Doç. Dr. Tülin Cengiz Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü
Hitit inanç evreninde bal, yalnızca tatlılık özelliği taşımaz; mekan değiştirir, anlam değiştirir, işlev değiştirir. Tanrının sofrasında hoşnutluk uyandıran bir sunudan, kurban çukurlarında tanrının yeniden ‘yerleşmesine’ eşlik eden bir ritüel güce dönüşür. Bu dönüşüm, tanrının varlığının yer değiştirdiği, kültün yeniden kurulduğu kritik eşiklerde daha da görünür hale gelir.

Hitit mitlerinde düzen çöktüğünde, tarlalar susuz kaldığında ve tanrılar derin bir sessizliğe çekildiğinde kaderi değiştiren göğün büyük güçleri değil, baharın habercisi olan küçücük bir varlıktır: Arı. Kış boyunca sessizleşen doğa gibi o da baharla birlikte yeniden ortaya çıkar; kaybolan tanrıyı bulur, onu acısıyla uyandırır ve toprağın yeniden nefes almasını sağlayan ilk hareketi başlatır. Bu nedenle arı, Hitit düşüncesinde baharın dönüşünü, uyanışın başlangıcını ve bereketin yeniden kurulmasını temsil eden küçük ama etkisi büyük bir elçidir. Bal da yalnızca bir tat değil, ritüellerde uyandırma, yenileme ve arındırma kudreti taşıyan seçkin bir ögedir. Balın Hitit kültüründeki seçkin konumu, çivi yazılı metinlerdeki dilsel izlerle de doğrulanır. Hititçe metinlerde bal için kullanılan milit- sözcüğü, Sümerce belgelerde LÀL, Akadca metinlerde DİŠPU olarak karşımıza çıkar. Her dilde farklı adlandırılsa da balın metinlerde sıkça yer alması, onun yalnızca bir gıda değil, birçok kültür tarafından paylaşılan değerli bir madde olduğunu gösterir.
Balın ritüel mantığı
Hitit dünyasında arı ve bal hem ekonomik yaşamda hem de inanç sisteminde önemli bir yer tutar. Arıcılık örgütlü bir üretim faaliyeti olarak yürütülür, kovanlar yasal düzenlemelerle korunur ve bal temel gıdalarla aynı düzeyde bir ticari ürün olarak kabul edilir. Ancak balın gerçek anlamı ekonomik zenginliğin ötesinde, tanrı–insan ilişkisini tanımlayan dini pratiklerde görünür hale gelir: “Eğer tanrı bunu yaparsa ve kocam hayatta kalırsa, o zaman ben ve kral olan kocam için, tanrının huzuruna üç harşiyalli kabı koyacağım: Biri yağ dolu, biri bal dolu, biri meyve dolu.” Literatürde, ‘Kraliçenin Rüyası’ olarak anılan metinden aktarılan bu pasajda kraliçe, bir dileğinin gerçekleşmesi halinde tanrıya üç kap sunacağına söz verir: Biri yağ, biri meyve ve biri bal dolu. Balın, bu üç değerli yiyecek arasında kendine yer bulması tesadüf değildir; çünkü bu metin balın Hitit dini pratiğinde yalnızca tatlı bir gıda olmadığını, tanrıların hoşnutluğunu kazanmaya uygun ‘özel bir tat’ taşıdığını gösterir. Böylece bal, ritüelin maddi bir öğesi olmaktan çıkar, tanrıya yönelen niyetin inceliğini ve umudun ağırlığını taşıyan sembolik bir armağana dönüşür.

Hitit zihniyetinde tanrı, insandan bütünüyle farklı değil; aynı yaşam döngüsünün, aynı ihtiyaçların ve aynı kırılganlıkların bir parçasıdır. Bu nedenle tanrıya sunulan yiyecek, bir armağandan çok, insanın tanrıyı nasıl bir varlık olarak düşündüğünü görünür kılan varoluşsal bir tanımadır. En temiz ve en tatlı yiyeceklerden oluşan sununun değeri, tanrının ‘ne istediğinden’ çok, insanın tanrıyı ‘neye layık gördüğüyle’ ilgilidir.
Tanrı sofrasının seçkin yiyeceği
Kraliçenin sözlerinde ifadesini bulan bu sunu, balın Hitit dini zihniyetindeki konumunun tekil bir örneği değildir. Ritüel metinleri bir arada okumaya başladığımızda aynı değerin farklı tanrı kültlerinde sistematik bir biçimde tekrar ettiğini görürüz. Hitit ritüel metinleri, balın tanrılara sunulan en değerli yiyecekler arasında istisnasız bir yer edindiğini açıkça gösterir. Farklı dönemlere ve tanrılara ait çok sayıdaki ritüel metinlerde bal, daima yağ, meyve, kaliteli tahıllar, bira ve şarap gibi seçkin gıdalarla yan yana sayılır; kimi metinlerde ballı ekmek, kimi metinlerde bal ve lapadan oluşan karışımlar, kimi yerde bal ve şarabın birleşimi görülür. Bal, sofra yemeğinin hemen ardından, bazen kurban sofrasını tamamlayan unsur olarak, bazen de özel kaplara doldurulmuş bir tatlılık sembolü şeklinde tanrıya sunulur. Yeryüzünün Güneş Tanrıçasından Nerik Fırtına Tanrısına, Arinna kültünden İştar bayramlarına kadar binlerce yıllık metinlerde balın sürekli ve belirgin biçimde yer alması, onun Hitit dini pratiğinde yalnızca bir gıda değil, tanrıların hoşnutluğunu sağlamaya uygun seçkin bir armağan olarak kabul edildiğini gösterir:
“Ertesi gün kral, Arinna şehrine gelir ve Nuntariyaşha bayramını kutlar. Nuntariyaşha bayramı için tarla ürününü, danna ekmeğini ve taze balı koyar. Taze şarabı sunar. Kraliçe ise Tahurpa şehrine arkadan yetişir. Arinna’nın Güneş Tanrıçası ve Mezulla’yı kutsar. Taze içecek ve yiyecek bırakır…”
Bu pasaj, Hititlerde ritüelin; zaman, iktidar, üretim ve kutsallığı tek bir sahnede birleştiren toplumsal bir koreografi olduğunu gösterir. Tarla ürünü, danna ekmeği, taze bal ve taze şarap; doğrudan üretim döngüsüne, hasada ve mevsimsel yenilenmeye işaret eder. Nuntariyaşha Bayramı böylece yalnızca tanrıyı onurlandıran bir törenden ibaret kalmaz; toprağın verimliliği ve krallığın sürekliliğinin onaylandığı bir eş zamanlama ritüeline dönüşür. Kralın Arinna’ya bizzat gelerek bu sunuları gerçekleştirmesi, siyasal iktidarla kutsal düzen arasındaki bağın bedensel olarak da kurulduğunu gösterir. Kral, burada yalnızca yöneten değil, tanrılarla düzeni birlikte ayakta tutan ritüel aktördür. Kraliçenin ‘arkadan yetişmesi’ ise ritüelin hiyerarşik ama tamamlayıcı doğasını yansıtır.

Tanrı sofrasından kurban çukurlarına
Hitit inanç evreninde bal, yalnızca tatlılık özelliği taşımaz; mekan değiştirir, anlam değiştirir, işlev değiştirir. Tanrının sofrasında hoşnutluk uyandıran bir sunudan, kurban çukurlarında tanrının yeniden ‘yerleşmesine’ eşlik eden bir ritüel güce dönüşür. Bu dönüşüm, tanrının varlığının yer değiştirdiği, kültün yeniden kurulduğu kritik eşiklerde daha da görünür hale gelir. ‘Gece Tanrıçasının Taşınması’ olarak bilinen ritüel metni, bu geçişin en berrak örneklerinden biridir: Tanrı heykelinin eski tapınaktan yenisine götürüldüğü süreçte, kutsal çukurlar açılır; yağ, şarap, bal ve kurbanlık hayvanlarla gerçekleştirilen kan, yakma ve şifa ritüelleri art arda sıralanır:
“Bir beyaz yün başlık; mavi yünden yapılmış bir figür (tarpalas); kırmızı yünden yapılmış bir başka figür, bir yün eldiven, dört kat kalınlığında bir perde takımı; on iki şekel gümüş—bunların biri a-a-bi için, biri gangatatti için ayrılmıştır; ekmekler, bir upnu ölçüsünde iki mulatiš-ekmeği; küçük bir peynir, az miktarda saf yağ; bir upnu sebze yağı, iki upnu bal; on iki upnu tereyağı, bir walhi-şarabı ve bir kuzu ya da bir oğlak. Bu maddeleri zurkiyaş-kurbanı için alırlar.”

