Eş(siz) cinsellik!

Öğr. Gör. Selim Martin
Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü

Mezopotamya’da tapınak fahişeleri sadece kadınlardan ibaret değildi. Hem ülkedeki bolluk bereketin
devamı için hem de tapınağın menfaati için tanrıçanın gözetiminde, tapınaklarda her cinsiyetten insanla birlikte olmanız mümkündü. Hatta kontrollü eşcinselliği bir tarafa bırakalım, cinsiyet değiştirme
bile öykülerde kendine yer bulur.

Cinsiyetler ve cinsel roller

Kadın, erkek, kendini karşı cinse gizleyen, karşı cinse özgü davranışları benimseyen, üreme organı olmayan ya da hem erkek hem de dişi organları olan; gey, lezbiyen, transseksüel, androjen, intersekBu saydıklarımın hepsi, insan var olduğundan beri vardı ve insan yaşadıkça var olacaktır. Ve bence en az bunlar kadar eski olan, insanın cinselliği üzerinden yapılan tariflerin en tepesine yazabileceğimiz; ‘normal’, ‘anormal’, ‘doğal’, ‘doğal olmayan’ gibi, cinsel aktiviteleri genelleyen terimler de bu terimler etrafında dönen tartışmalar da hep var olacaktır.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim; bunun nedeni, basit bir canlı olmamamızdan kaynaklanıyor.
Basit bir memeli hayvan olmamızdan.

Doğadaki tüm canlılar gibi, insan türünün de üç temel yaşamsal derdi vardır. Beslenmek, barınmak ve
üremek. Üstelik insan, bir tür olarak yok olmamak için, bunların üçünü de devamlı ve başarılı şekilde
sürdürmek zorundadır. Bugün modern insanın nice derdi, tecrübesi, birikimi, kültürü, yüksek sanatı, geliştirdiği teknolojisi altında bu temel dertler görünmez hale gelmişse de varlığımız bu dertlerin baskısının dışında hareket edemez. Doğa kanunları bunu emreder, evrim yasası buna göre çalışır. Uy ya da yok ol.

İşte bu baskıların özellikle de üreme baskısının altında, hayatta kalmaktan başka düşüncesi olmayan,tüm eylem ve tutumlarını buna göre göre belirleyen insan hayvanının serüveni – yine insan olmaktan,yani zeki bir canlı olmaktan kaynaklanan nedenlerle-bu baskıya rağmen farklı şekilde de ilerleyecektir.

Mesela, günümüzde ilkel olarak adlandırılan, taşçağlarının ‘katı eşitsiz’ avcı-toplayıcı-göçebe insanları, yaşamaya devam etmek için her alanda olduğugibi cinsellikte de daha paylaşımcı olan gruplardır. Çok eşlilik ve eşcinsellik başta olmak üzere farklı birçok yönelim bu çağlarda sıklıkla görülür.

İlkel dünyamız yavaş yavaş geliştikçe, özellikle yerleşik toplumlar haline gelip, bir kültür oluşturmayabaşladıktan sonraki zamanlarda, cinsiyet rolleri vecinsellik üzerine kendimize özgü bir yaklaşım geliştirmeye başlarız.

Mesela milyon yılı aşmayı başaran, ‘kadın bedenininkutsallığı’ düşüncesi, bir zaman sonra erkek üreme organı ve spermini kutsayacaktır. Mesela zamanla, doğanın canlanması, bitkinin büyümesi ile insanın üremesi birbirine karışacaktır.

Avcı-toplayıcı toplumlarda, tahmin edilebileceği üzere mülkiyet kavramı yoktur. Ancak insanlarınyerleşik hayata geçmesiyle beraber sürekli aynı mekanda kalınması, mülk kavramını oluşturur. Üstelikpaylaşımın azaldığı bu dönemde, artık kalıcı olan bumülk, gelecek nesillere de devredilebilecektir. Bu sebeple üremenin veraset açısından da değerli halegeldiği düşünüldüğünde- tek eşliliğin yavaş yavaş kurumsallaştığını, çok eşlilik, eşcinsellik gibi yönelimlerin tabulaştığını söyleyebiliriz.

Yine mesela üreme baskısı, kimi zaman sadece karşıcins ile yapılan cinsel aktiviteleri desteklerken, yineaynı baskı, üremeden kaçınmak gerektiğini düşündüğü zamanlarda, bunun için homoerotik aktiviteleri özendirecektir. Mesela toplumsal eğitimi, tek bircinsiyetin tekeline bırakan toplumlarda, eşcinsellikbu eğitimin temel bir parçası olarak görülecektir. Bilginin aktarımı ile spermin aktarımı aynı kabul edilecektir.

Yine insan denen bu akıllı canlının, en büyük alamet-i farikalarından birisinin; doğayı gözlemleme, olaylar/
durumlar arasında neden sonuç ilişkisi kurma ve bu ilişkiyi manipüle ederek sonucu kendi lehine çevirme
yeteneği olduğunu unutmayalım. Eh, bu yeteneğe sahip insan, doğayı gözlemlediğinde; bazı canlıların,
üreme amaçlı cinsel aktivitelerinin yanında, eşcinsel aktiviteleri olduğunu da görecek, bunun için neden
sonuç ilişkisi kuracak ve sonucu kendine uyarlayacaktır, değil mi?

Yine tüm bunlarla birlikte ama bunların hepsinden daha temel ve daha insani olan; sevgi, beğeni, arzu,
heyecan gibi duyguları; aidiyet, sahip olma isteği, özenme, kıskançlık gibi hisleri de denkleme ekleyelim. Eyleme yön veren bu keskin şeylerden kim kendini sakınabilir? Sakınmalı mıdır?

Bir de doğuştan gelen biyolojik, fizyolojik ve psikolojik farklılıklarımızı da hesap ettik mi, işte bugünkü
kavgamızın tarafları ile tanışmış oluruz.

Durun kafanız karışmasın. Bu durumu, biz günümüz modern(!) insanının anlayacağı şekilde özetleyeyim.

Doğada birçok canlıda başta eşcinsellik olmak üzere çeşitli cinsel yaklaşımlar var mı? Var. Eh, o zaman
insanda da var.

Üreme başlı başına bir mucize. Aynı şeyleri yaparak her zaman aynı sonucu alamıyorsunuz. Bu süreçte
farklılıklar oluşuyor mu? Oluşuyor. Eh, o zaman insanların da birbirinden farklı olması doğaldır.

Üstüne insan, diğer canlılardan farklı olarak, düşüncelerini, duygularını, başına gelenleri, gördüklerini,
duyduklarını kalıcı olarak ifade eder, biriktirir ve kullanır. Kültür oluşturur. Kültür ancak farklılıkları ile
vardır. Eh, o zaman insan da farklılıkları ile vardır.

Yine insan, her şeyi bir araç olarak kullanır. Her şeyi manipüle eder. Bu şekilde varlığını sürdürmeyi ve
hatta besin zincirinin en tepesine çıkmayı başarır. Cinsellik de zaman zaman bu araçlardan birisi olarak
kullanılır.

Hepsinin üstüne, üreme baskısının tüm bunları reddetme refleksiyle hareket ettiğini de ekledik mi, bu
karmaşamızın, bu kavgamızın da insan var oldukça var olmaya devam edeceğini görmüş oluruz.

Efendim, artık tartışmanın varlığını bir kenara atıp, sözü, geçmiş söylencelere bırakmanın vakti geldi
sanıyorum. Durun, durun, hemen kalkmıyoruz. Kemerleri henüz bağlamayın. Önce söylencenin tarafsızlığını yüksek sesle bir ilan edelim de sonra yola gönül rahatlığıyla çıkarız.

Mitoloji; insanlık tarihinin en acayip üretimlerinin başında gelir. Hem oldukça basit hem de ölesiye karmaşık bir yapıya sahiptir. İnsan ne kadar çeşitli ise efsaneler o kadar çeşitli, insan ne kadar değişkense
efsaneler o kadar değişken; ancak yine ‘aynı insan gibi’ bir o kadar tahmin edilebilir ve kendini tekrarlayan bir öyküler bütünü… Gel de çık şimdi işin içinden çıkabilirsen!

Asya mitleri konusunda çok sayıda yayını olan araştırmacı Devdutt Pattanaik, mitlerin kendini üreten toplumdaki geleneksel yapının yanında aynı zamanda “bir halkın kolektif bilinçdışını da yakaladığını” söyler.

Bir tarafta bilinçli sözler ve yazılar bütünü, diğer tarafta her türlü kural ve baskıya rağmen içimizden gelenler; işte size mitolojinin en açık tanımı: Bize rağmen, bize dair her şeyi anlatma çabamız.

Söylencenin tarafsızlığını ilan ettik etmesine ancak, özellikle yazının icadı ile birlikte ataerkil bir toplum yapısı oluştuğunu, bu erkin de yazıyı kendi çıkarına bir silah olarak kullandığını da unutmamak lazım. Yani özellikle sık tekrarlanan öyküler, yönetenin yönetileni şekillendirme çabasına hizmet eder. Ancak bu çabanın nafile olduğunu biliyoruz. Ne dedik yukarıda? “Mitler kendini üreten toplumdaki geleneksel yapının yanında aynı zamanda ‘bir halkın kolektif bilinçdışını da yakalar’.”

Yine mitler; belirli bir kültürün toplumsal kurumlarını açıklayabilen, doğrulayabilen ve aynı zamanda o kültürün üyelerini eğitebilen kullanışlı araçlardır. Eh, aracınız bu kadar kullanışlı olursa; şoför mahalline kim geçerse geçsin yolculuğunuz da güzel olur. Yani mitolojide kurallar farklı işler; burada “at sahibine göre kişnemez”. At istediği gibi kişner, sahibine de bu yolculuğun keyfini sürmek düşer.

Buyurun, madem aracımız hazır, çıkalım yola; bu cinsellik ne menem bir şeydir, eşli midir, eşsiz midir bir bakalım.

Cinsiyetime ve tüm cinsel aktivitelerime karar veren tanrılar

Geçmişten günümüze hemen her kültüre ait efsanelerde, halk hikâyelerinde ve tabii ki kutsal metinlerde; erotizm, cinsellik ve cinsiyet kimliği üzerinden öykülerle karşılaşırız. Çoğunlukla bu öyküler, hikâyedeki karakterler üzerinden bir “toplumsal rol” biçimlendirmeye ya da var olan rolleri açıklamaya ve doğrulamaya çalışır.

Eh tabii ki, “toplumsal rollerden” bahsedecekseniz; ilgili kültürdeki cinsiyet yapılarından olduğu kadar, aynı cinsiyetler içerisindeki aşk ve cinsel aktivitelerden de bahsetmeniz gerekir. Yani cinsellik ve erotizm konuşuyorsanız, bu aynı zamanda kesinlikle eşcinsel erotizmden de bahsediyorsunuz demektir.

Peki mitler, eşcinsel erotizmi ve cinsiyet kimliğini nasıl aktarır? Tabii ki her konuda nasıl yapıyorsa aynı şekilde: Tümünden kutsal ve efsanevi deneyimler olarak bahsederek.

Yani eski öykülerde olan bitene günümüz anlayışı ve terimleri ile yaklaşacak olursak, konular; lezbiyen, gey, eşcinsellik, biseksüellik veya transseksüellik gibi temaları içerir ve tüm bunlar tanrı/tanrıçaların ve/veya diğer doğaüstü müdahalelerin etkisiyle gerçekleşir.

Bu durum Türkçesiyle: “Bizler, ilahların oyuncağı olan aciz canlılarız; başımıza ne gelirse onlardan gelir” demektir. Ancak bizim de bir silahımız, bir direniş yolumuz var. Biz, başımıza gelen her şeyi en ince ayrıntısına kadar işler, anlatır, yazar ve gerçek olmasını sağlarız. Biz anlatmasak, tanrıları kim tanır? Biz yazmasak, olan bitene kim inanır?

Öyleyse anlatalım, her şeyi gerçek kılalım ve dinleyenleri inandıralım.

İlk durağımız Asya

Tu’er Shen, popüler lakabıyla Tavşan Tanrısı; Çin söylencelerinde erkekler arasındaki aşkı ve cinselliği yöneten bir tanrıdır.

Gerçek adı Hu Tianbao olan bu tanrı, hikâyenin başında taşralı bir asker olarak karşımıza çıkar. Asker, kendisinden rütbeli bir İmparatorluk Müfettişi’ne tutulur ve onu sürekli gizlice gözler. Bir gün banyo yaparken gözlediği müfettişe yakalanır ve ölüme mahkûm edilir. Ne yazık ki dövülerek öldürülür.

Asıl hikâye bundan sonra başlar.

Hu Tianbao’nun ölümünden tam bir ay sonra bir adam rüyasında onunla konuşur. Meğer Hu Tianbao’nun tek suçu aşk olduğu için, yeraltı tanrıları onun öldürülmesini adaletsiz bulmuş ve onu eşcinsel duyguların koruyucu tanrısı olarak ilan etmişlerdir.

Bu rüyayı gören adam, güvendiği herkese gördüklerini anlatır ve para bağışlayan onlarca insanla birlikte gizlice Hu Tianbao adına bir tapınak (belki de bir türbe) inşa eder. Kısa sürede bu tapınak ve “erkek işleri” için burada edilen dualar ile yakılan tütsüler oldukça popüler olur. Qing Hanedanı’nın tapınağın yıkılması ve ibadetin derhal bırakılması için baskı kurmasıyla birlikte ritüel daha da yayılır ve bu kült, geleneksel inanışlar içinde kalıcı bir hâl alır.

Tavşan bunun neresinde sevgili yazar, diye sorarsanız söyleyeyim. Geç İmparatorluk döneminde ‘tavşan’ eşcinseller için kullanılan argo bir terimdi. Haliyle bu tavşanların tanrıları da Tavşan Tanrısı oluverdi. Size hakaret amaçlı söylenen bir sözü sahiplenirseniz, düşmanınızı silahsız bırakırsınız. Çok akıllıca bir hareket.

Asya mitleri deyince, özellikle Japon ve Hint söylencelerinden de konumuza uygun sayısız örnek bulabiliriz. Tabii her birine burada yer vermek için bir fetih politikası izlemek ve dergideki diğer yazarların
köşelerini ele geçirmek lazım. En iyisi mi biz, barışçıl tutumumuzu sürdürelim ve bize ayrılan yer ile yetinelim.

Yine de hem Japon Hem de Hint mitlerinde çok sayıda tanrı/tanrıça ve kahraman karakterinin tek bir
cinsiyetle temsil edilmediğini; rahatlıkla cinsiyet değiştirebildiğini, yine aynı rahatlıkla her cinsiyet ile
ilişki yaşayabildiğinin altını çizmek doğru olacaktır

Japon mitlerinde cinsiyet değişiminin olmadığı durumlarda bile kadınların erkek, erkeklerin ise kadın
gibi giyinmesi söz konusudur. Çapraz giyinme adı verilen bu durum, kimi zaman kahramanlık yaparken
kamuflaj sağlarken, kimi zamanlarda da ilahi gücü arttıran bir çift cinsiyet vurgusunu yansıtır.

Hint söylencelerinde ise tanrıların cinsiyet değiştirdiği, farklı zamanlarda farklı cinsiyetlerde göründüğü, androjen veya hermafrodit varlıklar oluşturmak için birleştiği birçok örnek vardır. Tanrılar, cinsel
birleşmeyi kolaylaştırmak için cinsiyet değiştirir. İlahi olmayan varlıklar da tanrıların eylemleri yoluyla,
lanetler veya kutsamaların sonucu olarak cinsiyet değiştirirler.

Hint mitolojisi, cinsel etkileşimlerin kutsal bir dini amaca hizmet edebileceği sayısız olay içerir; bazı
durumlarda bunlar eşcinsel etkileşimlerdir. Bazen tanrılar bu etkileşimleri kınar ancak diğer zamanlarda da kutsamalarıyla gerçekleşirler.

Mesela birçok tasvirde, Ateş Tanrısı Agni’nin hem bir karısı hem de bir kocası vardır. Yine aynı tanrının
bazı tasvirlerde, Tanrı Şiva ile oral seks yaptığı betimlenmiştir.

Tanrı ve tanrıçaları bir kenara bırakalım. Reenkarnasyon nedeniyle defalarla dünyaya tekrar tekrar
geldiğine inanan bu kültürün insanlarının, her gelişinde öncekinden farklı bir cinsiyete sahip olabileceği düşünülünce, toplumsal cinsiyet rollerinin de bunu aktaran efsanelerinin de tüm yönelimleri kapsayacağı aşikar değil midir?

İkinci durağımız Mısır

Antik Mısır’da eşcinsellik ve diğer cinsel yönelimler konusu, popüler bir kalıntı olan Niankhnum ve
Knumhotep’in mezar buluntuları üzerinden yıllardır tartışılır. Biz bu tartışmaları başkalarına bırakalım
ve kendi alanımıza dönüp Mısır mitolojisinden birkaç önemli figürü köşemize taşıyalım.

İlk ikisi, tüm okurlarımın çok iyi tanıdığı, tanrıların egemenlik mücadelesi öykülerinin başrolleri olan
Seth ve Horus.

Bu iki eril arkadaş, her alanda savaşacak, her bir uzvu ile dövüşecek de cinsel organları bu dövüşten
uzak mı duracak? Elbette durmaz, duramaz.

Tüm ataerkil toplumlarda olduğu gibi Mısır’da da eşcinsel ilişkileri olumsuz olarak nitelemek yaygın görüştü. Genelde seks, nüfuz edici saldırgan bir egemenlik ve güç eylemi olarak kabul edilir ve alıcı için
utanç verici olarak görülür. Spermin diğerine aktarılması üzerinden üstünlük/egemenlik kurmaya çalışma durumu, erkekle-kadın arasında olduğu kadar erkekle-erkek arasında da geçerli bir yöntemdi.

Böyle bir yaygın görüşün hakim olduğu bu kültürde, birbirine üstünlük kurmak için her yolu deneyen bu
iki erkek tanrının, seksi de bu uğurda kullanması kaçınılmaz değil mi?

Söylenceye göre -tahmin edileceği gibi- bu saldırıyı önce kötü karakter Seth başlatır. Horus’un kalçalarının güzelliğine iltifat eder, onu bir ziyafete çağırır, sarhoş olmasını bekledikten sonra onunla anal seks
yapmaya çalışır. Ancak-büyük ihtimalle kendisi de sarhoş olduğu için- beceremez ve Horus’un uyluklarına boşalır. Üstelik beceremediğini anlamaz ve rakibini alt ettiğini, onun üzerinde hakimiyet kurmayı başardığını düşünerek uyuyakalır. Horus, durumu fark ettiğinde spermleri toplar ve Nil Nehri’ne atar. Atak
sırası Horus’dadır. Yine bir ziyafette, Horus, kendi spermlerini Seth’in en sevdiği yiyecek olan marulların üzerine sürer. Seth de o marulları yer.

Gel zaman git zaman, egemenlik mücadelesi diğer tanrıların huzuruna taşınır. Seth, spermlerini aktardığını sandığı için, büyük bir gururla egemenlik iddiasında bulunur. Tanrılar Seth’in spermlerine seslenirler fakat yanıt Horus’un içinden değil, Nil Nehri’nden gelir. Horus’da aynı iddiada bulunur. Tanrılar Horus’un spermlerine seslenir ve yanıt tabii ki Seth’in içinden gelir. Zafer Horus’un! Onca fiziksel mücadele, savaş, dövüş sonuçsuz kalırken, spermler galibi belirler.

Bu efsanenin, seksin bir egemenlik silahı olarak görüldüğünü göstermesi bir yana, Seth gibi kötü bir tanrıyla yapılan eşcinsel ilişkinin, toplumda eşcinselliğe karşı olumsuz yaklaşımı da yansıttığını söylemek mümkün. Tüm bunlara ek olarak, mısır kültüründe Marulun hala fallik bir nesne olarak nitelendiğini de
notlarımıza ekleyelim.

Gelelim diğer önemli figürlere. Nil’in yıllık taşkınlarını simgeleyen Nil Nehri Tanrısı Hapi ve Nil Deltasının zenginliğini simgeleyen bir tür bereket tanrısı olan Wadj-wer; Mısır kültüründe önemli erkek tanrılardır. Ancak her ikisi de kadın göğüslerine sahip erkekler
olarak betimlenmiştir. Hatta her ikisinin de göğüslerinin sarkık olarak tasvir edilmesi, alelade bir kadın olarak değil, bizzat doğurgan bir kadın olarak, Nil Nehri’nin bereketini simgeledikleri söylenebilir.

Sıradaki duraklar Afrika ve
Amerika

Mısır ile birlikte Afrika Kıtası’na ayak basmışken, kıtanın yazılı kayıtlara geçmiş, iki farklı bölgeden iki farklı yaratıcı tanrısından bahsetmemek olmaz.

Güney Afrika’nın en çok konuşulan dillerinden biri olan Shona dilinde; zaman zaman erkek zaman zaman dişi olabilen, androjen bir yaratıcı tanrı Mwari’den bahsedilir. Mwari, dünyayı, tanrı/tanrıçaları ve insanı yaratan, nazik ve sevgi dolu; toprak verimliliğinden bereketli yağmurlara, yolculukların talihinden sosyal ve politik olaylara kadar dünyadaki tüm güçleri kontrol eden bir karakterdir.

Batı Afrika’daki en yaygın inanç olan Dahome’de ise yaratılış süreci ‘Büyük Anne’ Nana Bukuku ile başlar. Büyük anne denildiğine bakmayın, kendisi hem erkek hem de dişi özleri içeren bir ilahtır. Üstelik çocukları Mawu ile Lisa (ay ve güneş) birleşerek çift cinsiyetli
Mawu-Lisa’yı oluşturur. Bu çift cinsiyetli yeni ilahımız, insanları kilden yaratır ve onlara medeniyet kurmayı öğretir. Eh, daha ne yapsın?

Sömürge döneminde kaçırılıp köleleştirilen binlerce Afrikalı ile birlikte, bu karakterler de Karayipler’den
Amerika kıtasına kadar birçok yere yayılmıştır. Amerika’ya köleler ile birlikte çift cinsiyetli ilahlarımızı
götürdük madem, bir de oradaki söylencelere kısaca bir göz atalım.

Tabii buradaki efsaneler hakkındaki yazılı kayıtların, kıtayı sömürgeleştirmeye giden, kendini üstün, yerlileri ise ilkel gören batılı anlayışın kalıntıları olduğunu, efsanelerin bu bakış açısıyla kayıt altına alındığını da unutmamak lazım.

İlk ilahımız, görevi tartışmaya gerek duymayacak şekilde belirgin olan ve Maya kültüründe homoerotizmi yöneten tanrı Chin’dir. Chin, erkeklerin kendilerinden yaşça küçük diğer erkeklerle olan cinsel aktivitelerini düzenleyen, kurallara bağlayan bir tanrıdır. Buradaki durumun, genel eşcinsellik tarifinden biraz daha farklı olduğunu özellikle belirtmekte fayda var. Eşcinsellik, genelde kalıcı bir kimlik ve cinsel yönelim olarak tanımlanır. Chin ise aynı cinsiyetten insanlar arasında oluşan cinsel çekim ve geçici arzuyu yönetir.

Yine görevi çok ama belirginliği tartışmaya kapalı olan ikinci ilahımız, Aztek Mitolojisinde güzellik, gençlik, aşk, tutku, seks, cinsellik, doğurganlık, sanat, şarkı, müzik, dans, resim, yazma, oyunlar, oyunculuk, doğa, bitki örtüsü ve çiçeklerin tanrısı olarak bilinen Xochipilli’dir. Adı Çiçek ve Prens (çocuk) kelimelerinin birleşiminden oluşan bu tanrı, aynı zamanda eşcinsellerin ve erkek seks işçilerinin koruyucu tanrısıdır.

Son bir öykü ile kıtadan ayrılalım. Bu sefer karakterlerimiz İnuit (Eskimo) mitolojisinden gelsin. Tufan sonrası insanın yeniden çoğalması öykülerinin belki de en ilginç çeşitlemesi, tüm İnuitlerin atası olarak görülen Uumarnituq ve Aakulujjuusi efsanesidir.

Efsaneye göre, büyük selden sonra tüm canlılar ölür,
hayatta kalan sadece bu iki erkek arkadaştır. Dünyada yalnız kalan Uumarnituq ve Aakulujjuusi birlikte olur ve her nasılsa Uumarnituq hamile kalır. Ancak bedeni fiziksel olarak doğum yapmaya uygun olmadığı için Aakulujjuusi Uumarnituq’u bir kadına dönüştürmek için ‘irinaliuti’ adlı sihirli bir şarkı yaratır ve söylemeye başlar.

“Burada bir insan var, penisi var.
Penis’in ağzı açılsın, geniş ve ferah olsun…”

Sihir elbette işe yarar ve bir kadına dönüşen Uumarnituq’un rahminden çocuk sağ salim doğar.

Mezopotamya

Mezopotamya mitolojisi söz konusu olduğunda, önce, birbiri ile bağlantılı iki temel bilgiyi hatırlamakta fayda var. Birincisi -yazı burada icat edildiği için- dünya üzerinde ilk yazılı mitlerin bu coğrafyada ortaya çıkmasıdır. Bu durum haliyle, kendisinden önceki tüm sözlü aktarımı -öyle ya da böyle- içeren
metinlerin, kendisinden sonra kaleme alınanları da aynı şekilde etki altında bırakmasına yol açar.

İkinci önemli bilgi de bu coğrafyada en az 3 bin yıl boyunca kültürel devamlılık görülmesidir. İlk yazılı kültür olan Sümerliler, kendisinden önce bu coğrafyada yaşamış herkesi atası olarak görüp onlara sahip çıkarken, sonrasında coğrafyaya egemen olan, farklı dile ve ırka sahip Akkad, Babil, Assur gibi kültürler de bu geleneği devam ettirmiştir. Mesela, Erken Hanedanlar Devrini bitirip Sümer iktidarına son veren Akkad’lı Sargon; Akkadça’nın yanında Sümerce’yi de resmi dil olarak kullanmaya devam eder. Sonrasında iktidarı yeniden ele geçiren Sümerliler de Akkadça’yı ikinci resmi dil olarak tanır ve kullanırlar.

Eh, konu mitoloji olunca bu durum, aynı öykülerin, basit isim değişiklikleri ile tekrar tekrar işlenmesine
yol açar. Bu sebeple, geniş ve zengin mitlerin tekrarı arasında kaybolmadan, kısa bir iki örneğe değinip
Mezopotamya’dan uzaklaşalım.

İlk örneğimiz, tarihteki ilk yazılı mit olarak kabul gören Gılgamış Destanı’ndan gelsin. Tanrılar Gılgamış’ı
hizaya getirmek için onunla aynı güçte ancak yabani olan Enkidu’yu yaratır. Enkidu, kırsaldan kente yaklaştıkça medenileşir. Nihayetinde iki güçlü erkek karşılaşır ve dövüşürler. Ancak güçleri denktir, yenişemezler. Tanrılar amaçlarına ulaştığını, Gılgamış’ın kahramanlıktan gözü dönmüş, kibirli halini törpülediklerini düşünürler. Enkidu ile Gılgamış, iki yiğit, arkadaş olurlar ve bu sefer daha zorlu görevleri birlikte başarırlar. Tanrılar bu sefer ceza olarak Enkidu’nun ölümüne karar verir.

Destanda yer alan metinlerde; yıllarca zorlu görevlerde birlikte olmalarına yapılan vurgularda, aralarındaki muhteşem uyumu anlatırken, birbirlerine duydukları sevgiden bahsederken, birbirlerini överken, tercih edilen kelimeler; birçok araştırmacı tarafından aralarındaki ilişkinin homoerotik olarak düşünülmesine yol açar. Üstelik Enkidu’nun ölümünden sonra Gılgamış’ın tavırları ve yaktığı ağıt, tam olarak Mezopotamya mitlerinde sık görülen, bir kadının erkeğinin ardından takındığı tutum ve yaktığı ağıtla birebir örtüşür. Gılgamış kendini yerden yere atar, giysilerini parçalar, saçını yolar.

İkinci olarak, yaratılış mitlerinde, fiziksel olarak farklı yaratılan insanların listelendiği metinler, konumuza örnek olarak gösterilebilir. Mesela Eridu Yaratılış Mitinde, listede; doğum yapamayan kadınlar, erkek veya dişi organı olmayanlar hem erkek hem de dişi organı olanlar sıralanır.

Bunlarla birlikte, Mezopotamya’da tapınak fahişeleri sadece kadınlardan ibaret değildi. Hem ülkedeki
bolluk bereketin devamı için hem de tapınağın menfaati için tanrıçanın gözetiminde, tapınaklarda her
cinsiyetten insanla birlikte olmanız mümkündü. Hatta kontrollü eşcinselliği bir tarafa bırakalım, cinsiyet
değiştirme bile öykülerde kendine yer bulur. Tabii ki yine ilahi bir müdahale ile: Tanrıça İnanna (İştar),
istediği zaman bir tapınaktaki tüm rahiplerin cinsiyetini bir hamlede değiştirebilir.

Bir sonraki durak Avrupa

Avrupa maceramıza Akdeniz üzerinden girmeyelim, önce kuzeye gidelim. Nasıl olsa eninde sonunda Akdeniz’e geleceğiz. Ne demişler; tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır.

İlk olarak günümüzün en popüler söylencelerini barındıran İskandinav mitolojisine bir bakalım. Diğer tüm kadim mitolojilerde olduğu gibi İskandinav öykülerinde de keskin cinsiyet rolleri yoktu. Arka fonda, toplumda kabul gördüğü düşünülen genel düzen
-erkek tanrı ile evlenip çocuk sahibi olan tanrıça tekrarları- süregelirken; ön taraf, aslında ortada herhangi bir düzen olmadığını gösteren efsaneler ile doludur. Özellikle kolayca değiştirilen cinsiyetler, bu kültüre ait mitlerde sık sık karşımıza çıkar.

Misal, meşhur tanrımız Loki, fırsat buldukça cinsiyet değiştirir, kadın olarak erkeklerle birlikte olur hatta hamile kalıp çocuk da doğurur. Üstelik bazen bunları yaparken insan formunda bile değildir. Loki’nin bir kısrağa dönüşüp, Svadilfari adındaki aygırla birlikte olması, ondan hamile kalıp, sekiz bacaklı at Sleipnir’i doğurması, tanrının en meşhur öykülerinden birisidir. Üstelik bu Sleipnir, ileride baş tanrı Odin’in atı
olacaktır.

İçene gençlik ve güç bahşeden bir
su kaynağı

Yine İskandinav mitolojisinin baş köşelerinden birisine oturan Goblinlerin de insanlarla birlikte olduğu,
hatta erkekleri dokuz gecede bir kadına çevirip öyle birlikte olduğunu anlatan öyküler bilinir.

Çok uzaklaşmadan İrlanda mitolojisine de bir uğrayalım. Babası bir tanrı annesi ise bir ölümlü olan,
Cu Chulainn lakaplı halk kahramanımız, savaş meydanında gösterdiği yeteneklerini, özel hayatında
da sergilemekten çekinmez. Resmi olarak evli olan ancak maceraları boyunca hem kadın hem de erkek
birçok sevgilisi bulunan bu kahramana yazılmış nice halk şiiri vardır.

Bunların belki de en meşhuru, Ferdiad adlı bir erkeğe ağıttır. Ferdiad, kahramanımızın önce okul arkadaşı, sonra savaş yoldaşı, sonra sevgilisi sonra da düşmanı olacaktır. Nihayetinde ölümü de Cu Chulainn’in elinden gelir. Efsanenin sonunda, ikili birbiri ile dövüşmek zorunda kalır. Cu Chulainn galip gelir, Ferdiad ölürken birbirlerine sarılıp yakınlaşırlar. Dudakları birbirine değer.

Bir halk şiiri, ikisinin ağzından ayrı ayrı aralarındaki aşkı ve nihayetinde birisinin ölümünü detaylıca aktarır.

Canım soylu sevgilim,
Canım güzelim, mükemmel görünüşlüm;
Canım, mavi ve gri, berrak gözlerin,
Canım, bilgeliğin ve söylevlerin.”

Son durak Helen ve Roma

Helen kültürü ve mitolojisi, tüm eski uygarlıklar ve mitler arasında, eşcinsellik ve diğer cinsel yönelimlere dair en fazla yazılı örneği barındıran kaynaktır.

Elimizdeki belgelere göre, gerçek toplum, eşcinselliği özellikle eğitsel ve ideolojik bir temele dayandırırken, efsaneler onu sahiplik, sevgi, cinsellik, haz ve bağlılık olarak sınıflandırır. Önce eşcinselliğin toplumdaki karşılığına bir göz atalım.

Girit Kralı Minos’tan, Atina Tiranı Solon’a kadar nice devlet görevlisinin çeşitli nedenlerle eşcinselliği
düzenleyen ve destekleyen yasalar çıkardığı bilinir. Özellikle Giritteki nüfus artışına bir önlem olarak,
eşcinselliğin özendirilmesi, başlı başına incelenmesi gereken bir anlatıdır.

Dr. Defne Yılmazcan, “Antik Yunan Aristokrasisinde İdeo-Pedagojik Bir Aygıt Eşcinsellik” isimli kitabında
eşcinselliğin Helen toplumundaki günlük yerini şöyle tarif eder:

“….Toplumun norm ve ahlakına uygun bir şekilde yaşanan bu ilişkinin temel amacı yetişkin bir erkeğin,
kendisinden yaşça küçük bir delikanlıyı yetiştirmesi ve eğitmesiydi. Çünkü bir oğlan çocuğunun yetişmesi
toplumun geleceği ve refahı için oldukça önemliydi. Bu denli önemli olan ulvi iş ise her bakımdan eksik ve
pasif bir varlık olarak kabul edilen bir kadına bırakılamazdı. Bu nedenle onu yetiştirecek kişi gerek sosyal
gerek kültürel gerekse entelektüel bakımdan en donanımlı olan soylu bir erkek yani ancak bir aristokrat
olabilirdi. Aristokrat bir erkeğin eğitiminden geçmek ise sınıflı bir toplum yapısının bir sonucu olarak yalnızca vatandaş olan bir oğlan için geçerliydi. Örneğin bir köle veyahut vatandaş kabul edilmeyen yabancı kişiler böyle bir ilişkiyi asla deneyimleyemezdi. Yani eğitsel bir zemine oturtulan eşcinsel ilişkilerin önemli koşulları bulunmaktaydı.

Öncelikle vatandaş ve soylu olma koşulunun arandığı eşcinsel ilişkilerde diğer en önemli koşul da çiftler arasında yaş ve tecrübe bakımından eşitsizlikti. Çünkü aynı yaşta iki erkeğin salt haz ve bedensel bir
zevke dayandırdığı gerçek bir eşcinsel ilişki toplum tarafından kabul görmeyen ve kınanan edimler arasındaydı. Ayrıca salt hazza dayalı bedensel ilişkilerde herhangi bir değer aktarımı yoktu ve bu tür ilişkiler
ancak sıradan bir insanın amaç edindiği ve zevk aldığı ilişkiler olabilirdi. Değer aktarımının olmadığı bir cinsel ilişki her iki tarafı da küçük düşüren ve utanılması gereken davranışlar arasında sayılmaktaydı. Ahlaki
ve entelektüel gelişimi amaç edinmiş olan ve bedensel hazza dayanmayan bir birliktelik ise gerçek bir
ilişki olarak kabul edilmekteydi…”

Yani, toplumda bir yandan, geleneksel, üremeye dayalı, erkek-kadın ilişkisi varken, diğer yandan, soylu-yurttaş-olgun erkek ile yurttaş-genç erkek ilişkisi de vardı. Her ikisi de resmi olarak kabul görüyor,
onaylanıyor ve destekleniyordu.

Peki görünüşe göre toplum, cinselliğin her türlüsünü bu kadar keskin bir kurala bağlamışken, mitler bu
duruma ne diyor?

Efsanelerde, toplumun aksine; çoğunlukla yetişkinler arasında, karşılıklı sevgi ve hazza dayalı bir eşcinselliğin varlığını görebiliriz. Özellikle kahraman ve savaşçı karakterlerin, gücün ve estetiğin sağlayabileceği tüm zevklerin peşine düştüklerini biliyoruz. Yine bunlarla birlikte, tanrı/tanrıçaların bencil tutumlarını, kendi zevk ve isteklerini her şeyden üstün görmelerini, insanların arasında olan bitenlere de
aynı nobranlıkla yaklaştıklarını anlatan çok sayıda öykü de sayılabilir.

Baş tanrı Zeus ile genç Ganymedes’ten kahraman Akhilleus ile Patroklos’a, Şarabın ve tiyatronun tanrısı Dionysos ile Ampelus’tan en büyük ulusal kahraman Herakles ile İolaus’a varan; eşcinsel ilişkinin
her yönünü içeren nice efsane günümüze ulaşmayı başarır. Hatta, bulduğu her fırsatta sürekli birileriyle birlikte olup üreyerek, dünyayı tanrısal varlıklarla dolduran Zeus’un, tanrı/tanrıça ve insanlarla yetinmeyip, çeşitli hayvanların kılığına girdiği ve tabiri caizse, cinselliği zirveye taşıdığı öyküleri bile sayabiliriz.

Ya Hermes ve Aphrodite’nin çocuğu, çift cinsiyetli Hermaphrodite’ye ne demeli? Kendisi sadece mitolojide değil; biyoloji, botanik, zooloji, gemicilik ve mühendisliğe kadar çok sayıda alanda da belirleyici olmayı başarmıştır.

Neyse sevgili okur; bu saydıklarımız popüler kültürden alacaklarını zaten aldılar. Bugünlük bir kenarda dursunlar. Biz satırlarımıza, cinsiyet değişimi ile ilgili az bilinen, birkaç enteresan öyküyü taşıyalım olur mu?

İlk öykümüz cinsiyet konusunda günü gününe uymayan Teiresias. Efsanenin, büyük ihtimalle ilk ortaya
çıkan ve en yaygın olan versiyonunu, Azra Erhat hocamızın ağzından aktaralım.

“…Teiresias Sparta soyundandır. Çocukluğunda dağda gezerken, çiftleşen iki yılana rastlamış ve bir sopa
alıp dişi yılanı öldürmüş. O saat erkekken birdenbire kadına dönüşmüş. Yedi yıl sonra yine aynı yerde aynı
olayı görmüş, bu kez erkek yılanı öldürmüş ve yine erkek olmuş.

Başına gelen bu olayın ünü tanrılara kadar uzanmış. Hera ile Zeus bir gün, aşkta kadın mı daha çok zevk
duyar, erkek mi konusunda tartışırlarken, Teiresias’ın fikrini almayı düşünmüşler. Bizimkinin yanıtı şaşırtıcı olmuş: Erkek bir zevk duyarsa, kadın onun dokuz mislini duyar diye buyurmuş, Hera da kadınlığın sırları
açığa vuruldu diye Teiresias’a kızmış ve gözlerini kör etmiş. Buna karşılık Zeus da ona kahinlik hünerini ve
yedi kuşak boyunca yaşam bağışlamış…”

Efendim, efsanemiz başta bu şekilde çıkıp yayılmış ama; konunun eşsizliğinden midir bilinmez, öykü zamanla çeşitlenmiş de çeşitlenmiş; hatta kabına sığamamış da dağları aşmış desek, yeridir.

Mesela, Antik Helen kültüründen Bizans’a gidelim. Tanır mısınız bilmem? Dönemin Selanik Başpiskoposu Eustathius, aynı zamanda ünlü bir bilgindir.

Eustathius’un aktardığına göre, Teiresias başlangıçta bir kadınmış. Bu kadın bir gün Apollon’dan, kendisine müzik yeteneği bağışlamasını dilemiş. Karşılığında da onunla birlikte olmayı vaat etmiş. Ancak, yeteneğe kavuştuktan sonra vaadini yerine getirmemiş. Bu duruma kızan yakışıklı tanrımız Apollon da Teiresias’ı erkeğe çevirivermiş. Yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında, öfkesi hala dinmemiş olan Apollon, bu sefer kahramanımızı tekrar kadına dönüştürüvermiş. Eh, bu dönüşüm bu sefer tanrıların işi, ne var bunda deme canım okur, macera henüz bitmedi.

Sonrası, sanki ilk versiyonda gördüğümüz şekilde ilerler gibi yapıyor. Zeus ile Hera’nın ‘cinsellikte zevk’
üzerine tartışmalarına, gidip Teiresias’a danışmalarına ve onun kadının daha çok zevk aldığını söylemesine kadar, öykü aynı gidiyor. Ancak, asıl şenlik devamında başlıyor.

Bu versiyonda, Hera kızıp kahramanımızı kör etmek yerine, yine bir erkeğe dönüştürür. Zeus’ta durur
mu? O da işlemi gerisin geri çevirip, hoop Teiresias’ı yine kadın yapar. Tam bitti, bu sefer tamam derken;
bizim Teiresias Apollon’un esin perileri Musalar ile atışır. Apollon yine kızıp, bizimkini erkeğe dönüştürür. Yahu arkadaş, bir dur artık demeye kalmadan -nedenini tam anlayamasak da- olaya Tanrıça Aphrodite karışır ve Teiresias’ı önce yeniden kadına, sonrada hızını alamayıp bir fareye dönüştürür. Hoppala! Neye niyet, neye kısmet? Olan biteni takip ederken bizim bile başımız dönse de kahramanımızın erkekken de kadınken de çocuk sahibi olduğunu ekleyerek, efsanenin lezzetini taçlandıralım. Helal be Teiresias; konsantrasyonu, adaptasyonu elden hiç bırakmamışsın!

Cinsiyet değişimi hakkındaki ikinci öykümüz, hem kültür aktarımı ile uygarlıklar arasında tanrı/tanrıça transferini belgelerken hem de işleyiş bakımından daha romantik bir kurgu ortaya koyar. Ancak burada ilahi bir müdahale sonucu, efsanenin, dönemin toplumsal cinsiyet rollerine uyumlu hale getirildiğini görürüz.

Yeri geldiği için bir durumun altını çizmekte fayda var. Önceki bölümlerde, Helen kültürü ve mitolojisinde, eşcinselliğin oldukça yaygın ve görünür olduğundan bahsetmiştik ancak; bu eşcinsellik, yalnızca
erkekler arasında ise kabul görüyordu. Kadınların hemcinslerine yönelik sevgi ve arzuları Helen toplumunda uygun bulunmazdı. Bu konuyu olumlayan örnekler yok denecek kadar azdır. Daha çok gereksiz, işlevsiz, bayağı, kötü ve doğaya aykırı bulunur. Neyse sevgili okur; geçmişi, hele de söylenceleri yargılamak bize düşmez. Biz olan biteni aktarmaya devam edelim.

Ovidius’un Metomorphosis (Dönüşümler) adlı eserinde, İphis ile İante isimli, birbirini farklı koşullarda
seven iki gencin hikayesi anlatılır. Efsaneye göre, Phaistos kentinde yaşayan karı koca Ligdus ve Telethusa bir bebek beklemektedir. Ancak baba Ligdus, çocuk ancak erkek olursa kabulleneceğini, aksi taktirde bebeği öldüreceğini söyler. Talihsiz Telethusa, ne yaparsa yapsın kocasının fikrini değiştiremez.

Bir gece vakti, Mısır Tanrıçası İsis, yanında yine Mısır Pantheonundan Anubis, Bastete, Apis, Herpokrates,
Osiris gibi ilahlar olmak üzere, hamile Telethusa’yı ziyaret eder. Ona, umutsuzluğa kapılmamasını ve
kocasının sözlerine itaatsizlik etmesini söyler. Zira, doğacak çocuğa, ileride zamanı gelince, yardım edeceğine söz verir.

Nihayet bebek doğar; güzel mi güzel bir kız. Anne ile dadılar, babadan ve diğer herkesten durumu gizlemeye karar verir; çocuğa, herhangi bir cinsiyete ait olmayan İphis adını koyar ve yıllar boyu onu bir erkek çocuğu gibi yetiştirirler.

İphis bir erkek gibi büyürken, kendisiyle yaşıt, güzeler güzeli İanthe ile birlikte eğitim görür. İki gencin
arası çok iyidir. Hele babaları, ileride ikisini evlendirmek üzere sözleşince, gençlerin mutluluğuna diyecek olmaz.

İanthe, bir erkekle evleneceğini düşünerek, sabırsızlıkla düğünlerini beklerken; buna karşılık, İphis, İanthe’yi umutsuzca sever ve gerçekte bir kadın olduğu hakkındaki bilginin yükü altında ezilir, tanrılara ağıtlar yakar.

“…Ah, böylesine korkunç bir aşk beni zorlarken, korkunç son ne olacak? Eğer tanrılar beni kurtarmak
isteselerdi, kurtarırlardı; ama eğer benim mahvolmamı isteselerdi, bana başka büyük acılardan bazılarını
verirlerdi. Bir inek tutku duyarak başka bir ineği alevlendirmez, hiçbir kısrak başka bir kısrağı aramaz. Koç
ancak koyunu alevlendirir ve her dişi geyik seçilmiş bir erkek geyiği takip eder; kuşlar da ve tüm hayvanlar aleminde hiçbir dişi başka bir dişiye karşı sevgi tutkusu hissetmez, hissedemez. Bu neden bende var?”

Anne Telethusa, hilesi ortaya çıkmasın diye sürekli düğünü geciktirmeye çalışır, ancak kısa sürede her
türlü bahaneyi tüketir. Düğünden bir gün önce, çaresizce kızı ile birlikte İsis tapınağına gider. İkisi birlikte tapınakta adaklar adar, dualar ederken, Telethusa tanrıçaya yakararak, yıllar önce verdiği sözü hatırlatır. Ansızın sunak hareket eder ve tapınağın kapıları sallanır. Mucize: kızı dönüşmüştür.

“…Yüzü daha koyu bir tondaydı, yüz hatları daha sertti ve daha güçlü görünüyordu. Bir zamanlar uzun olan
saçları sade ve kısaydı. Artık onda daha fazla canlılık vardı. Çünkü hakikat adına, bir kız olan İphis şimdi bir
erkek! …”

Hikayenin devamını tahmin etmek zor olmasa gerek sevgili okur. Zaten tanrılar olaya dahil olup her şeyi
olması gerektiği (!) hale getirdiler. Bundan sonrası düğün ve mutlu bir evlilik. Zeus bir yastıkta kocatsın,
ne diyelim.

Helen mitolojisine ait satırlara son verirken; kadın olarak doğan ve geçirdiği dönüşümden sonra birçok
efsanede erkek bir kahraman olarak yer alan Kaineus’tan bahsetmemek olmaz.

Hayatının büyük bir bölümünde güzel bir kadın olan Kaineus’a, bir gün tanrı Poseidon göz koyar, onunla
birlikte olmak ister ve ekler: Dile benden ne dilersen.

Kaineus, istemese de Poseidon ile birlikte olur ve karşılığında tanrıdan, onu bir erkeğe dönüştürmesini talep eder. Bazı yazarlar çocuk sahibi olmamak için; bazıları da sadece erkek olmak istediği için Kaineus’un böyle bir dilekte bulunduğunu söyler. Üstelik Poseidon, bu dileği yerine getirirken, kendisinden de bir şeyler katmış, onu alelade değil; silahla yaralanmaz, yenilmez bir erkeğe dönüştürmüştür. Bundan sonra gelsin kahramanlıklar!

Kentauroslar (At adamlar) ile savaşmak mı dersin, dönemin en ünlü savaşçılarıyla, altın postu aramak
için Gürcistan seferine katılmak mı? Kim tutar Kaineus’u? Macera için resmen biçilmiş bir kaftan. Bir
taraftaki kadınlık tecrübesi, kadınların zekası ve güçlü duyguları ile diğer tarafta hiç yaralanmayan
bir erkeğin gücü yekvücut olmuş, kopmuş geliyor. Savulun…

Durun durun, savulmayın. Sözü tekrar Ovidius’un satırlarında kendine yer bulmuş Kaineus’a bırakalım da
bir kadının, erkek olmayı, gerçekte neden dilediğine kulak verelim.

“…Bana bu yaptığınız, bu sizden çektiğim büyük haksızlık; karşılığındaki harika isteğimi haklı çıkarıyor. Ben aslında bir daha asla böyle bir zarar görmemeyi diliyorum. Artık kadın olmama izin vermeyin, başka lütuf gerekmez…”

Son bir soru ile Helen mitlerinden çıkalım.

İnsanı yaratan Prometheus, acaba sarhoşken standardını koruyabildi mi? Kafası güzel bir vaziyette
iken bazı insanların cinsel organlarını yanlış takmış olabilir mi? Bence ÖSS’de kaydırma yapan ya da yapmaktan korkan herkesin aklına bu sorular gelebilir.

Gelelim Roma’ya. Aslında Roma kültüründe görülen eşcinsellik ve diğer cinsel yönelimleri Roma mitolojisinde bulmak pek mümkün değil. Zira Roma, bunları öyle keskin kurallarla sınırlayıp düzenlemiş ki; mitolojiye anlatacak pek bir şey bırakmamış.

Bu sebeple, biz buradaki yapıdan kısaca bahsedip, Roma ile ilgili asıl şenliği, diğer yazarlara bırakalım.

Cinsel yönelimler konusunda, Roma yurttaşları için kurallar oldukça basittir. Tabii unutmayalım ki bu kuralların hepsi sadece erkekler için geçerlidir.

Birinci kural: İlk olarak toplumsal cinsiyet rollerine uygun bir resmiyet kur: Yani bir kadınla evlen veya
ileride mutlaka bir kadınla evleneceğini belirt/göster. Kadınları sev, onlara aşık ol.

İkinci kural: İlk kuralı sağlıyorsan şimdi git ve sadece bir köle veya eğlence sektöründe çalışan
hafifmeşrep(!) bir erkek ile -kesinlikle aktif olmak koşulu ile- birlikte ol. Aşk, sevgi gerekmez.

Üçüncü kural: Bir erkek Roma yurttaşı başka bir erkek Roma yurttaşı ile birlikte olamaz.

Kurallar halk için bitti. Gelelim toplumun önde gelenlerine. Hemen her çağda olduğu gibi, Roma’da da
herkes eşittir ama bazıları daha eşittir ve ‘daha eşit’ olanlara tabii ki kural-mural yoktur. Erkeğe de aşık
olur, erkekle de evlenir, yurttaşla da yatar. Bunları yaparken aktif de olur pasif de…

Sezar’ın en meşhur lakabı “her kadının erkeği, her erkeğin kadını” değil midir? Nero, sevdiği erkeği hadım ettirerek –yasanın arkasından dolaşmak diye buna denir- onunla evlenmedi mi?

Yaa sevgili okur, işte böyleyken böyle…

Bu sayıdaki yazımıza son verirken, şimdiki gençlerin deyimiyle bir ‘challenge’ yapalım. Ferhat ile Şirin’e,
Aslı ile Kerem’e, hatta Leyla ile Mecnun’a, bir Roma imparatoru adına meydan okuyup soralım:

Hadrianus’un bizim Bolulu Antinoos’a duyduğu aşkı, kim kime duymuş bugüne kadar? Sevgilisine şehirler
kurmuş, ülkenin her yerine onun heykellerini diktirmiş, hatta adına tapınaklar yaparak sevgilisini tanrılaştırmış erkek var mı aranızda?

Söylencemiz sürecek. Viya böyle!

2 Comments

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir