Şebnem Korur Fincancı: Hipokrat yemini boşuna değil!

Nuray Pehlivan

Hekimlerin toplumu da mücadeleye katacak bir örgütlenmeye yöneldiğini söyleyen Şebnem Korur Fincancı, “Yaşamı ve insanı korumayı hedefleyen bir meslek ister istemez egemenlerden değil toplumdan yana tutum alıyor. Hipokrat yemini boşuna değil!” dedi.

Tıp, yalnızca hastalıkları teşhis ve tedavi etmekten ibaret değil aynı zamanda etik sorumluluk, adalet
arayışı ve toplumsal bir vicdan gerektiriyor. Hekimler, bilimsel bilgi ve deneyimlerini insan hayatını korumak için kullanırken, kimi zaman yalnızca sağlık sistemiyle değil, hukuki ve siyasi engellerle de karşı karşıya kalabiliyor.

Adli tıp uzmanı, insan hakları savunucusu ve tıp etiği üzerine önemli çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, bilimsel çalışmaları kadar cesur duruşuyla da dikkat çekiyor. Onun hikayesi, yalnızca bilim ve tıbbın etik sınırlarını değil, aynı zamanda bireysel vicdanın toplumsal adalet için nasıl bir
yol gösterici olabileceğini de anlatıyor. Fincancı ile hekimlik mesleğinin sınırlarını, etik sorumluluklarını, adli tıbbın insan hakları ihlallerini belgelemekten toplumsal hafızayı güçlendirmeye kadar uzanan rolünü ve bu yolda karşılaştıkları zorlukları konuştuk.

‘Hipokrat yemini, dönemin
dini motifleri ve tıbbi
bilgilerini içerir’

Söyleşiye tıp tarihinin günümüze en güzel miraslarından biri olan ‘Hipokrat yemini’ ile başlayalım. Bazı
üniversitelerin mezuniyet törenlerinde bu hekimlik andının değiştirildiğini ve özellikle cinsel yönelim ifadesinin çıkarıldığını biliyoruz. Güncel siyasal atmosfer her şeyi etkilediği gibi yüzyıllardır süren
gelenekleri de başkalaştırıyor ve bozuyor. Hipokrat yemininin tarihsel hikayesi neydi ve günümüzde bu
yeminin anlamını nasıl tanımlamalıyız?

Hipokrat günümüzde modern Batı tıbbının kurucusu olarak kabul edilir. Hastalıkların tanrıların gazabı ile
eş tutulduğu dönemde, gözleme dayalı bilgilerle hareket edip, Antik Yunan’da gerçeklik düşüncesi gelişimine paralel bir tıbbın gelişmesinin öncüsü oldu. Hastalıkların olağanüstü güçlerden ve tanrıların gazabından kaynaklandığına inanmadı, her hastalığının fiziksel ve gerçekçi bir açıklaması olduğunu düşündü. Çalışmalarını gözlemler üzerine oturttu; tıbbı, bilim ve sanat haline getirdi. Kaynaklarda zatürre ve çocuklardaki epilepsi (sara) hastalığının belirtilerini ilk tanımlayan hekim, düşünce ve duyguların kalpten
değil beyinden kaynaklandığı fikrini ortaya atan ilk kişi olduğu belirtilir. O dönemde hekimlerin maddi
çıkar kaygısıyla zenginlere hizmet etmesi, etik değerlerin geliştirilmesi ihtiyacıyla yemin ederek mesleğe başlanması düşüncesinin ortaya çıkmasına yol açtı. Kaynaklar yeminin adı Hipokrat yemini olsa da
oluşumunda Hipokrat’ın oğlu ve öğrencilerinin payı olduğuna işaret eder. Yeminin aslına baktığımızda
o dönemin dini motifleri ve tıbbi bilgilerini içerdiğini görebiliriz:

“Hekim Apollon Aesculapions, hygia panacea ve bütün Tanrı ve Tanrıçalar adına. And içerim, onları tanık
ve şahit tutarım ki bu andımı ve verdiğim sözü gücüm kuvvetim yettiği kadar yerine getireceğim. Bu san’atta hocamı, babam gibi tanıyacağım, rızkımı onunla paylaşacağım.

Paraya ihtiyacı olursa kesemi onunla bölüşeceğim. Öğrenmek istedikleri takdirde onun çocuklarına bu
san’atı bir ücret veya senet almaksızın öğreteceğim. Reçetelerin örneklerini, ağızdan bilgileri şifahi malumatı ve başka dersleri evlatlarıma, hocamın çocuklarına ve hekim andı içenlere öğreteceğim. Bunlardan başka bir kimseye öğretmeyeceğim. Gücüm yettiği kadar tedavimi hiçbir vakit kötülük için değil yardım için kullanacağım. Benden ağı (zehir) isteyene onu vermeyeceğim gibi, böyle bir hareket tarzını bile tavsiye etmeyeceğim. Bunun gibi bir gebe kadına çocuk düşürmesi için ilaç vermeyeceğim. Fakat hayatımı,
san’atımı tertemiz bir şekilde kullanacağım.

Bıçağımı mesanesinde taş olan muzdariplerde bile kullanmayacağım. Bunun için yerimi ehline terk edeceğim. Hangi eve girersem gireyim, hastaya yardım için gireceğim. Kasıtlı olan bütün kötülüklerden kaçınacağım. İster hür ister köle olsun, erkek ve kadınların vücudunu kötüye kullanmaktan sakınacağım. Gerek san’atımın icrası sırasında gerek san’atımın dışında insanlarla ilişkideyken etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve kimseye açmayacağım. Bu andımı tuttuğum sürece, hayatım ve san’atımın icraası bana mutluluk versin, tüm insanlar tarafından her zaman saygı göreyim, eğer yeminimden dönersem bunun zıddı bana az gelsin. Vegrorum arcana visa, audita intellecta nemo eliminet”

Neredeyse 18’inci yüzyıla dek hem Hipokrat’ın tıbbi bilgileri hem de yemin metni yeterli görülse de tıbbın
gelişimi, aynı zamanda etik değerlerin de dinlerden bağımsız kılınmasını ve ilk yeminin özündeki yaşama
ve insana odaklanan, hekim dayanışmasını vurgulayan yapısının korunarak güncellenmesini gerektirir.

‘Geleneksel yöntemler modern
tıbbın öncülü oldu’

Modern dönemlerin tıp bilimi ile modern öncesi geleneksel tıp arasındaki farklılığı nasıl tanımlayabiliriz? Yani Antik Yunan tıbbı ya da Osmanlı tıbbını modern tıptan ayıran başat özellikler neler olabilir?
Ya da kışkırtıcı bir örnek üzerinden soruyu açmaya çalışırsak biliyorsunuz hacamat ve benzeri eski yöntemler artık modern tıbbın uygulandığı hastanelerimize girmeye başladı. Bu uygulamaların günümüz
tıbbı içinde yeri nedir?

Unutmayalım ki andığınız yöntemler o dönemlerin bilgi ve olanaklarına uygun tıp yöntemleri olarak
karşımıza çıkıyor. Aradaki fark bilimsel bilginin araştırmalarla zenginleşip gelişimi, fizik, kimya ve biyolojideki ilerleme ile ilaç ve tıbbi cihazların tıbbın ve insanlığın kullanımına sunulmasıdır. Bugün kan basıncını düşürmek için dolaşımdaki kanı azaltmaktan çok daha etkili yöntemler bulunuyor. Sülüğün içerdiği kimyasal maddelerden daha etkili ve dozu ayarlanabilir ilaç etken maddeleri söz konusu. Dolayısıyla geleneksel yöntemlerin ortaya çıkışında yararlanılan mekanizmalar modern tıbbın gelişiminin öncülü oldu, gelişmelerle yerini yeni etken maddelere ve cihazlara bıraktı.

‘Hipokrat yemini hekimlik
değerlerimizi koruyor’

AK Parti hükümeti pek çok müdahalesi ve aile yılı ilanı ile kadınlar üzerinde biyopolitik bir baskı kuruyor. Bu ataerkil söylem ve yaptırımlar aslında tıbbı kullanarak bir baskı yaratmak değil mi? Ne dersiniz?

Ataerkil söylem ve yaptırımlar sömürüye dayalı kapitalist ekonominin en önemli aracıdır. Tıp da bu
sömürü düzeninin bir dişlisi olmaktan kurtulamaz. Günümüzde neoliberal kapitalist ekonomi önceki dönemlerde kullandığı vahşi yöntemlerden farklı olarak rıza üreten mekanizmaları devreye sokuyor ve ataerki de bu rıza üretiminde önemli bir yer tutuyor.

Hatta Neoliberalizm hakikat ötesine geçerek sözcüklerin anlam içeriğini de değiştirip, ataerkinin görünmez kılınmasına hizmet ediyor. İşte tam da o nedenle Hipokrat yemini bu baskılara karşı değerlerin
güncellenmesini, baskıcı ve ataerkil biyopolitikaları gören ve onu durdurmayı hedefleyen bir yerden hekimlik değerlerimizin korunmasını esas alıyor.

Dünyada aşı karşıtlığının hızla ilerliyor olmasını nasıl açıklıyorsunuz? Oysa aşılar bulunmadan önce milyonlarca insan öldü, sakat kaldı. Şimdi nasıl oluyor da bilim karşıtlığı pirim yapıyor?

Hakikat ötesine geçerek! Bilimsel bilginin yerine bilinemezciliği, merakın eşlik ettiği kuşku yerine
kuşkucu olmayı koyarak… Oysa bilimin gelişiminde en önemli öge meraktır. Merak olmadan araştırma,
araştırma olmadan hakikate ulaşmak olmaz. Merak elinizin altında ve kolayca ulaşabileceğiniz pek çok
kaynaktan bilgileri süzüp hakikate ulaşmanızı sağlayabilir gibi görünse de neoliberalizm oluşturduğu
ana akım kaynakların ötesine geçmenizi zorlaştırarak, merakınızı dizginleyen tüm olanakları devreye
sokar.

‘Bağımsız bir duruşunuz olması
gerekiyor’

Antik çağlardan günümüze adli tıbbın adalete katkısı yadsınamaz. 20’nci yüzyıl ile birlikte adli tıp ile
insan hakları arasındaki bağ nasıl güçlendi? Türkiye’nin bu bağlamdaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Adli tıp biraz da arkeoloji gibi ancak daha yakın tarihli bir hakikatin izini sürme olarak tanımlanabilir.
Uzmanlık alanlarının işlevine dair bir fıkra vardır. “Adli tıp her şeyi bilir ama bir gün sonra” der ancak
bunun için hakikatle derdiniz ve hakikatin neye tekabül ettiğinden bağımsız bir duruşunuz olması gerekiyor. İnsan hakları kavramı devletlerin yükümlülüğünü tanımlar. Devletler bu yükümlülükleri yerine
getirme konusunda kendiliklerinden tutum almazlar. Haklar, insan hakları mücadelesi ile elde edilen kazanımların bir sonucudur ve bu mücadele devletlerin hakları koruması, geliştirmesi ve ihlal olduğunda
yaptırım uygulanıp, zararın onarımı ve giderim hakkını hedefler.

Adli tıbbın gelişimi, tıpkı tıbbın gelişimi ve değerlerin güçlendirilmesinde olduğu gibi egemenlerin elinden adli tıbbı alarak insanlığın hizmetine sunmuştur. Güçlü olanın değil zarar görenin yanında olmayı ve
hakikatin izini o zararı ortaya koyarak sürer. Yine neoliberalizme döneceğim burada… Ne yazık ki hem
dünyada hem de Türkiye’de insan hakları kavramının içi boşaltılarak, hak mücadelesi yerini tekinsiz dünya
algısı üzerinden güvenlikçi perspektifle haklarımızdan kendi rızamızla vazgeçmeye bırakıyor.

‘Yılmadan hakikati aramak ve
anlatmak zorundayız’

İşkence vakalarında adli tıp uzmanlarının tarafsızlıklarını koruyamaması veya baskı altında etik dışı
raporlar düzenlenmesi hala ciddi bir sorun. Bu bağlamda adli tıp uzmanlarının işkenceyi belgelemek
gibi etik sorumlulukları yaşanan bu siyasal baskılar altında nasıl güvence altına alınabilir?

Etik değerlerin korunmasında emek meslek örgütlerinin önemli bir yeri var. Değerlerin evrenselliği
aynı zamanda dünyanın bütününde mümkün olabilen bir dayanışmayı da örebilmemizi sağlar. İşkence,
mutlak yasak bir suç olsa da az önce sözünü ettiğim güvenlikçi perspektif bizi tehlikelerden koruyacağı
vaadiyle hakikati bükerek rıza üretir. Tıklayan bomba senaryosunun 2001 sonrası yeniden dolaşıma
sokulması boşuna değildir. Yılmadan hakikati aramak ve anlatmak zorundayız. Hiç kimseye işkence
yapılamayacağını ve biz hekimlerin yansız ve yüksüz olmamızın insanlığa armağan bir ayrıcalık olduğunu
bıkmadan savunabilmeliyiz. İşkencenin belgelenmesi alanında araştıran, yazan ve çalışan biri olarak sürekli taraf olarak tanımlandığımı biliyorsunuz. Ancak bu taraf sürekli işkence görenle eşleştirildiğinden
ve Türkiye’de her fani bir gün işkence gördüğünden sürekli değişiyor. Bu kadar çok tarafla eşleşmenin
kendisi gülümseten bir hal. Solun tüm renklerinden sağın renklerine sürekli rengarenk bir kişiliğim olduğu iddiasının kendisi hekimlerde de kaygı üretme, gücü o anda elinde bulundurandan yana taraf olma
için rıza üretmenin bir parçası, unutmayalım!

DNA teknolojisi, içinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli bilimsel gelişmelerinden biri olarak her alanda günlük hayatımıza girdi. DNA analizinin adli tıpta kullanılmaya başlanması, insan hakları ihlallerinin
tespit edilmesinde nasıl bir etki yarattı?

Bilimsel bilginin gelişimi hakikat bükücülüğün önündeki en önemli engellerden biridir. İşkence uygulamasını meşrulaştırma araçlarından biri insan üzerinden bilgiye ulaşma iddiasıyken bugün yalnız DNA da değil tüm araçlar bilgiye kanıtlar üzerinden ulaşmayı olanaklı kılarak bu iddiayı ellerinden aldı.

‘Bizim dik durmamız ancak
dayanışmayla mümkün’

Dünya’da hekimler ve hekim örgütleri genellikle merkez sağ iktidarları destekliyor. Türkiye’de ise
farklı bir durum söz konusu. Bunun tarihsel bir bağlamı var mı?

Bu oldukça uzun ve yanıtlanması belki bir kitap yayımlamayı gerektirecek bir soru. Dünyada bugün
çok fazla dediğiniz gibi olmasa da özellikle kapitalizmin dönüşümü daha önce kendisini egemenlerle aynı safta ve sınıfsal olarak yakın gören hekimlerin üretim araçlarına sahip olmadığını kavraması ve işçi sınıfının bir parçası olduğunu fark etmesi ile bir dönüşüm içinde. Kaçınılmaz olarak hekimler de emeklerini savunma adına toplumu da içerecek, sağlığın ve sağlık üretiminin toplumsallaştırılması ile toplumu da mücadeleye katacak bir örgütlenmeye yöneliyor. Yaşamı ve insanı korumayı hedefleyen bir meslek ister istemez egemenlerden değil toplumdan yana tutum alıyor. Hipokrat yemini boşuna değil!

Hekimler arasında bazı noktalarda ayrışma ve tartışma yaratan insan hakları, halk sağlığı ve siyaset
ilişkisinin temel ekseni ve ilkesi sizce ne olmalı?

Hekimlik yaşama dair, bizi ve değerlerimizi koruyup güçlendirecek olan da bu yaşam perspektifidir.
Hakikat bükücülüğe karşı hakikati, bilgisizliğe karşı bilimi, kuşkuyu merakla harmanlamayı bize yaşamdan yana tutumumuz sağlar. Elbette değerlerden uzaklaşan, değerleri çıkarlara feda eden ve rıza üretiminden beslenenler hep olacaktır. Ama bizim dik durmamız ancak dayanışmayla mümkün ve meslek örgütünün, emek örgütlerinin bu dayanışmanın gerçekleşmesinde etkisi çok büyük. Temel ilkemiz her zaman yaşamdan yana olmaktır.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir