Gılgamış’ın ölümcül denizle imtihanı: ‘Eğer bir yolu varsa denizi geçeceğim’

Assurolog, Emel Demirdizen
RuprechtKarlsUniversität Heidelberg, Almanya

Assurolog Friedrich Delitzsch, 1905 yılında Alman İmparatoru II’nci Wilhelm’in huzurunda Berlin’de yaptığı halka açık bir konuşmada, İncil ve Tevrat’ta bahsi geçen Nuh Tufanı’nın kökenlerinin Babil ve Asur yani
Mezopotamya olduğunu vurguladı. Bu konuşma, muhafazakar çevrelerden sert eleştirilerle karşılaştı.

Deniz ve denizcilik, milattan önce Mezopotamya kökenli edebiyata önemli bir şekilde yansıdı. Bu coğrafyanın en ünlü kahramanı Kral Gılgamış, en yakın dostunun ölümüyle derinden sarsıldı ve ölüme karşı
çaresizliğini kabullenemedi. Çünkü kafasına ölümsüz olan tek insana ulaşma arzusunu takmıştı. Eminim,
bu ölümsüz kişiyi siz de tanıyorsunuzdur: Hz. Nuh.

Nuh, Mezopotamya’da Utanapişti olarak bilinir. Gılgamış Destanı tufandan sonra onun nasıl yaşadığına
dair cevaplar sunar. Gılgamış Destanı’nda Utanapişti yeryüzünü sarsan tufanın ardından ‘ölümcül denizin
ardına’ yerleşir ve orada eşiyle yaşar. Ayrıca denizi güvenle geçebilen özel bir kaptanı vardır. Kaptan
dışında, fani dünya ile Utanapişti’nin ikametgahı arasında gidip gelebilen tek varlık odur.

Gılgamış Destanı 2500 yılı aşkın bir süreden beri pek çok farklı versiyonlara sahip oldu. MÖ 2’nci binin sonlarından itibaren toplam 12 tablet halinde derlendi. Gılgamış’ın Utanapişti’ye maceralı yolculuğunu anlatan 10’uncu tablettir. 11 numaralı tablet ise
Utanapişti’nın ağzından tufan felaketini anlatır ve bu eser, özel bir öneme sahiptir. Bu tabletin ortaya çıkması ve ilk kez çevrilmesiyle yer yerinden oynamıştı.

Assurolog Friedrich Delitzsch, 1905 yılında Alman İmparatoru II’nci Wilhelm’in huzurunda Berlin’de
yaptığı halka açık bir konuşmada, İncil ve Tevrat’ta bahsi geçen Nuh Tufanı’nın kökenlerinin Babil ve
Asur yani Mezopotamya olduğunu vurguladı. Bu konuşma, muhafazakar çevrelerden sert eleştirilerle
karşılaştı. Ertesi yıl, bir başka konuşmasında ise Mezopotamya kültürünün Yahudilik ve Hristiyanlık
üzerindeki kültürel, ahlaki ve dini üstünlüğünü dile getirdi ve geleneksel kilise anlayışına karşı polemik
başlattı. Gılgamış Destanı’nın 11 numaralı tableti bu kadar polemik yaratacak derecede üç büyük dindeki tufan anlatısına benziyor muydu? Dilerseniz kısaca ilk önce 10 numaralı tablete göz atıp Gılgamış’ın
hiçbir faninin geçemediği ölümcül denizin ardına kadar gelmesine bir göz atalım. Ardından 11’inci tabletin içeriğini inceleyelim.

Gılgamış Destanı’nın temel hikayesi kısaca şöyledir: Uruk’un (Günümüz Irak topraklarının güneyinde, Fırat Nehri kenarında) üçte iki tanrı ve üçte bir insan olan kralı Gılgamış, kendi halkına zorbalık yapar. Halkın feryatlarına dayanamayan tanrılar, Gılgamış’a haddini bildirmek ister. Ona karşı gelebilecek özelliklere sahip Enkidu’yu yaratır. Fakat Enkidu ve Gılgamış ayrılmaz iki dost olur. Ancak Enkidu vefat eder. Ardından Gılgamış yas tutar ve ölüm korkusuyla derinden sarsılır. Ölümden kaçış yolu arar.

Gılgamış Destanı’nın 10’uncu tableti:
Mezopotamyalı Nuh’un kaptanı

Gılgamış, uzaktan limana yanaşmakta olan bir kaptanı görür. Bu kaptan sıradan bir kaptan değildir; Utanapişti’nin kaptanı Urşanabi’dir. Gılgamış, ölümcül denizi geçmek için onunla iletişime geçmeyi düşünür ve bu fırsatı değerlendirmesi gerektiğine karar verir. Urşanabi, bu tehlikeli denizi taş yaratıkların yardımıyla aşmaktadır. Urşanabi ve taş yaratıklar ormandan yüzlerce sedir ağacını kesmek üzere gelirler çünkü bu ağaçları kürek olarak kullanırlar. Denizi, sedir ağaçlarını kürek niyetine kullanarak geçerler. Peki, neden bu kadar çok ağaç kesiliyordu? Bunun nedeni denizin öldürücü özelliğiyle ilgiliydi. Kürek olarak kullanılan ağaç ölümcül denizle temas ettiğinde eriyip yok oluyordu. Bu nedenle her kürek
çekişte yeni bir ağaç gerekiyordu.

Ancak Gılgamış, yangına körükle gidenlerden biridir. Nazikçe Utanapişti’nin yanına nasıl gidebileceğini
sormak yerine, doğrudan kaba kuvvet kullanarak taş yaratıklarla dövüşmeye başlar. Onları parçalayarak
ortalığı tozu dumana katar. Kavganın şiddeti o kadar büyür ki limandaki gemi bile bağlı olduğu yerden çözülür. Gılgamış son anda yetişip gemiyi tekrar limana bağlar. Ancak ortalığı bu şekilde velveleye vermesi,
neredeyse ölümcül denizi geçebilen tek geminin elden gitmesine yol açacaktı.

Kaptan Urşanabi, Gılgamış’ın ortalığı karıştırmasının ardından ne yapacağını şaşırır. Eline baltasını alarak,
Gılgamış’ı tehdit etmek üzere ona doğru yürür. Gılgamış, başına gelenin farkına vararak Urşanabi’ye,
Utanapişti’nin yanına gidip ona ölümsüzlüğün sırrını sormak istediğini söyler. Ancak Urşanabi, bunun
mümkün olmayacağını belirtir. Çünkü ağaç kesen taş yaratıklar olmadan yeterli miktarda ağaç kesilemez ve gemi ölümcül denizde yol alamaz.

Utanapişti’nin yanına gitmeyi kafaya koyan Gılgamış ağaç kesme görevini tek başına üstlenir ve Urşanabi
onu da yanında götürmeye ikna olur. Ölümcül deniz yolculuğu başlar…

Yelkenin mucidi Gılgamış

Fakat ölümcül denizin ortasında ağaçlar tükenir ve kürek çekemezler. O esnada Gılgamış’ın aklına dahi
bir fikir gelir. Urşanabi’den üzerindeki giysiyi rica eder ve kumaşı havaya kaldırarak gemiye bir yelken
gerer. Gemi rüzgar gücüyle hareket etmeye başlar. Yelkenin icadı Mezopotamya mitolojisine yansır.
Ölümcül denizin ortasında Gılgamış zekasını kullanarak yelkeni icat edip yollarına devam edebilmelerini sağlar.

Utanapişti gelenleri dikkatle gözlemler ve büyük bir şaşkınlık içinde kalır. Uzaktan Gılgamış’a bakarken,
kalbinde derin düşüncelere dalar. Kendi kendine konuşarak, şunları sorar:

‘Neden […] taş yaratıklar paramparça olmuş?
Ve neden üzerinde olmaması gereken biri, yelken açıyor?’
(Maul 2005, s. 133, Türkçe çeviri Demirdizen)

Maalesef Gılgamış destanının bazı kısımları hala çözülemedi. Bu monologdan sonraki satırlar bir hayli
hasarlı. Bu nedenle Utanapişti’nin gemiden inenleri ne şekilde karşıladığını tam olarak bilemiyoruz. Fakat ilerleyen satırlarda Utanapişti, Gılgamış’ın bedbaht bir durumda olduğunu görür ve nedenini öğrenmek ister. Gılgamış bunun üzerine yaşadığı acı kaybı anlatır. Ölüm korkusunun kendisini derinden sarstığını vurgular. Ardından Utanapişti Gılgamış’a haddini bildirir: ‘Sen, Gılgamış, hiç (sıradan insanları) umursadın mı? […] Başını kaldır Gılgamış ve bir kralın görevi neyse onu yap. ‘ (Maul 2005, s. 136, Türkçe çeviri Demirdizen)

Gılgamış’ı görevine davet eden Utanapişti ona insanlığın dünyadaki görevlerini hatırlatır. Gılgamış, bir
hükümdar olarak halkının tanrılara karşı görevlerini yerine getirmesini sağlamalıdır. Bu nedenle kendini toparlamalıdır. Utanapişti ona bu düzenin büyük tufandan beri süregeldiğini hatırlatır. Bu satırlarla
Gılgamış destanının 10 numaralı tableti son bulur. 11 numaralı tablet, yeri yerinden oynatan ve insanı yeryüzünden silen o meşhur doğal afetten bahsederek başlar.

Gılgamış Destanı’nın
11’inci tableti: ‘Bütün ailemi ve
kavmimi gemiye bindirdim’

Eski Mezopotamya dinleri tek tanrılı inançlar değildi. Ve Gılgamış destanının 11 numaralı tabletinden
öğrendiğimiz kadarıyla tanrıların hepsi tufanla tüm insanlığı yok etmeyi amaçlıyordu. Fakat tanrılar arasından bir tanesinin gönlü buna el vermedi: Bilgelik tanrısı Ea. Felaketten kurtulması için Utanapişti’ye
öneride bulundu:

‘Evi yık ve gemi inşa et. Mal varlığından vazgeç, nefes alanları topla.
Mal varlığını reddet, nefes alanların hayatta kalmalarını sağla. […] Gemiye bindir.’
(Maul 2005, s. 140, Türkçe çeviri Demirdizen)

Utanapişti Ea’nın önerisini ciddiye alarak ailesini, kavmini ve birçok hayvanı gemiye bindirir. Tufanı
açıklayan bu satırlar çarpıcı bir şekilde Tevrat ve İncil’deki tufan anlatısının birebir aynısıdır. Tufanın yedinci gününde felaket sona erdiğinde, Utanapişti bir hayvan kurban eder ve tanrılara adak adar. Kurbanın
kokusunu alan tanrılar, tüm insanların yok olmadığını fark eder ve öfkelenirler. Tanrı Ea’nın sırrı ifşa
etmesiyle Utanapişti’yi uyardığını anlarlar. İnsanları yok etme planları, Ea’nın ağzını tutamaması nedeniyle başarısız olmuştur. Ancak tanrılar buna bir çözüm bulurlar: Utanapişti’yi tanrı yaparak, planın bozulmadığını ve hala işe yaradığını kabul etmiş olurlar.

‘O sırada Tanrı Enlil (baş tanrı) geminin içine doğru geldi,
ellerimi tutarak beni (gemi) içinden çıkardı,
beni kaldırdı ve yanımda diz çökmesi için eşimi de koydu.
Aramızda durarak alnımıza dokundu ve bizi kutsadı:
‘Bundan önce (Utanapişti) insan soyundandı.
Ama şimdi Utanapişti ve eşi, tanrılar gibi olsunlar!
Utanapişti, uzaklarda, suların ardında yaşasın!’
Beni aldılar ve uzaklarda,
Nehirlerin döküldüğü yerde (=ölümcül deniz)
bıraktılar.’
(Maul 2005, s. 147, Türkçe çeviri Demirdizen)

Bu nedenle Utanapişti ölümsüz bir tanrı olur. Bu hikayeyle Gılgamış’a verilen mesaj aslında çok açıktır:
Ölüme çare yok. Sadece tanrılar ölümsüzdür. Gılgamış ölümcül denizi aşabilmiş olsa da bu, gidişatta bir
şey değiştirmez. Onun üçte ikisi tanrı olsa dahi yine üçte biri insandır. Üçte bir insan olması ölümü er ya
da geç tadacağı anlama gelir.

Utanapişti’nin ölümsüzlük kazanması, insanın tanrılarla eşit olamayacağı gerçeğine işaret eder. Bu
efsane, insanın sınırlarını kabul etmesi gerektiğini, tanrıların gücünü ve bilgeliğini anlaması gerektiğini vurgular. İşin bir ilginç tarafı da tufan felaketinde hayatta kalmayı başaran Utanapişti’nin tufan sonrası
ikametgahıdır. Tufandan kurtulup tekinsiz suların ardına sığınmıştır. Bir başka deyişle yağmurdan kaçarken doluya yakalanmıştır…

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir