmazlar. Bu uygulamaya gösterilen diğer bir neden de ölür ölmez toprağa gömülmenin, ruhun cennete ulaşmasına engel olduğu düşüncesidir. Bunun yerine, yerleşimlerin uzağında, taştan, yuvarlak bir mekan inşa ederler.
Ölenin akrabaları, bedeni buraya teslim eder; burada yırtıcı-leşçi kuşlar tüm etleri yedikten sonra aile
gelip kalan kemikleri teslim alır ve kayaları oyup o kemikleri içine koyarlar. Eğer kemikleri almaya gelen kimse olmazsa, kalan kemikler, mekanın ortasında bulunan devasa çukura doldurulur ve zamanla aşınarak bozulmaları, yok olmaları beklenir. Bu törensel mekanlara Dakhma (Sessizlik Kuleleri) adı verilir. Dakhmalar, 2000’li yılların ortalarına kadar düzenli şekilde kullanılmaya devam etse de günümüzde, mekanların büyüyen yerleşimlerin içerisinde kalması, farklı inançların baskıları, modernleşme, çeşitli bürokratik yasak ve engellemeler ve hatta yırtıcı/leşçi kuş popülasyonunda görülen azalma gibi çeşitli nedenlere gittikçe daha az tercih edilir hale gelmiştir. Bu geleneğe, Argonautlar efsanesi özelinde bakmak gerekirse; bu miti bütün halde ilk defa yazan Rodoslu Apollonios, bir Helen olarak bunun yeterli bir defnetme ritüeli olmadığını düşünür. Hikayenin başında, tahtı zorla ele geçiren Kral Pelias’ın, ülkeye musallat olup lanetleyen, felaketler getiren ataları Phriksos’un ruhu için endişelenmesi, işte hep bu layıkıyla defnedilememe durumunu vurgulamak amacıyladır.

İskitler, savaş yerine aşk
teklif etti
Yine bu bölümde, Altın Posta karşılık, İason’un, kralın buyruğuna sokmaya söz verdiği Sauromatialılar’dan da bahsetmek iyi olur. Başlangıçta sadece Amazon kadınlarından oluşan bu grup, uzun yıllar önce Herakles’e esir düştükten sonra kaçmayı başarmış, Kerç (Kırım) Boğazını geçip İskit topraklarına ulaşmıştı. Tabii geldikleri gibi de etrafı yağmalamaya, yakıp yıkmaya başlamışlardı. Çarpıştıklarının sadece kadınlardan oluşan bir topluluk olduğunu anlayan İskitler, bir grup genç ve yakışıklı erkeği elçi olarak gönderip, savaş yerine aşk teklif ederler (tarihteki ilk savaşma seviş sloganı bu olmasın sakın?). Amazonlar, bu teklifi şu şartlar karşılığında kabul ederler: Kendilerine yaşayacak toprak verilecek, iki grup sadece aşk yapacakları zaman bir araya gelecek, bu birleşmelerden doğan çocuklardan erkek olanları İskitlere, kadın olanları Amazonlara bırakılacak. İşte Sauromatialılar, bu iki savaşçı halkın birleşiminden doğan çocuklara verilen isimdir. Tabii ki sadece kadınlardan oluşanlarına. Şimdi sevgili okur, İason’un bu grubu boyunduruk altına sokma teklifine, kralın neden kahkahalarla güldüğünü anlamışsınızdır. Mesela, her genç kadının, ilk defa bir erkekle birlikte olmadan önce, başka herhangi bir erkeği savaş meydanında öldürmesinin şart olduğu, kaç topluluk tanıdınız ki?
Bu bölümle ilgili son olarak, tunçtan yapılmış, ateş saçan boğaların ateşinden korunmaya yarayan Kafkas Çiğdeminden bahsedelim. Bitkinin Latince adı olan Kolkhikum, yine bu ülkenin (Kolkhis) isminden
türetilmiştir. Türkçede Kafkas Çiğdemi, Çayır Safranı, Sonbahar Çiğdemi gibi isimlerle anılan bu bitki, geçmişten günümüze; Behçet hastalığı, Gut ve Akdeniz Ateşi gibi hastalıkların tedavisi ile kalp krizi
riskini azaltmak için yapılan işlemlerinde kullanılır. Eh, daha ne yapsın?
-Dönüş Güzergahı-
Haydi biz, kahramanların kaçma çabalarına geri dönelim. Şu ana dek, ‘olacaklar’ hakkında hiç yanılmayan bilge kral Phineus’un, yolculuğun başlarında verdiği tavsiyelere, hala harfi harfine uymakta fayda
var. Rota belli. Ne demişti bilge kral? Karadeniz’in en doğusundan yola çık, en batısına kadar durma. Durana aşk olsun!
Argo Gemisi önde, Kolkhis donanması peşlerinde, Danube (Tuna) Nehri’nin ağzına kadar gelirler. İşte
hikaye burada çeşitlenmeye başlar. Öyle ki neredeyse hiçbir antik yazarın dediği diğerini tutmaz. Ortak
olan yegane şey, Medeia’nın erkek kardeşi Apsyrtos’un parçalara ayrılması ve her bir parçanın tane
tane denize atılmasıdır. Artık Medeia kardeşini yanında getirmişti de babası oğlunun parçalarını denizden toplayarak vakit kaybedip onları yakalamasın diye Apsyrtos’u Medeia mı kesti; yoksa Kolkhis Donanması onlara yetişince Argonautlar yerel bir krala sığınıp anlaşma istediler de sonra oyun yapıp genç oğlanı pusuya mı düşürdüler, bilinmez. Öyle ya da böyle, oğlan sizlere ömür.
Durun durun, hikayedeki tek karmaşa burada değil. Asıl bundan sonra çarşı iyice karışacak. Bu gemi ve
içindekiler, evlerine nasıl, hangi güzergahı kullanarak dönecek? Ağzı olan konuşmuş! Argo Gemisi’nin
gerisin geri dönüp, bir nehir yardımıyla Hazar Denizi’ne, oradan yine başka bir nehri kullanarak Hint Okyanusu’na, oradan da Tritonis Gölü (büyük ihtimalle Fas veya Tunus’taki tek mevsimlik tuz göllerinden
birisi) ve ona bağlı kanallardan geçerek Akdeniz’e geldiğini söyleyen var.
Yine geri dönüp, Don Nehri’ni geçip, nehrin bittiği yerden Finlandiya Körfezi’ne kadar gemiyi sırtlarında
taşıdıklarını (duy Fatih Sultan Mehmed duy!), körfezden de önce Atlas Okyanusu’na, oradan Cebelitarık
Boğazı’nı geçip Akdeniz’e geldiğini uzun uzun anlatan var. Hayır, aslında Argo Gemisi, Danube (Tuna)
ve Save (Sava) nehirlerinden yukarı çıkıp daha sonra Save’nin bir kolu olan Po Nehri’ni takip ederek aşağıya, Adriyatik Denizi’ne indi, oradan da Akdeniz’e ulaştı diyen var.
Var oğlu var! Efendim bunlar bir yerde yazıyor diye inanmak zorunda değiliz. Zira bunların hiçbirisi doğru olamaz. Çünkü bu nehirlerin birçoğu ya birbirlerine bağlı değil ya da adı geçen denizlere ulaşmıyor.
Açıkçası, Helen denizcileri, coğrafi bilgileri artıp da anlatılan güzergahlardaki mantıksızlığı fark ettikçe,
yeni yazarlar yeni ihtimaller uydurmuş durmuş. Tasası da biz günümüz araştırmacılarına düşüyor. Yok
efendim, iklim ve coğrafya her şeydir. Ben sadece onlara inanırım. Onlar asla yanılmaz.
Argo Gemisi, Ege Denizi’ne
ulaşmayı başardı
Şimdi doğrusunu deyiverelim canım okur. Argo Gemisi gerçekte, Kolkhis’den ayrıldıktan sonra geldiği
rotayı takip ederek Boğaziçi’ne gelmiş ve Hellespontos’u güvenle geçmeyi, Ege Denizi’ne ulaşmayı başarmıştır. Ama bilin bakalım içinde ne eksik? Bildiniz, bildiniz: İason ve Medeia.

Medeia’nın kardeşi Apsyrtos’un vahşice öldürülüp parçalanmasından sonra, Ulu Meşe bir kez daha dile
gelir ve günahlarından arındırılmadıkları sürece her ikisinin de gemiye binmesine izin vermez. Bunun
üzerine İason ile Medeia, Danube Nehri girişinde gemiyi terk ederek, Medeia’nın teyzesi Büyücü Kirke’nin yaşadığı yer olan Aiaia’ya doğru yola çıkar.
Oraya vardıklarında Kirke, istemediği halde yanına sığınan iki aşığı, genç bir dişi domuzun kanıyla büyü
yaparak, günahlarından arındırır. Öte yandan, Medeia ile Altın Postu ele geçirmeden dönmemeleri emredilen Kolkhisliler, genç kadının günahlarından arınmak için büyücü teyzesine gideceğini tahmin ederek, direkt Aiaia adasının oraya gidip bekler. Eğer düşündükleri doğruysa, Argo Gemisi bir şekilde kesinlikle onları almaya gelecektir. Bir süre sonra, gerçekten de tahminlerinde haklı çıkarlar.

Hikayenin bu kısmında tartışmalı tek şey Aiaia adasının yeridir. Antik yazarlar ve onların yazdıklarından yola çıkanlar, bu adayı, İtalya’nın batı kıyılarında bir yere yerleştirir. En yaygın görüş, Tiren Denizi çevresinde olduğudur. Bu denizin civarında daha kesin bir konum önerenler ise, bugünkü isminden de yola çıkarak, Kirke Burnu’nu öne koyarlar. Günümüzde bir yarımada görüntüsü veren bu yüksek dağ silsilesi, o zamanlar bataklıklar ve tabanını çevreleyen deniz nedeniyle bir adaya benziyor olabilir. Bir diğer görüş, bu adanın, Sicilya’nın güneyinde yer alan Salina Adası olduğudur. Bu öneriye
destek olarak; yine efsanede anlatılan, ‘yüzen kayalıklar’ gibi çeşitli belirsiz deniz tehlikelerinin, aslında bu bölgedeki tahmin edilemez volkanik hareketler sonucu bu şekilde tarif edilmek zorunda olması, gösterilir. Yine İtalya ile Yunanistan arasındaki İyon Denizi’nde bulunan Paksos Adası da büyücü Kirke’nin yaşadığı yer olarak belirtilir. Modern araştırmacıların öne sürdüğü bir diğer konum, Akdeniz dışındadır. Bu fikre göre, büyücünün adası, yine İtalya kıyılarının karşısında ancak Adriyatik Denizi’nde bulunan, günümüzde Hırvatistan’a bağlı Losinj Adası olmalıdır. Ne büyücüymüş! Yeri yurdu bile belli değil. Gelin işin doğrusunu ben söyleyeyim canım okur. Bu kadar deniz trafiğinin olduğu bir coğrafyada, fala büyüye bu kadar düşkün insan da varsa, denizlerdeki her ücra ada Kirke’nin adası, bu adalardaki her akıllı kadın da büyücü Kirke’dir.
Yani hem ada hem büyücü aslında efsanevidir.

Haydi artık yorulduk, bir an önce evimize dönelim. Dönelim de biliyorsunuz koşarken aniden durmak sakıncalı. O yüzden, biz de tehlike dozunu yavaş yavaş azaltıp, maceramızı öyle bitirelim.
Büyücü, gençleri günahlarından arındırır arındırmasına ama oraya gelinceye kadar yaşananları öğrenince rahatsız olur. Üstüne bir de Medeia’nın kendi öz yeğeni olduğunu anladığında, böylesine utanç verici bir biçimde yurdundan kaçmayı uygun görmediğini söyleyerek çifti evinden kovar. Gemimiz yoluna devam eder. Biraz ileride Sirenlerin adası. Sirenler, gemicileri büyülemek için şarkı söyledikçe, gemide ozan Orpheus, liri ve gür sesi ile karşılık verir. Ozan:
1- Siren Orkestrası: 0.
İşte ileride Messina Boğazı. Bir tarafı, korkunç deniz canavarı Skylla tutuyor; çok sayıdaki kolunun
her biri farklı hayvanlardan oluşuyor, birinden kaçsan diğeri seni yakalar. Diğer tarafı ise öteki deniz
canavarı Kharybdis tutuyor; günde üç kez yuttuğu suyu her seferinde dışarıya öyle bir püskürtüyor ki
girdaptan kurtulsan, dalgadan kaçamıyorsun. Buradan nasıl geçmeli? Aa, o gelenler de kim? Titan
Thetis, kardeşleri deniz kızları ile birlikte yardıma gelmiş. Eee, ne de olsa kocası Peleus gemide. Hayat müşterektir şekerim.
Nihayet Korkyra (Korfu) Adası görünür. Bundan sonrası çocuk oyuncağı olmalı! Kahramanlarımız hem
erzak almak hem de bunca belanın ardından biraz rahatlamak için adaya çıkar. Önce adanın Kralı Alkinoos’a gerekli saygıyı gösterir, sonra kendilerine eğlence düzenlerler. Bu sırada, Argo gemicilerinin
gidecekleri rotayı önceden tahmin eden Kolkhis filosu da aynı adaya ulaşır. Argonautları eğlenirken
görünce iyice sinirlenirler. Ancak, başkasının topraklarında savaşmayı göze alamazlar. Bunun üzerine filonun komutanı, Kral Alkinoos’u ve eşi Arete’yi ziyaret ederek, olan biteni, bu eğlence düzenleyen
konukların kim olduğunu, kendilerinden çalınanları tek tek anlatır ve Prensesleri Medeia ile Altın
Post’un, kendilerine iade edilmesini talep eder. Kral, Kolkhislileri iyice dinleyip, kararı sabah vereceğini
açıklar.
Olanları duyan Medeia, Kraliçe Arete’ye sığınıp yardım ister. Akşam olunca, Arete kocasını sıkıştırır durur; kararı neye göre vereceğini öğrenmeye çalışır. Kral baklayı ağzından çıkartır: Eğer Medeia ile İason
evlenmişse, Medeia’nın kocası ile kalmasına ancak hala evlenmemişlerse baba toprağına dönmesine
yönelik karar verecektir. Haberi alan Medeia ve İason o gece evlenirler. Hatta bununla da kalmayıp,
Altın Post’u, gelin yatağı olarak kullanırlar. Tabii ki ertesi gün Medeia’nın kocası ile kalması kararı verilir.
Argonautlar bir sonbahar akşamı
Pagasai kıyılarına geri döner
Düğün ziyafetinden sonra gemimiz yoluna devam eder. Efsanenin bu bölümünden sonrası oldukça karışıktır. Özellikle, önceki bölümlerde Karadeniz’den çıkışları ile ilgili üretilen güzergah senaryoları burada da kendine yer bulur. Dev dalgaların gemiyi Libya Çöllerine fırlatması, gemicilerin gemiyi karadan yürüterek Tritonis Gölü’ne taşıması, gölden bir kanalla yine Akdeniz’e ulaşmak, burada rüzgarın onları Girit Adası’na savurması, adanın tunçtan dev bekçisi Talos’un gemiye devasa kayalar fırlatması, Medeia’nın yine bir iksirle devi alt etmesi gibi çeşitli tehlikeler atlatıldıktan sonra gemi Ege Denizi’ne ulaşır. Bu sırada çıkan büyük bir fırtına, Argonautların yolda karşılaşacakları son felaket olacaktır. Bu fırtınada Anaphe (Anafi) Adası’na sığınırlar. Sonraki durakları ise Aigina (Egine) Adası olur. Ve bir sonbahar akşamı Argonautlar, hafızalarında hayal meyal görüntüsü kalmış olan Pagasai kıyılarına, yani yolculuğa başladıkları limana geri dönerler.

Ünlü Argonautlar Seferi efsanesi, özellikle de onu birbütün halinde ilk kez yazan Rodoslu Apollonios’un Argonautika adlı eseri dikkate alınırsa, tam buradan bulur. Bundan sonrası; İolkos kentinde olanlar, İason ile Medeia’nın Korinth kentine gitmesi o krallığı ele geçirmesi gibi mitler, devam öyküleridir ve başka yazar ve ozanların kaleminden aktarılır. Özellikle Euripides’in ünlü Medeia tragedyası, devam öyküleri için en büyük kaynaktır. Biz tabii öyküyü burada sonlandırmayalım, en azından İason, tahtın gerçek varisi olarak evine bir dönsün değil mi sevgili okur? Bu sefer, ilk başta bu sebepten çıkmadı mı zaten? Biz, ayıp olmazsa, diğer yazarlardan azıcık alıntı yapıp, kendimize bu seferlik bir yeni final ekleyelim.
Argo Gemicileri, ülkelerine varıp kıyıya çıktıklarında onları karşılayan kimsenin olmaması dikkatlerini çeker. Kıyıda karşılaştıkları bir balıkçıdan, hiç beklemedikleri bir hikaye dinlerler. Günler önce, Argo Gemisi’nin battığı ve sefere çıkan tüm kahramanların öldüğü dedikodusu tüm ülkeye yayılınca, Kral Pelias, bu durumu bir fırsat bilmiş ve İason’un anne ve babası ile birlikte, gemi sefere çıktıktan sonra doğan kardeşini öldürmeyi planlamış. Öldürüleceklerini anlayan baba Aison zehir içerek intihar edince, Anne Polymelé’de kendisini hançerleyerek hayatına son vermiş. İason’un hiç görmediği kardeşi de kral tarafından vahşice öldürülmüş.
Bu acı dolu hikayeyi dinleyen İason, Argo Gemisi’ni kimsenin göremeyeceği bir yere saklayıp hemen arkadaşları ile bir plan yapmaya başlar. Kral Pelias, yaptığı kötülüğün bedelini ödemeli ve İolkos kentinin yönetimi, gerçek varis olan İason tarafından ele geçirilmelidir. Ancak önlerindeki iki büyük engel, bu planın hayata geçmesini engellemektedir. İlk olarak, yola beraber çıktıkları, Pelias’ın oğlu Akastos, babasına karşı çıkmayı reddeder. İkincisi de İolkos gibi güçlü bir orduya sahip bir kentin, ne kadar iyi savaşçı da olsalar, Argonautlar kadar az sayıda kişi ile ele geçirilmesi mümkün görünmemektedir. Kahramanların hepsi, evlerine dönüp daha büyük bir orduyla geri gelmenin mantıklı olacağını söyler.
Bu sırada Medeia lafa karışıp, şehri tek başına alabileceğini ileri sürer. Detaylı olarak anlattığı planı,
odadaki herkesin kafasına yatar.
Ertesi gün şafak sökerken, önde, büyü yaparak kendini yaşlı kadına dönüştürmüş Medeia, arkasında
yolda gelirken gemiye aldıkları 12 Korkyra’lı genç kadın, ellerinde de Tanrıça Artemis’in heykeli olmak
üzere, bir grup şeklinde, şarkılar söyleyerek, dualar ederek şehre girerler. Medeia, Tanrıça Artemis’in
gizemli ülkesinden gelip bu şehre ve kralına iyi dilekler sunmak istediklerini söyler. Onları hemen yanına
çağıran Kral Pelias, kendisinden ne istediklerini sorunca oyun başlar.
Tanrıçamız hizmetlerinizden çok memnun, ödül olarak sizi yeniden gençleştirmeye karar verdi.
Argonautlar, hiçbir karşılık
görmeden kenti ele geçirdi
Pelias bu duruma inanmış görünmeyince, Medeia birden genç haline geri dönüşür. Kral şaşkınlıktan konuşamazken, büyücü bir hamle daha yapar ve yaşlı bir koçu kralın gözü önünde on üç parçaya ayırıp kaynayan bir kazana atar. Sonra başlar Tanrıçaya yalvaran gizemli dualar okumaya. Tabii bu duaların bir kısmını kendi dilinde okuyarak gizemi arttırdığını söylemek mümkün. Sonra, Artemis’in heykelinden körpe bir kuzu çıkıverir ki baştan onu oraya koyan da zaten büyücüydü. Bunları gören kral, inanmasın diye yapsın. Hemen yere uzanarak, gençleşmek için kendini, bir rahibe sandığı büyücü Medeia’nın kollarına bırakıverir, içtiği iksir ile de uykuya dalması pek uzun sürmez. Büyücü, kralın kızlarını etrafına toplar; kızlardan, kendisinin demin yaşlı koça yaptığı gibi, babalarını bıçakla on üç eşit parçaya ayırıp kaynayan kazana atmalarını ister. İçlerinden bir tek Alkestis bunu reddeder, diğerleri sonunda babalarının gençleşeceğini düşündükleri bu işe hayır demezler.
Şafakta başlayan bu plan, hava kararıncaya kadar sürer. Kralın parçaları kazanda kaynamaya başlarken, Medeia kızlara birer meşale verip sarayın surlarına, Artemis’e dua etmeye gönderir. Tabii ki, sarayın yakınlarında gizlenen Argonautlar işareti anlar ve hiçbir karşılık görmeden kenti ele geçirirler.

Tahtı ele geçiren İason, hem ölen kralın oğlu ve seferdeki yoldaşı Akastos’un intikam almasından korktuğu için, hem de daha zengin bir ülkenin başına geçmeyi planladığı için, kendini kent meclisinin yargısına teslim eder. Meclis İason’a hem haklı olduğu için hem de üvey amcası kralı vahşice öldürttüğü için ortalama bir ceza biçer: Sürgün. Bu tam da İason’un istediği cezadır. Efsanenin, bizim için sonu na geldik. İstiklal Marşı ve kapanış…
Gördüğünüz gibi sevgili okur, Ege’yi, Marmara’yı, Karadeniz’i, Hazar Denizi’ni, Baltık Denizi’ni, Atlas Okyanusu’nu, Hint Okyanusu’nu ve Akdeniz’i kıyı kıyı, koy koy gezdik. Hatta türlü nehirler, göller ve hiç olmayan kanallardan bile geçtik. Su üzerinde bu kadar uzun süre gezip bu kadar macera yaşayan kaç kişi kaldı bizden gayrı? Yorulduk yorulmasına ama soluğumuzu koyuvermeden önce şu olan bitenin gerçek adını ortaya bir koyalım. Yani gelelim zurnanın zırt dediği yere. Aslında hakkı olan tahtı almak için zorla, tehlikeli bir sefere gönderilen bu kahramanı, neden “Emperyalizmin emrinde” diye ünledik?
Yazıya koyduğumuz başlığı açıklamak için, bu deniz seferinin temel olarak iki önemli amaçla yapıldığını söyleyerek başlayalım. Bu efsanenin ortaya çıktığı zaman dilimini yazının başında ele aldık. Ayrıca, efsanenin derlenip toparlandığı tarihten de bahsettik. İşte anahtar, bu iki tarih arasında geçen sürede yatıyor.
Yeni gelmedik, geri geldik!
Katman katman işleyelim: Seferi yaratan koşullar, bu sefere hatta bunun gibi çok sayıda sefere çıkılması; seferin getirdiği güç ve zenginliğin, yeni seferlere yol açmak adına allanıp pullanıp anlatılması,
sefer hakkında yakılan halk türkülerinin, şiirlerin kulaktan kulağa yayılması; yıkım ve karmaşa, uzun
süren karanlık; yeniden ayağa kalkma, yeniden organize olma ve nihayetinde yeniden sefere çıkma.
Merhaba, biz sondakiler aslında buraları iyi biliyoruz, atalarımız da buralara gelmişti. Bu olan biteni, günümüzde sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkan, afili bir sözle kısaca vurgulayayım madem: Yeni gelmedik, geri geldik!
Zamanla bir mitolojiye dönüşen, hakkında anlatılanların önemli ölçüde değiştiği Argonotların seferi, aslında ticari ve siyasi hedeflerle açıklanması gereken, tarihsel bir öneme sahiptir: Fenikelilerin, Pontus
Eukseinos’tan sürülmesi.
Fenikeliler, birkaç yüzyıl boyunca, kadırgalarıyla Küçük Asya’nın kuzey kıyılarını takip etmişler ve bu
coğrafyanın hatırı sayılır zenginliklerini ele geçirmeyi başarmışlardı. Böyle bir deniz yolculuğunun sonucunda; ton balığı, sardion (sarder taşı), porphyry (porfir taşı), amber (kehribar), altın, gümüş, kurşun
ve kalay gibi onlarca kıymetli ham madde ve maden ile birlikte ülkenize dönebilirdiniz. Tunç Çağı’nın ortasından itibaren, böylesi zenginliklere kendileri sahip olmak isteyen Helenlerin, bu coğrafyaya sürekli
yayılmaya çalıştıklarını söylemek doğru olacaktır.
Bu arada, Altın Post kavramı ile ilgili de söyleyeceklerim var. Başta Strabon olmak üzere, birkaç Antik
Çağ yazarı, teknik bir bilgi vererek, bu post olayına bir açıklık getirmeye çalışır. Onlara göre Antik Çağ’da,
dağlardan akan altınları toplamanın en kestirme yolu, ahşap bir çerçeve üzerine gerilen koyun postunu
nehrin içine koymaktır. Altın parçaları gibi ağır şeyler, bu tüylere takılır; sonra bu postu sudan çıkartır,
kuruması için bir ağaca asar ve çırpma ya da tarama yöntemiyle, üzerinden altın parçalarını toplarsınız.
Yakın zamana kadar bu yöntemin altın yıkama masalarında da kullanıldığı bilinmektedir. Buyurun size,
hem bir postun altın sıfatıyla anılması için hem de bu bölgedeki zenginliği anlatmak için bir delil.
Mesela, Argonautlar seferi ile ilgili söylencelerde, Kolkhis sarayından nasıl bahsedildiğini satırlarımıza
taşısak iyi olur. Böylece; yok Altın Post’u geri getirmek veya yok dedemizin ruhunu huzura kavuşturmak gibi, söylenen her türlü bahanenin asıl nedeni anlaşılabilir.
…“Argo Gemisinin komutanı İason, birkaç arkadaşını da yanına alıp doğruca Kral Aietes’in sarayına gitti ve
onunla tanıştı. İason’la kral, bir süre yarenlik ettiler. Daha sonra kral ve yanından ayrılmayan kızı prenses
Medeia konuklarını saraylarında ve çevresinde gezdirdiler. İason ve arkadaşları, daha önce övgülerini
duydukları sarayın ve bahçesinin hayalleri aşan güzelliğiyle büyülendiler. Türlü türlü ağaçlar ve çiçeklerle bezeli bu bahçede, dört çeşme vardı: birinden buz gibi su, ötekilerden süt, bal ve en sonuncusundan
da tanrı Dionysos’un insanlığa armağan ettiği şarabı akıyordu gürül gürül. İason, bunları gördükten sonra,
buraya gelmeden önce dinlediği hikayelerde duyduğu, yatağında su yerine sıvı altın akan ırmağı da görmek istediğini söyledi” …
Gel de şimdi, bu sarayın olduğu kente sefer düzenleme.
Yine efsanenin başında, sefere katılacak kişilerin kim olduğunun, olabildiğince detaylı bir şekilde anlatılması; bu seferin arkasındaki gerçek nedenlere ışık tutar. Kurgu şöyledir: Böylesine zorlu bir görevin, tek bir kahramanın altından kalkamayacağı kadar büyük olduğu vurgulanır ve her bir kente haberci
gönderilerek sefere katılacak gönüllüler aranır. Ne hikmettir ki bu çağrıya uyup gelenlerin tamamı, öyle
ya da böyle soylulardan oluşur. Aslında burada, her şehrin, Karadeniz’deki ticari haklarından mahrum
kalmamak amacıyla, kendilerini ve çıkarlarını temsil edebilecek yetkide birisini, bu efsanenin içine yerleştirme çabasını görürüz.
Tabii ki zaman içerisinde, sefer ekibinde adı olsun ya da olmasın tüm kentler, bu efsaneyi anlatarak
dolaşan gezgin halk ozanlarını, güzelce ağırlamayı bir borç bilir. Ozanlar da bu hoş ağırlanmaya karşılık
olarak, bu karmaşık destan dizgisine, farklı birkaç isim katmada üzerlerine düşeni, büyük bir hevesle
yerine getirir.
- Aaa, siz de mi o sefere katıldınız?
- Ne zannettiniz, bizsiz olur mu?
Ne dedik? Bu mit, Karadeniz coğrafyasının zenginliklerine sahip olma amacıyla yapılan çalışmaları aklama çabası olarak ortaya çıktı. Haydi, buna bir delil daha gösterelim. Hem de yine ‘sefere katılanlar’ kısmından.
‘Yerin altını bile görebilir’
tanımı çok manidar değil mi?
Yazının başında bahsedip, bir özelliğine dikkat çektiğimiz, geminin gözcüsü Lynkeus’u hatırladınız mı?
Bu efsaneden bahseden her kayıtta, farklı farklı isimlerden oluşan, birçok gönüllü listesi var, biliyorsunuz. Nedenlerini zaten yukarıda konuştuk. Ama bu ‘gözcü’ arkadaş, nedense, her antik çağ yazarının listesinde istisnasız vardır.
Hem de her yazar, Lynkeus’u, ‘en uzakları rahatlıkla görebilen’, ‘karanlıkta görebilen’, ‘kitap ciltlerinin,
duvarların, ağaçların içini görebilen’ gibi sıfatlarla tanıtır. Bu özellikler, bir gemici veya bir savaşçı için
gayet işe yarar özelliklerdir. Ancak, yine bu yazarların Lynkeus’u tarif ederken kullandığı, ‘hatta yerin altını bile görebilir’ tanımı çok manidar değil mi? Yerin altını görmek; gemide veya savaşta hiçbir işe yaramaz. Ama maden, mineral ve kayaç bulmakta çok işe yarar. Helenler, asıl amaçlarını belli etmek için daha
ne yapsın arkadaş?
Yine yazımızın içinde, altını çizdiğimiz bir konu vardı: efsanenin, ondan bahseden her yazarda, farklı
biçimde gelişmesi. Mesela Herakles, Mysia’da gemiden ayrıldı mı, ayrılmadı mı? Gemi Karadeniz’den
hangi yolla Ege’ye döndü? Don Nehri’ne mi girdi, Tuna Nehrine mi? Libya çöllerine mi gittiler, Baltık
Denizi’ne mi?
Bu karmaşa, aslında yazının bir yerinde zaten değindiğimiz, uzak bölgelere sefere çıkmayı anlatan, en
az iki farklı efsanenin, zamanla birbirine karışması ile oluşmuş görünüyor. Yine antik metinlerde geçen
ifadelerden, bunların başlangıçta birbirinden farklı öyküler olduğunu ayırt edebiliyoruz. Aslında, birisi
doğuya ötekisi ise batıya yapılan seferleri anlatan, Argonoutlar Seferi ile Minyalılar Seferi efsaneleri,
zaman içerisinde, sanki çok uzun süren, tek bir yolculuğun bölümleri haline dönüşür. Tek bir mitte birleşir. Haliyle; amacı, kurgusu, geçtiği zamanı, kahramanı, coğrafyası ve hatta başa gelen maceraları birbirinden farklı olan iki öykü birleşirse, tabii ki her şey birbirine karışıp çorba olur.
Burada altını çizmek istediğim nokta, farklı coğrafyalara yapılan seferlerin her birinin efsaneleşmesi.
Demek ki, bu efsaneleri yaratan topluluğun, kendi coğrafyaları dışındaki kaynaklara ulaşma ihtiyacı
var. Bu ihtiyaç o kadar büyük ki, bu gösterilen çabaya, bu uğurda yapılan şeylere bir anlam katmaya
çalışıyorlar. Yani olay, sadece Karadeniz’in zenginliklerine erişmek değil, ulaşabildiğin her yerdekilere
erişmek olmalı.
Argonautlar seferi Tunç Çağı
bitmeden yapılmış olmalı
Gelelim bu efsanenin ortaya çıkmasının ardındaki, ikinci olası nedene. Bu nedeni açıklamak için öncelikle zaman aralığımızı biraz daraltalım. Argonautlar seferi; eğer gerçekten bahsedilen kahramanlarla,
anlatılan şekilde olsaydı, ne zaman yapılmış olurdu? Cevap yine mitolojiden gelsin, ama başka bir efsaneden. Bu sefer -eğer gerçekten böyle bir sefer varsa tabii- Troya Savaşı’ndan önce bir tarihte, yani
Tunç Çağı bitmeden yapılmış olmalı. İnanmazsanız buyurun. İki miti de masaya yatırarak, gizemi aradan
kaldıralım.
Bunu çözmek adına, ilk olarak, Argonautlar Seferi’ne katılan kişilerden iki tanesine dikkatinizi çekmek istiyorum. Antik yazarlara göre, Peleus ve Leartes, bu sefere genç birer savaşçı olarak katıldılar. İkinci olarak dikkatinizi çekmek istediğim bir başka kişi ise, Argo Gemisi’nin Marmara Denizi’ne girdiği bölümde
bahsedilen Troya Kralı Laomedon. Bu üç ismin de tek bir ortak noktası var. Çocuklarının, Troya Destanı’nda karşımıza çıkması. Peleus’un oğlu Troya Savaşı’nın en büyük savaşçısı Akhilleus’tur. Hatta Homeros’un İlyada’sı, sanki Troya Savaşı için değil de Akhilleus’u anlatmak için yazılmış gibidir. Yine Leartes’in oğlu Odysseus, Troya Savaşı’nın başından sonuna kadar her türlü dönüm noktasının kader adamıdır. Öykünün başrollerinden birisidir resmen. Hatta, denizin karşısından Troya’yı işgale gelen savaşçıların eve dönüşünü öyküleştiren, yine Homeros’un anlattığı en büyük destana, onun adı verilmiştir: Odysseia. Laomedon’un oğlu Priamos ise Troya Destanı’nda bizzat Troya Kralı olarak görünür. Olayın tarihini çözdük, şimdi bu tarihe göre, seferin ikinci olası nedenini bulalım. Bu kez işimiz kolay.
Efsanenin, Marmara’da ve Karadeniz’de geçen bölümlerinde de Anadolu’nun parçalı siyasi yapısına
dair ip uçlarını yakalamak mümkün. Mesela Arkton (Kapıdağ) Kralı Kyzikos ile bizimkiler dost ve müttefik. Ama oraya varmak için geçtiğin deniz ve boğaz, düşman Troya tarafından kontrol ediliyor. Yine
Kyzikos’un krallığına, Karadeniz’den sürekli gelip saldıran, yağmalayan gruplar var. Demek ki onlar
da Karadeniz’deki bazıları ile düşman. Sonra, kahramanlarımız Boğaziçi’nde kibirli Kral Amykos’u öldürünce, bir sonraki durakları Mariandyne’de Kral Lykos tarafından dostça karşılandılar; zira Lykos sürekli kendine saldıran Amykos’tan nefret ediyordu. Demek ki Karadeniz yerleşimleri ile Boğaziçi yerleşimleri de birbirine düşman. Hadi son bir örnek daha verelim; İason, Altın Post karşılığında Kolkhis Kralı’na ne sunmuştu? Sauromatialılar denen vahşi halkı buyruğu altına almayı. Demek ki Karadeniz halklarının da bazıları birbirine düşman.

Eh, komşular arasında bunca düşmanlığı gördükten sonra; bu seferin yapılma amacının, sadece Karadeniz’in zenginliklerine erişmek değil de bu erişimi rahat ve sürekli hale getirmek, hatta mümkünse direkt
güzergahı ele geçirip yönetmek olduğunu, söyleyebiliriz. Durun durun, daha kısa söyleyeyim: boğazların sahibi olmak. Çünkü boğaza sahip olan, her şeye sahip olur.
Bu amacın gerçek olduğunun en net delili zamandır, sevgili okur. Çünkü yine efsanelere göre, bu parçalı siyasi yapı, Kıta Yunanistan kentlerinin iştahını kabartacak, bir süre sonra, denizin iki yakası, boğazların egemenliği için, dünyayı etkileyen en önemli destana konu olan, büyük bir savaşa tutuşacaklar: Troya Savaşı.
Eh geldik bir yazının daha sonuna. Vallahi, ben ozanların yalancısıyım, başta söylediğimi sonda yine söyleyeceğim: Argonautlar Seferi emperyalist bir seferdir. Siz -sanki boğazları ele geçirmek için bir daha
hiç savaş yapılmamış gibi- isterseniz bu dediğime inanmayın.
Söylencemiz Sürecek. Viya Böyle!