Hititler için ritüel, doğru maddelerin doğru biçimde bir araya getirilmesiyle işleyen bir eylemdir. Yün, renkli figürler, yağlar, bal, şarap, hayvan ve gümüş rastgele değil, belirli özellikleri nedeniyle seçilir. Bu, maddelerin etkin, dönüştürücü bir güce sahip olduğu inancını yansıtır. Hitit zihniyetinde madde pasif değil, etkindir. Mavi, kırmızı yün figürler; yağın yumuşaklığı, balın tatlılığı; şarabın canlandırıcılığı… Bunların her biri, ritüelin hedeflediği duruma benzerlik yoluyla etki etmeyi amaçlar. Bu da Hititlerin dünyayı nedensellikten çok benzetme üzerinden anlamlandırdıklarını, benzerlik/analojik düşünme temelli bir ritüel mantığa sahip olduklarını gösterir.

Tanrıya açılan bal yolu
Bal, yalnızca tanrının sofrasında ya da kurban çukurlarında değil, tanrının dünyayla kurduğu bağın zayıfladığı düşünülen anlarda da ritüelin etkin bir unsuru olarak karşımıza çıkar. Ülkeyi, kenti veya tapınağı terk ettiği varsayılan tanrıları yatıştırmak ve geri çağırmak amacıyla uygulanan ritüellerde bal, tanrıya yönelen sembolik yolların hazırlanmasında kullanılır; böylece tanrının dönüşü için ritüel bir güzergah oluşturulduğu kabul edilir. Bu anlayışın somut bir ifadesi Ana Tanrıça ve Kader tanrıları için yapılan çağırma ritüellerinde karşımıza çıkar; onlara lapadan, baldan, zeytinyağından ve ince yağdan yollar çizilir:
“Lapadan, baldan, zeytinyağından, ince yağdan yollar çizer”.
Tanrının uzaklaştığı düşünülen bir durumda yol çizmek, tanrının yeniden erişilebilir kılınması anlamına gelir. Bu, tanrıyı çağırmaktan çok, onun geri dönebileceği bir düzeni tesis etmektir. Yolun lapadan, baldan, zeytinyağından ve ince yağdan yapılması tesadüf değildir. Ortak özellikleri, akışkan, yumuşak, besleyici olmalarıdır. Bu besin maddeleri, sertliği, kopuşu ve öfkeyi temsil etmez; tam tersine yumuşatmayı, akışı ve sürekliliği simgeler. Benzer bir uygulama, düşman ülke tanrılarını çağırma ritüellerinde daha da belirgin bir biçimde karşımıza çıkar:
“ (…) Şimdi dokuz yolu ince yağdan, dokuz yolu baldan ve dokuz yolu lapadan yapar; ayrıca bir beyaz bez, bir kırmızı bez ve bir mavi bez alır ve bunları düşman ülkesinin tanrılarına doğru yollar olarak serer. Ateş ocağından ateş alır ve toplanmış olan güzel kokulu maddeleri ocağa atar ve bunlar tütsü olarak yanar. (…)
Bu ritüel, bal ile gerçekleştirilen ‘yol çizme’ uygulamasının yalnızca kendi tanrılarını geri çağırmaya yönelik bir dinsel pratik olmadığını, aynı zamanda Hititlerin düşman ülke tanrılarını da kendi hakimiyet alanına çekmeye yönelik bilinçli bir politik strateji olarak değerlendirdiklerini ortaya koyar. Bu bağlamda kutsal, askeri fetih gerçekleşmeden önce uygulanan bir tür ritüel fetih aracı işlevi görür. Dokuz sayısının ritüel güçle ilişkilendirilmesi; bal, yağ ve lapanın yan yana kullanılması, tanrıların dönüşünü mümkün kılacak bir güzergahın hem maddi hem de sembolik düzlemde inşa edildiğini ima eder. Aynı yolun ince yağ, bal, lapa gibi üç farklı maddeden dokuzar kez yapılması, tek bir çağrıya değil, ısrarlı ve kuşatıcı bir davete işaret eder. Antropolojik olarak bu, tanrının kaçabileceği hiçbir yön bırakmayan, mekanı bütünüyle ritüelle kaplayan bir eylemdir. Tanrıya ‘buyurgan biçimde gel’ denmez; ancak dönüş için her ihtimal hazırlanır. Beyaz, kırmızı ve mavi bezlerin ‘yol olarak serilmesi’, yolun görsel olarak da işaretlenmesi anlamına gelir. Hitit zihniyetinde tanrılar gören, ayırt eden, işaretleri takip eden varlıklar olarak düşünülür.
Tatlılıkla yatıştırmak
Hitit büyü ritüelleri, insan-tanrı/insan-insan/insan-doğa ilişkisini yeniden dengelemeye yönelik pratiklerdir. Bu ritüellerin temel işlevi, kötü alametleri, lanetleri veya bozucu etkileri ‘tersine çevirerek’ yeniden düzen tesis etmektir. Bu bağlamda ritüelde kullanılan maddelerin duyusal ve fiziksel nitelikleri, yalnızca sembolik değer taşımakla kalmaz, aynı zamanda ritüelin hedeflediği dönüşümün doğrudan araçları olarak işlev görür. Hitit düşüncesinde madde ve etki arasında kurulan bu analojik ilişki, antropolojide benzerlik büyüsü olarak bilinen ilke ile paralellik gösterir; buna göre bir maddenin sahip olduğu özellik, ritüelin hedeflediği sonuca aktarılabilir. Bal da bu çerçevede, tatlılığı ve yumuşatıcı niteliğiyle karanlık veya öfkeli bir etkiyi çözmeye, yatıştırmaya ve dönüştürmeye elverişli bir ritüel malzemesi olarak öne çıkar.
Bu ilkenin en açık biçimde izlenebildiği örneklerden biri Telipinu efsanesidir. Tanrı Telipinu’nun öfkesiyle birlikte doğanın tüm düzeni çöker: Topraklar kurur, hayvanlar yavrulamaz, yaşam döngüsü kesintiye uğrar ve bu felç hali, ritüelde kullanılan maddelerin nitelikleri üzerinden çözülmeye çalışılır:
“Bal nasıl tatlı ve yağ nasıl yumuşaksa, Telipinu’nun ruhu da öyle tatlı ve yumuşak olsun”
Telipinu efsanesinde öfke yalnızca tanrının iç hali değildir; kuruyan toprak, yavrulamayan hayvan, kesintiye uğrayan yaşam tanrının ruh halinin doğaya doğrudan yansımasıdır ve bu, insan–tanrı–doğa arasında ayrışma olmayan bir evren tasavvurunu gösterir. Telipinu’ya yönelik bu ritüel, bir teselli, zorlama ya da yakarıştan ziyade tanrının ruh hali üzerinden evrenin dengesini yeniden kurmayı amaçlayan bir düzenleme girişimidir.

Hitit büyü ritüellerinin önemli bir kısmı, insan bedeninde veya ruh halinde ortaya çıkan bozulmaları tanrısal düzenle ilişkilendirir; hastalık çoğu zaman tanrıların hoşnutsuzluğunun bir yansıması olarak yorumlanır. Bu nedenle şifa, yalnızca fiziksel bir iyileştirme değil, tanrı ile insan arasındaki kırılmış ilişkinin yeniden onarılmasıdır. Bu bakış açısının en açık örneklerinden biri, Tanrıça Huvaşşana’nın rahibesi Bappi tarafından gerçekleştirilen bir şifa ritüelidir. Kişinin kendi kendine konuşması, sararması ve ruhsal çöküşle belirlenen bir hastalık hali, tanrıçanın öfkesine bağlanır. Bu nedenle tedavi hem hastanın durumunu dönüştürmeyi hem de tanrıçayı yatıştırmayı amaçlar. Ritüelin ilk aşamasında bal, yağ, incir ve kuru üzüm tanrıça huzurunda yakılır; bu maddelerin tatlı, yumuşak veya hoş nitelikleri tanrıçanın öfkesini çözmeye yöneliktir. Ardından rahibe, maddelerin özelliğini hastanın kaderine modelleyen şu sözleri söyler:
”Yağ ve bal nasıl hoşsa, hasta da tanrıya hoş gelsin.”
Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere Hititler, balda gördükleri fiziksel özellikleri tanrının duygusal durumuna, hastanın kaderine ve dünyanın düzenine aktarılan bir ritüel etki olarak kullanır. Ki bu, büyüsel düşüncenin en klasik mekanizmalarından biridir.
Balın yoğun olarak kullanıldığı bir diğer ritüel grubu, arındırma ve kötülükten temizleme amacıyla uygulanan büyü ritüelleridir. Kizzuwatnalı kadın Maştigga’ya atfedilen ritüellerde, kötü söz, kötü dil ve lanetlerin kişiden uzaklaştırılması hedeflenir. Bu süreçte bal hem tanrılara sunulan kurbanların bir parçası olarak hem de ritüel yiyeceklerin tatlandırılmasında kullanılır. Kötülüğün hayvanlara aktarılmasının ardından bu hayvanların kesilip pişirilmesi ve etin bal-yağ karışımıyla tatlandırılması, balın burada yalnızca bir gıda değil, arınmayı ve dönüşümü tamamlayan bir madde olarak işlev gördüğünü gösterir. Benzer biçimde bal ve yağ karışımının ekmek, tahıl yemekleri, et ve süt ürünlerine eklenerek tanrılara sunulması, büyü ve dua ritüellerinde tatlandırmanın bilinçli ve tekrar eden bir uygulama olduğunu ortaya koyar. Gerek Maştigga’nın ritüellerinde gerek II. Muvatalli’nin dua metninde ve farklı büyücülerin uygulamalarında balın, yiyecek ve içecekleri tatlandırarak tanrılar için ‘uygun’ hale getirme işlevi üstlendiği görülür.
Balın ritüel kullanımının ilginç örneklerinden biri de kirlenmiş bir evin arındırılması ve yeraltı tanrılarının yatıştırılması için gerçekleştirilen bir büyü ritüelinde karşımıza çıkar. Ritüelin ilk aşamasında rahip, nehir kıyısından alınmış balçığı bal ve yağla karıştırarak çeşitli tanrıların figürinlerini şekillendirir. Bu uygulama, balın sadece bir bağlayıcı madde olarak değil, tanrı f igürine ritüel etkinlik kazandıran bir unsur olarak değerlendirildiğini gösterir. Bal, yumuşaklığı ve tatlılığıyla tanrıların yatıştırılması için uygun bir nitelik taşır; bu nedenle f igürinin maddesini oluşturan karışımın merkezinde yer alması rastlantı değildir. Metnin ilerleyen kısmında Kan Tanrısının figürinini yapmak için kullanılan karışımın çok daha karmaşık bir bileşime sahip olduğu görülür: Gümüş, altın, demir, kalay, taş, yağ, bal, çamur ve çeşitli aletlerle birlikte şekillendirilen bu f igürin, ritüelin çok katmanlı doğasını gözler önüne serer. Bal burada bir kez daha maddeler arasında bağ kuran, yumuşatan ve bütünleştiren bir rol üstlenir; farklı maddelerin anlamlarını bir arada tutan bir ‘ritüel hamur’ işlevi görür. Kan Tanrısı gibi kontrol edilmesi gereken bir gücün temsilinde balın bulunması, onun yatıştırıcı, bağlayıcı niteliğini daha da vurgular.
Tatlılığın son görevi: Kraliyet ölüm ritüellerinde bal
Ölüler için sunulması gereken kurbanların ihmal edilmesi, Hitit inancına göre ölü ruhlarının yaşayanlara karşı öfke duymasına ve çeşitli felaketlere yol açabilir. Bu tür olumsuzlukları gidermek amacıyla, ölülerin ruhlarını yatıştırmaya yönelik özel ritüeller uygulanır. Bal da bu ritüellerin önemli bir bileşenidir. Bir ritüel fragmanında bal, yağ ile birlikte ölü ruhlara yönelik yatıştırıcı bir sunu olarak yer alırken, başka bir metinde balın işlevi daha açıktır: Yağ ve bal, ölü ruhunun kendisi için hazırlanmış vekil figüre yönelmesini sağlamak amacıyla kullanılır. Bu ilkenin en açık biçimde izlenebildiği örneklerden biri Telipinu efsanesidir. Tanrı Telipinu’nun öfkesiyle birlikte doğanın tüm düzeni çöker: Topraklar kurur, hayvanlar yavrulamaz, yaşam döngüsü kesintiye uğrar ve bu felç hali, ritüelde kullanılan maddelerin nitelikleri üzerinden çözülmeye çalışılır:
Böylece ölü ruhunun öfkesi figür üzerine çekilir ve yaşayan kişiyle teması kesilir. Balın ölü ruhları yatıştırmaya, öfkeyi yönlendirmeye ve kirliliği arındırmaya yönelik kullanımı, Hitit düşüncesinde ölümle temasın sıradan bir son değil, dikkatle yönetilmesi gereken tehlikeli bir eşik olarak algılandığını gösterir. Aynı eşik algısı krallar ve kraliçeler için düzenlenen cenaze törenlerinde de karşımıza çıkar.
Hitit düşüncesinde kralların ve kraliçelerin ölümü ‘tanrı olmak’ (DINGIRLIM-iš) şeklinde tanımlanır; ölüm, varlığın sonu değil, statünün kutsal düzeye geçişidir. Bu nedenle kraliyet cenaze törenleri yalnızca bir gömme işlemi değil, ruhun bu dönüşüm sürecine eşlik eden ritüel bir yolculuktur.

Bu yolculukta balın özel bir işlev üstlenmesi dikkat çeker. Metinlerde bal, ölen kişinin ruhunu yatıştırmak ve onunla barışmak amacıyla kullanılan maddeler arasında yer alır. Balın ekmek ve etle birlikte sunulması, ruhun hala ‘beslenebilen’ bir varlık olarak algılandığını; tatlılığın ise ruhla kurulan ilişkiye yumuşaklık ve uzlaşı tonu kattığını gösterir. Kurban çukuruna bal dökülmesi ise özel bir anlam taşır: Liminal bir temas alanı olan çukurda bal, ruhu sakinleştiren ve geçiş sürecini güvenli kılan aracı bir madde işlevi görür.
Tüm bu örnekler, Hitit arşivinde yer alan zengin ritüel belgelerin balın kullanımına ilişkin geniş bir panorama sunduğunu gösterir. Her belge bizi yeni ayrıntılara sürüklese de nihayetinde varacağımız nokta, Hitit ritüellerinin temel mantığı ve bu ritüeller aracılığıyla dünyayı anlama biçimidir. Onlarcası arasından yalnızca birkaçını ele aldığımız bu ritüellerin ardında, Hitit dünyasının düşünce evrenine dair derin ve anlamlı bir arka plan yatar. Hititler balı, tanrıların öfkesini dindiren, ruhları yatıştıran ve bozulan kozmik düzeni yeniden kuran; bir dönüşüm maddesi haline getirdi. Günümüzde kutsal olana yönelme biçimleri değişmiş olsa da kırılgan bir dünyayı onarma çabası aynı yerde duruyor: Kırgınlığı tatlı bir sözle, çatışmayı yumuşaklıkla, karanlığı küçük bir dayanışmayla dönüştürürüz. Hitit balı artık ritüel kaplarında yer almasa da hala aynı gerçeği hatırlatır: Düzeni yeniden kuran şey çoğu zaman güç değil, dayanışmanın kendisidir. Balın tarihte bıraktığı iz, bir kültürün dünyayı onarma ve anlamlandırma biçimini çözmekle eşdeğerdir!
