Bal ve arıya övgüler sadece sözle sınırlı kalmaz. Arıcıların ürettiği bal kiliselerde kutsanır, bal festivalleri aziz yortularıyla birleşir. Arılar uğurlu sayılır, dilekler tutulur ve tılsımlı sözler söylenir. Arının vızıltısı ilahi bir ses olarak kabul edilir; Orta Çağ kilise müziğinde arı vızıltısını taklit eden notalar kullanılır. Hala her Paskalya’da Kutsal Cumartesi günü “Arılara Övgü İlahisi” okunur. Akathistos İlahisi’nde ise Lekesiz Meryem, bal ve süt akan vaad edilen topraklara benzetilir, Bebek İsa da baldan tatlı olarak tasvir edilir.
Prof. Dr. Lale Doğer
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü
Doktorant Ceylan Borstlap
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü

Bal avcısı kadın. Uçurumlardan aşağıya salınarak yabani bal avcılığı yapan, geçmişte ‘Kovan adamı’ gibi ifadeler kullanılsa da günümüzde kadın olduğu düşünülen mağara resmi. Epipaleolitik dönem, Aranya (Araña) Mağaraları, Valensiya bölgesi, İspanya.
Arı ve balın din ile ilişkisi binlerce yıl öncesine dayanıyor. Tarih öncesi çağlardan itibaren insanlar, kimi zaman dik uçurumlara tırmanıp kimi zaman da ağaç kovuklarının derinliklerine uzanarak bal peteği topladı; böylece ‘petek avcılığı’ arıcılık kültürünün ilk adımlarını oluşturdu. Krallara layık bu eşsiz tat, zamanla sosyal sınıfların en ayrıcalıklı kesiminin sofrasına konuk oldu: Öncelik krallara, dini önderlere ve elit sınıfa aitti.

Arı-Şaman. Libya, Nijer ve Mali sınırlarına yakın, Güneydoğu Cezayir’de yer alan ve 72 bin km²’lik bir alanı kaplayan Tassili n’Ajjer platosunda bulunan kaya resimleri, bugün UNESCO koruması altındadır. Bu resimler arasında, dini pratiklere işaret ettiği düşünülen arı görünümlü bir şaman(?) figürü de yer alır. Tassili n’Ajjer/UNESCO: //whc.unesco.org/en/list/179/

Papa VIII. Urbanus (Maffeo Barberini) kendisine üç arıdan oluşan bir impresa (papalık nişanı) seçmiştir. Bugün hem Vatikan hem de Roma’daki yapıların iç ve dış dekorasyonlarında sıklıkla göze çarparlar. Roma’da Piazza Barberini’deki Giovanni Lorenzo Bernini’ye ait Fontana delle Ap i (Arıların Çeşmesi) keza Papa VIII. Urbanus tarafından yaptırılmıştır.
Ancak balın ne önemli bir besin kaynağı olması ne doğada kolayca erişebilirliği ne de kusursuz bir saklama yöntemi olması balın din ile kurduğu ilişkisini tek başına açıklamaya yetmez. Balın kutsallığına dair ilk ikonografik veriler Bronz Çağı dünyasından olan Antik Mısır’dan gelir. Gözyaşlarının yeryüzüne düşüp arılara dönüştüğüne inanılan bu ülkede, firavunlar da ‘arı krallar’ olarak anılır.

Firavunun mührü. Arı ve kral anlamına gelen iki hiyerogliften oluşan bu kelime, Aşağı Mısır’ın firavununu ifade eder. Tasvirlerde, İsis tapınağının rahiplerinin arıcılıkla uğraştığını gösteren pek çok sahne yer alır. Antik Mısır’da arıcılık nasıl İsis rahiplerinin denetimindeyse, Orta Çağ’da da manastırlarda keşişler kovan arıcılığıyla ilgilenmiştir.
Antik Mısır sanatında arıcılık faaliyetleri gayet ayrıntılı bir şekilde tasvir edilir. Ama Mısır dininde bal kendine öyle eşsiz bir itibar edinir ki ‘gizemli’ bulunan özellikleri Orta Çağ’a dek ulaşır: Balmumu! Sudan etkilenmemesi, tedavi edici oluşu, asla rengini yitirmemesi, yandığında kül bırakmaması ve kapladığı her şeyi bozulmadan muhafaza etmesi balmumunun olağandışı bir madde sayılmasına yol açar. Nitekim Orta Çağ’da mum yapımının temel hammaddesi olması, ona ‘ışığın kaynağı’ sıfatını kazandırır.
Ve tüm bu mucizevi görülen özellikleri sayesinde balmumu, ölümden sonraki hayat ile ilişkilendirilir. Hatta mumyalama için kullanılır. Hammaddesi ‘mistik bal’ da ölümsüzlük iksiri görülür.
Bu mucizevi sıvıyı arılar bizim için toplar
Ölümsüzlük ve bal yüzyıllar boyunca yan yana anılır. Klasik metinlerde baldan sık sık ‘tanrıların gıdası’ olarak söz edilir; kimi anlatılarda ise ‘gökten damlayan ilahi bir sıvı’, hatta ‘ağaçlardan süzülen bir armağan’ olarak tanımlanır. Antik dünyada yaygın olan inanca göre bal, havadan yeryüzüne düşen ve çiçeklerle ağaçların üzerine konan ‘cennetten gelen çiy damlaları’ndan oluşan altın renkli, olağanüstü bir maddedir. Tadı da bu göksel kökenin adeta kanıtı sayılır: Yeryüzünde bal kadar tatlı ve baş döndürücü bir lezzete sahip başka hiçbir şey yoktur.
Bu yüzden bal tanrıların besini olarak görülür. Göklerden geldiğine inanılan bu madde kutsaldır; bilge arılar ise bu değerli sıvıyı insanlar için toplayan aracılardır. Antik düşüncede bal kavramı yalnızca arıların ürettiği maddeyle sınırlı değildir. Hurma da bu kategoriye girer. Göklere atfedilen lezzetlerin hepsi tatlı ve şifalı kabul edilir. Phoenix ailesine ait palmiye ya da hurma ağaçlarının farklı türleri, üzüm salkımlarını andıran küçük taneli meyveleri ve çeşitli reçineleri de ‘mistik bal’ sayılır. Bu bitkilerden elde edilen pekmez türleri de hem fiziksel özellikleri bakımından bala benzer hem de arıları kendine çeken yoğun tatlılıkları nedeniyle bal kategorisinde yer alır. Toplayıcı arılar nereye gideceklerini, balı nerede bulacaklarını bilir. Onları izlemek çoğu zaman yeterlidir. Bunun en iyi örneklerinden biri Ephesos’ta karşımıza çıkar.
‘Bal yapan’ ünvanıyla anılan Diana Mellifica, yani ‘arı hanım’ ya da ‘bal bakiresi’ anlamına gelen Artemis, tüm vahşi yaratıkların hanımıdır. Bu ilişkiye dair örnekler saymakla bitmez. ‘Arı hanımları olarak anılan Artemis Tapınağı’nın rahibeleri buna iyi bir örnektir. Yunan mitolojisinde bal toplayıcısı anlamına gelen Melissa’lar bebek Zeus ve Dionysos’u balla beslemişlerdir.

Ephesia Artemisia heykellerine ait arı kabartması detayları ve Ephesos şehrine ait bir sikke örneği. Tanrıça Artemis’in atribüleri arı ve geyik il e Phoenix ailesinden salkım meyveleriyle palmiye/hurma ağacı tasvirli sikkeler.
‘Bal yapan’ unvanıyla anılan Diana Mellifica, yani ‘arı hanım’ ya da ‘bal bakiresi’ anlamına gelen Artemis, tüm vahşi yaratıkların hanımıdır. Bu ilişkiye dair örnekler saymakla bitmez. ‘Arı hanımları olarak anılan Artemis Tapınağı’nın rahibeleri buna iyi bir örnektir. Yunan mitolojisinde bal toplayıcısı anlamına gelen Melissa’lar bebek Zeus ve Dionysos’u balla beslemişlerdir.

Ephesos ile Aradus şehirlerine ait sikkeler. Selçuk Arkeoloji Müzesi, İzmir.
Anadolu bal arısına ilişkin bir efsane ise Hititlerde karşımıza çıkar. Telipinu efsanesinde Ay Tanrıçası’nın özel yardımcısı bir arıdır: haber taşır, tanrıçanın kayıp oğlunu bulur ve hatta onu iyileştirir.
Peki yeniden başa dönersek: ‘Cennetin çiğ damlası’ olarak görülen bal göklerden çiçeklerin ve ağaçların üzerine düşer, nazik arılar da bu mucizevi sıvıyı bizim için toplar. Öyleyse balı gerçekten arılar mı üretir? Yoksa arılar yalnızca çalışkan toplayıcılar mıdır? Görünen o ki antik dünyada arılar üretici değil, daha çok toplayıcı olarak düşünülür. Sanki insanlık için durmadan çalışan, karşılık beklemeyen birer görevli gibidirler. Adeta melekleri andırırlar; kanatları da vardır. Hatta Aristoteles’e göre arılar çiçeklerden doğar.
Kraliçe arı mı? Imkansız! Kovanın sahibi kraldır!
İşte tam bu noktada arı ve balın neden sürekli tanrı ve tanrıçalarla birlikte anıldığını, neden din görevlileri ve krallar tarafından sahiplenildiğini anlamaya başlarız. Arının gizemli doğası, üreme biçimi ve bal üretimi uzun süre tam olarak kavranamaz. Bu belirsizlik büyük ölçüde antik dünyanın en etkili doğa yazarlarından biri olan Aristoteles’in yanlış yorumlarına dayanır. Rönesans’a kadar kolay kolay değişmeyen bu bilgiye göre kovanın tek yöneticisi erkektir; bir kraliçe arı yoktur, yalnızca bir ‘kral arı’ vardır.
Dişilerin tartışılmaz doğal rolünün yok sayıldığı arılar dünyasına dair tuhaf fikirler peş peşe gelir. Aristoteles, tamamı erkeklerden oluşan ve bir erkek tarafından yönetilen kovanda arıların ‘kutsal bir unsur’ paylaştığını da ileri sürer. Bilimsel gözleme dayanmaktan çok yerel bir inancı andıran bu düşünce, yine de dönemin inanç dünyasıyla kolayca uyum sağlar. Özellikle Orta Çağ Hristiyan ikonografisi bu fikri benimser.
Bu düşünceye göre arıların kraliçesi yoktur; üreme açıkça görülmez ama kovan, gizemli bir kutsal unsur sayesinde uyum içinde varlığını sürdürür. Arılar, insanlık için kutsal balı toplar, kovanda onu canları pahasına korur ve tüm yaşamlarını saf, günahsız bir hizmet içinde geçirir. İnsanlara zarar verdiklerinde bile kendi canlarını feda ederek ölürler. Hepsi aynı renkte ve aynı görünüştedir; sınıfsız bir topluluk olarak tek bir kralın buyruğu altında yaşarlar. Tanıdık geldi mi?
Orta Çağ’da arıların yaşamı manastır hayatı için ideal bir model sayılır. Yerleşim yerlerinden uzak, doğayla iç içe bir yaşam sürerler; hiç durmadan çalışır ve tanrı adına insanlara hizmet ederler. Erdemli yaşamları, disiplinleri ve hatta görünümleri bile sembolik bir anlam kazanır. Yani kovanın kilise olduğu, balın da tanrının sözü olduğu bir dünyadan bahsediyoruz!
Arıcı azizler
Kutsal Kitap sık sık süt ve balın aktığı topraklardan söz eder. Çileci keşişlerin yaşam şekli, Aziz Vaftizci Yahya örneğinde somutlaşır. Yahya, çölde sadece çekirge ve bal yiyerek hayatta kalır. Aziz Andreas ise cenneti tasvir ederken ‘Cennette bir aziz çok güzel kokulu bal ile kaplı’ der.
Geç Iustinianus döneminin görkemli mozaiklerine sahip Classe Aziz Apollinare Bazilikası’nın apsisinde, altın arıları üzerinde taşıyan ve ismini polen kelimesinden alan Aziz Apollinare karşımıza çıkar.

Aziz Apollinare, altın arılar ve Phoenix ailesinden salkım meyveleriyle palmiye/hurma ağacı. Erken Bizans dönemi, MS 6’ncı yüzyıla ait mozaik apsis, Classe Sant’Apollinare Bazilikası, Ravenna, İtalya; ‘Altın Arı’ : Arı şeklinde süs objesi, Minos medeniyeti, MÖ 1700-1600, Girit. (BM images: bmimages.com)
Milano Piskoposu Aziz Ambrosius ise bebekliğinde bir arı mucizesi yaşar; ağzının içine bir arı sürüsü dolar ve kutsal bal bırakarak giderler. Bu mucize sayesinde aziz, arıların ve kovanın koruyucu azizlerinden biri kabul edilir.
Tanrıyı sürekli öven bir diğer aziz, Ioannes Khrisostomos’tur. Ona ‘Ağzından bal damlayan Yuhanna’ denir. ‘Tatlı dilli olmak’, ‘ağzından bal damlamak’ veya ‘ballı dudaklar’ gibi retorik yakıştırmalar Orta Çağ literatüründe sık sık kullanılır. Bu, 12’nci yüzyıla kadar Akdeniz dünyasında balın tek doğal şeker kaynağı
olmasıyla bağlantılıdır.

Milanolu Aziz Ambrosius’un bebekliğinde gerçekleşen arı mucizesi. 14’üncü yüzyılın ilk yarısına ait minyatür detayı. Bibliothèque Nationale de France koleksiyonu, Paris.

Günümüzde petek mucizeleri. Atina yakınlarındaki Kapandriti böl gesinde yaşayan
Isidoros Timinis adlı bir arıcı, onlarca yıldır bir geleneği sü rdürüyor: Her bahar, arılarını ve yıllık bal üretimini kutsamak için kovanlarına İsa , Kutsal Meryem Ana ve çeşitli azizlerin ikonalarını koyuyor. Arılar peteklerini örerk en kutsal figürlerin yüzlerini kapatmıyor ve bu arıların mucizesi olarak kabul görüy or. Arılar saygılarını
gösteriyor. (https://aleteia.org/2017/07/05/the-mysterious-icon -preserving-bees/)
Bal ve arıya övgüler sadece sözle sınırlı kalmaz. Arıcıların ürettiği bal kiliselerde kutsanır, bal festivalleri aziz yortularıyla birleşir.
Arılar uğurlu sayılır, dilekler tutulur ve tılsımlı sözler söylenir. Arının vızıltısı ilahi bir ses olarak kabul edilir; Orta Çağ kilise müziğinde arı vızıltısını taklit eden notalar kullanılır. Hala her Paskalya’da Kutsal Cumartesi günü “Arılara Övgü İlahisi” okunur. Akathistos İlahisi’nde ise Lekesiz Meryem, bal ve süt akan vaad edilen topraklara benzetilir, Bebek İsa da baldan tatlı olarak tasvir edilir.

Arılara Övgü İlahisi Exultet Rulosu. Kutsal Doğum sahnesinde yer alan arılara ait tasvirlerden detay. Montecassino Exultet Rulosu, 1000-1100 yıll arı, Montecassino, İtalya.
Bal ve arının kullanım alanları sadece kutsal değil, bazen ölümcül de olur. Erken Hıristiyanlıkta Aziz Asteios, vücuduna bal sürülerek ve yabani arıların saldırısı sonucu martir olur. Orta Çağ Anadolu’sunda da benzer olaylar görülür: Antakya’da 12’nci yüzyılda Haçlı yönetimi altındayken gerçekleşen olayda, Antakya Piskoposu kalenin en yüksek noktasına çıplak bir şekilde bağlanarak cezalandırılır. Vücuduna bal sürülerek yaban arılarının akibetine bırakılır. Neyse ki çok geç olmadan canlı olarak kurtarılır.

Antakya Piskoposu’na uygulanan arı işkencesi. 1153 yılının sıca k bir Temmuz günü Antakya Kalesi suruna bağlanarak cezalandırılan piskoposun vücuduna bal sürülmüş ve arıların saldırması için saatlerce bekletilmiş. (British Library Dijital Arşiv).
Bir başka Orta Çağ kroniğinde ise bu kez arılar bir işkence aleti değil, savaş aleti olarak karşımıza çıkar; Haçlı Seferleri sırasında kovanların surlardan fırlatılması bir savaş yöntemi olur.

Kovan Değirmeni. 14’üncü yüzyılın ilk çeyreğine ait kovanların seri bir şekilde fırlatılmasını sağlayan bir tür mancınık tasviri (Christ Church Dijital Kütüphanesi).
Manastır kayıtları, Anadolu’da keşişlerin arı gibi çalıştığını gösterir. ‘Çalışkan bir arının yaptığı gibi erdemin çiçeklerini toplamak’ ve ‘kovandaki balı korumak’ gibi öğütler yaygındır. Birçok manastır arıcılık merkezi
gibi çalışır, çok sayıda kovana sahip olur.
Orta Bizans döneminde manastırlar, tedavi amacıyla en kaliteli balı üretmek için arı bahçeleri kurar, keşişler kovancılığı teşvik eder ve halkı bilinçlendirir .

Arılar üzerine çalışan arıcı keşişler. Geç 14’üncü ait minyatür detay.
Dijon Belediyesi koleksiyonu, Fransa.

Aristaeus ve Dionysus’un Çocukluğu tasvirinden arıcılık detayı 11’inci yüzyıla ait bir Bizans elyazması, Biblioteca Nationale Marciana kolesiyonu, Venedik. A pollon’un Kyrene’den oğlu Aristaeus keza müzik ve şifa, peygamberlik ve kehanet ile ilgilidir. Ona “Arıların Sırrını Keşfeden Bal-sever Çoban” da denir. Meşe ağacından nazik arılar getirmiş ve onları kovanlara kapatarak kovan arıcılığını başlatan mitolojik figür olmuştur. Bu sebeple arıların ve arıcıların koruyucusu sayılmıştır.
Tıpkı Yunan mitolojisinde Aristaeus’in yabani peteği alıp kovana yerleştirmesi gibi, keşişler de arıcılığı modern yöntemlerle yayar. Farklı disiplinlere ait elyazmaları, Rönesans’a kadar kopyalanır. Bizans İmparatorluğu’nun katkısıyla, tarım ve veterinerlik bilgisi halk için korunur ve aktarılır.

Aziz Sabbatius ve Aziz Zosima. Arıcılık ile geçinen genellikle küçük yerleşim merkezlerinde bolluk ve bereketin devamı için dualar ve bazı koruyucu azizlerden yardımlar dilenir. Çok sayıda koruyucu aziz arasında hala günümüzde geçerliliğini koruyan kendi bölgelerinde arıların ve balın koruyucu azizleri olduklarına inanılan Aziz Sabbatius ve Aziz Zosima’ya ait Ukranya’dan bir geç dönem ikona görülmektedir.
Geç Roma dönemi öncesine ait bilginin aktarılmasında, Orta Çağ’ın başlangıcından bitimine dek varlık gösteren Bizans İmparatorluğunun payı büyüktü.
Yunanca kopya eserler tarım ürünlerinin doğru işlenmesinden tutun da veterinerliğe dek yöre halkı için eşsiz bilgiler içeriyordu. Okuma yazma oranının
din görevlileri arasında yaygın olması ve manastırların elyazması kitapların kopyalandığı merkezler olduğu da hatırlanırsa, halkı eğitecek insanların ruhban sınıfından çıkması çok da
şaşırtıcı olmasa gerek. Bu konuya en çarpıcı örnek yabani Toros balı ve Aziz Lazaros’un yaşam öyküsünden gelir. Keşiş Lazaros, balı ile meşhur Lykia bölgesinde Myra Metropolitliğine bağlı manastır arazisinde uzun yıllar yaşar. Toros dağlarının sarp kayalıklarında -tıpkı Aranya Mağaralarında keşfedilen epipaleolitik tasvirde görüldüğü gibi- yaban balı avcılığı yaparken uçurumdan düşüp ölenlerin aileleri ile görüşür. Onları bu tehlikeli ve kendi tabiriyle ‘cahil davranışı’ bırakmaları için ikna etmeye çalışır. Aileleri daha güvenli olan kovancılık yapmaya teşvik eder.
Kendi kovanından bal ikram ederek kovan balına övgüler sıralar.
Dolayısıyla Orta Çağ Avrupası’nda ve Bizans İmparatorluğu boyunca Anadolu’da, manastırların salt dini merkezler olmadığını anlıyoruz. Keşişlerin de dağlarda veya mağaralarda inzivaya çekilen halktan kopuk kişiler olmadıklarını, içinde yaşadıkları doğayla uyum içinde yaşamaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. İnşa edilen manastırları ya da kiliseleri bulundukları fauna ve floradan bağımsız ele almaksa mümkün değil. Zira manastırlar yabani kovan toplayıcılığını engellemek, doğal yaşamı koruma altına almak, kovan arıcılığı ile uğraşmak ve arı yetiştiriciliğini teşvik etmek gibi sürekliliği sağlayan bir yapıya sahip. Çevrenin onlara sunduğu doğal nimetleri kullanma yöntemlerinden ziyade koruma yöntemleri çok etkileyici. Bunu yaparken tüm bu azizlerin hayatlarından, mucizelerden ve ilahilerden faydalanıyorlar.
