Serenlerin yaklaşık 3-4 m yüksekliğinde bir gövdeye sahip olması ve çevre duvarlı arılıkların da aynı şekilde yüksekçe bir anakaya kütlesi üzerine inşa edilerek kovanların etrafının çevrilmesi, geleneksel arılıkların tümünde kovan güvenliğinin ön plana çıkarıldığının bir göstergesidir. Bu durum, dönem ve coğrafya ayırmaksızın arıcılıkla uğraşan tüm tarım toplumlarının geçmişten günümüze taşınan ortak bir kaygısıdır. Zira antik kaynaklarda da kovanların evcil hayvanların yanı sıra kertenkele, yılan, örümcek, kurbağa ve de hırsızlardan korunması gerektiği kaydedilir.
Öğr. Gör. Süleyman Bulut
Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü
Günümüzde Teke Yarımadası olarak anılan antik Likya’da, arıcılığın yapıldığını belgeleyen en erken veri, MÖ 259 yılına tarihlenen Karialı Zenon’un kaleme aldığı papirus kayıtlarıdır. Buna göre, Likya’da Hellenistik dönemde üretilen bal, Mısır’a ihraç ediliyordu. Patron ismiyle anılan bir kaptanın idaresindeki kargo gemisinde, 1 hemikadion Likya balı 12 drahmi değerindeydi. İkinci önemli veriye ise Galesionlu Aziz Lazaros’un ölümü ardından kaleme alınan Aziz Lazaros’un Vitası adlı eserde rastlıyoruz. Bu metinde MS 10’uncu yüzyılda, Myra yakınlarında bir köyden dik ve tehlikeli bir yamaca bal ve petek toplamaya gidenlerden söz edilir. Son olarak Osmanlı döneminde, Teke Sancağı’nda 1455 tarihli Tahrir’de, bal üretiminden 4.917 akçe, 1568 tarihli Tahrirde ise 21.766 akçe vergi alındığını öğreniyoruz.
Bu belgeler dışında Geç Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait kayıtlar, Adalya’da bal ve balmumu ticaretinin yapıldığını gösteriyor. Bu veriler, Teke Yarımadası’nda bal üretiminin Hellenistik dönemdeki varlığını belgelemesine karşın, bölgedeki arkeolojik ve epigrafik veri yokluğu, arıcılığın nasıl tatbik edildiğinin tespitini olanaksız kılıyor.
Serenlerin yaklaşık 3-4 m yüksekliğinde bir gövdeye sahip olması ve çevre duvarlı arılıkların da aynı şekilde
yüksekçe bir anakaya kütlesi üzerine inşa edilerek kovanların etrafının çevrilmesi, geleneksel arılıkların
tümünde kovan güvenliğinin ön plana çıkarıldığının bir göstergesidir. Bu durum, dönem ve coğrafya
ayırmaksızın arıcılıkla uğraşan tüm tarım toplumlarının geçmişten günümüze taşınan ortak bir kaygısıdır. Zira antik kaynaklarda da kovanların evcil hayvanların yanı sıra kertenkele, yılan, örümcek, kurbağa ve de
hırsızlardan korunması gerektiği kaydedilir.
Öte yandan, Mısır, Ortadoğu ve Yunanistan gibi farklı kültür ve coğrafyalarda yapılan kazılar, arıcılık ve kovan kullanımının geleneksel yöntemlerle yüzyıllardır sürdüğünü gösteriyor. Bu buluntular, arıcılığın geçmişten bugüne büyük değişim yaşamadan devam ettiğini kanıtlıyor. Bu nedenle, Likya Bölgesi’ndeki arıcılık pratiğini anlamak için, Teke Yarımadası’nda hala geleneksel yöntemlerle yapılan arıcılığı incelemek hem antik hem de modern kaynaklardan elde edilen verileri birlikte değerlendirmek gerekir. Bu çerçevede, Teke Yarımadası’nda, özellikle Seren Arılıklar ve Çevre Duvarlı Arılıklar gibi yerlerde uygulanan geleneksel arıcılık yöntemleri, bölge arıcılığının tarihsel sürekliliğini ortaya koyuyor.
Geleneksel arılıklar: Serenler
Yöre halkı tarafından seren olarak adlandırılan ve bir kuleyi anımsatan bu arılıklara, özellikle yüksekliği 870-1.000 m ve üzerindeki ova ve yaylalarda rastlanır. Ne yazık ki sayıları gittikçe azalan serenlerden günümüze
ulaşabilen örnekler, Elmalı ilçesinde Müğren, Küçük Söğle Serkiz Yaylası ve Avdancık mevkii, Büyük Söğle köyü göl alanı mevkii ve Çarşakdibi mevkii, Geçmen Yaylası ve Kocapınar Köyü’nde; Korkuteli ilçesinde
İmecik, İmecik Susuzu, Beğiş, Küçükköy’de, Ziyaret Tepe eteklerindeki Gücük Pınarı’nda; Kumluca ilçesinin Dereköyü’nde, Çakmak Yaylası’nda ve Saklıkent Yazır Güzlesi’nde bulunur. Serenlerin coğrafi yayılımı irdelendiğinde, arı yetiştiriciliğinin yaylalardaki yerleşim yerlerine yakın alanlarda gerçekleştirildiğini görebiliriz. Etrafı dağlarla çevrili ova kenarlarında yükselen alçak tepecikler üzerine, dağ yamaçlarına ya da
Dereköy’deki gibi vadiyi gören veya korunaklı kuytu bir yamaca yerleştirilirler. Moloztaş kaide üzerinde yukarı doğru daralarak yükselen dörtgen bir ana gövde ile üzerine yerleştirilen kütük kovanların örtüldüğü
semerdamı anımsatan bir örtüye sahip serenler, inşa tekniği açısından iki farklı ana tipe ayrılırlar.

Serenlerin konumu, Dereköy.
Tas ve ahşabın birlikteliği
Bu tip serenlerin, taşıyıcı ana gövdesi dörtgen forma sahiptir; yayılım alanları genel olarak Kumluca, Elmalı ve Korkuteli ilçeleridir. Serenlerin yükseklikleri değişken olmakla birlikte ortalama
3-4 m arasındadır. Ana gövde taş ve ahşap kullanılarak inşa edilmiş olmasına karşın, gövde üzerindeki kovanlara ulaşımı sağlayan kapı bazı örneklerde bulunmaz. Ana gövdesi üzerinde kapı bulunan serenler, bölgedeki en yaygın tipi oluşturur.

Ana gövdesi kapılı seren, İmecik Susuzu.
Kapı, arıcıların rahat bir şekilde kovanlara
arkadan müdahale ederek bal almalarını
sağlayan boşluğa açılır. Kovanların üzeri,
formları genelde semerdamı hatırlatan bir
çatıyla örtülüdür. Kumluca Dereköy’de
bulunan ve iki örnekle temsil edilen ana
gövdesi kapısız serenler, kapısı olanlarla
yaklaşık aynı ölçüye sahiptir. Aralarındaki
fark, bu tip serenlerde çatının üçgen alınlıklı
olmasının yanında çatıda bir kapının
bulunmasıdır. Bu tip serenlerde, platform
üzerindeki kovanlara, dıştan platforma
dayanan ahşap bir merdiven vasıtasıyla
ulaşılır.

Ana gövdesi kapısız seren, Dereköy.
Ahsapla şekillenen serenler
Bu tip serenler, Kumluca Dereköyü ve Alakır Vadisi Kardiç bölgesinde bulunur. Ölçüleri değişken de olsa, harçsız moloz taştan örülen yüksekçe bir podyum üzerine inşa edilirler. Podyum üzerine, dört yönden kenetlerle birbirlerine geçmeli iri hatıllar, dışa taşkın bir biçimde oturtulur. Ahşap latalarla oluşturulan ana gövdenin içi, küçük moloz taşlarla doldurularak masif bir gövde elde edilir. Moloz taş dolgu ve ağırlık nedeniyle oluşabilecek açılmaları engellemeye yönelik, gövde üzerinde yer yer gövde boyunca uzanan atkılar kullanılır. Kovanları örten üçgen çatı, yatayda bindirme tekniği kullanılan ahşap kalaslardan kuruludur ve çatının merkezinde, kovanlara ulaşımı sağlayan bir kapı mevcuttur.

Gövdesi ahşap seren, Dereköy.
Doğayla bütünleşen arı konakları
Anakaya üzerine oturtulmaları
nedeniyle, kayanın formunu alan bu tip
arılıklardan bazıları oval bir forma
sahiptir. Antalya merkezindeki Hurma
Köy ile Phaselis ve Patara antik kenti
teritoryumundaki örnekler dışında,
benzerinin Sidyma’da da bulunduğu Ch.
Fellows tarafından rapor edilmiştir.

Çevre duvarlı arılık, Patara-Muarönü.

Çevre duvarlı arılıklar, kullanılan malzeme ve inşa tekniğinin yanı sıra yayılım alanları açısından da serenlerden farklıdır. Tespit edebildiğimiz bu tip arılıklar, kıyı şeridine yakın çam ormanlarının içinde yer alır ve tümü anakaya üzerine moloz taş ve harç kullanılarak inşa edilmiştir. Kayanın yüksek olduğu yerlerde duvar örülmemiş, erişimi kolay yönlerde duvar örülerek perdeleme yapılmıştır. Kovanların uçuş delikleri yönünde duvarlar alçak, diğer yönlerde ise yüksektir. Bu aralıklardaki kütük kovanların üzeri yağmur ve güneşten korunması için bir çatı ile örtülüydü. Çevre duvarlı arılıklar, Karia Bölgesi’nde de yaygın bir kullanıma sahiptir. Geleneksel arıcılığın temsilcisi olan serenler ve çevre duvarlı arılıklarda gördüğümüz kovanların tümü ağaç kütüğünden yapılır. Kütük kovanlar çoğunlukla katran ağacından yapılmış olsa da yer yer meşe, çam, söğüt, kavak veya sedir ağacının da kullanıldığı görülür. Üst üste yerleştirilen kovanların arasında ki boşluklar, ardıç ağacı kabuğu ve toprak karışımından oluşan bir harç ile doldurularak, olumsuz hava şartlarından etkilenmeleri önlenir. Kapaklar ile kovan arasındaki boşluklar, gübre ve çamur karışımı ile oluşturulan ve adına ‘sığır samrası’ denilen bir harçla; kovanların tümü ise en üstte, ardıç ağacı kabukları ve çamur karışımından oluşan ve yöre halkı tarafından ‘bastırık’ olarak adlandırılan özel bir karışım ile sıvanırdı. Çevre duvarlı arılıklarda ise kovanların üzeri kiremitli bir çatı ile örtülüyordu.
Geleneksel arılıklar ve Antik dönem
Serenlerin yaklaşık 3-4 m yüksekliğinde bir gövdeye sahip olması ve çevre duvarlı arılıkların da aynı şekilde yüksekçe bir anakaya kütlesi üzerine inşa edilerek kovanların etrafının çevrilmesi, geleneksel arılıkların tümünde kovan güvenliğinin ön plana çıkarıldığının bir göstergesidir. Bu durum, dönem ve coğrafya ayırmaksızın arıcılıkla uğraşan tüm tarım toplumlarının geçmişten günümüze taşınan ortak bir kaygısıdır. Zira antik kaynaklarda da kovanların evcil hayvanların yanı sıra kertenkele, yılan, örümcek, kurbağa ve de hırsızlardan korunması gerektiği kaydedilir. Dolayısıyla gerek serenlerde gerekse de çevre duvarlı arılıklarda
mimariyi biçimlendiren etkenlerin, kovan ve arıların başta ayı olmak üzere hayvanlardan ve insanlardan korunmasına odaklandığını gösterir. Arılıkların yer seçimlerinin yanısıra kovanlarda kullanılan malzeme, olumsuz hava koşullarından koruma, uçuş deliği yön tercihleri ve su ihtiyacını giderme yöntemlerinin, antik
kaynaklarla uyumlu olduğu görülür. Şüphesiz bu durum, bölge arıcılarının nesilden nesile aktardığı bilgi birikimi ve deneyimin bir sonucudur.
Bu kadim bilgi ve deneyim, yani gelenek, bölgede salt arıcılık faaliyetlerinde değil, Bezirgan, Beyler, Sütleğen ve pek çok yerde görülen ahşap tahıl ambarları ve köy evlerinden anlaşıldığı üzere, aynı zamanda mimaride de süregeldi. İlk gezginlerden bugüne pek çok araştırmacı, serenlerin Likya’nın en özgün anıtlarından olan ‘dikme mezarlar’ ile benzerliğine dikkat çekerken, bu kule formunun antik dönemden günümüze süregeldiğini de belirtirler. Bölgedeki geleneksel konutlar ile günümüzde koruma altına alınmış ahşap tahıl ambarları, Likya ve Milyas bölgelerinde yayılım göstermelerinin yanı sıra malzeme ve teknik açıdan Klasik dönem kaya mezarlarında yansıtılan aynı dönemin konut mimarisiyle benzerdir. Bu nedenle, ambarların antik dönemden günümüze kesintisizce devam eden bir yapı formu olduğu düşünülür.
Serenlerde kovanları taşıyan ana gövde, görsel olarak Likya’nın en özgün mezarlarından olan dikme mezarlara, kullanılan malzeme ve inşa tekniği açısından ise geleneksel konut ve diğer mezar türleri ile oldukça benzerdir. Likya mezar formlarının, bölgenin ahşap konut mimarisi konstrüksiyonlarını kopyaladığı kabul edildiğinde ahşaptan inşa edilen başta konut olmak üzere tahıl ambarları ve arılıklar (serenler) gibi geleneksel sivil yapılar, dönemin mezar mimarisine model oluşturduğu düşüncesini makul kılar. Ancak her halükarda; serenlerin bölgedeki yayılımı sınırlıdır, Teke Yarımadası’nın merkezinde ve batısında yoktur, hatta ‘hanay’ olarak adlandırılan benzerleri Konya/Bozkır’da ve son dönemde yapılan araştırmalarda ise Gazipaşa ve Alanya’da da bulundukları tespit edilmiştir. Bu nedenle serenlerin salt Teke Yarımadası’na özgü bir tip olmadığını, coğrafi dağılımına bakıldığında yaylalarda gelişen geleneksel bir yapı tipi olduğunu belirtmekmiz gerekir. Teke Yarımadası özelinde ise Milyas Bölgesi’nde görülen kırsal mimarinin temsilcisi olan serenlerin, bölgenin kadim geçmişindeki benzer yapılar nedeniyle bu coğrafyada filizlendiğini düşünebiliriz. Diğer taraftan, çevre duvarlı arılıkların antik dönemdeki varlıklarına ilişkin bir yorum yapmak, veri eksikliği nedeniyle şimdilik mümkün görünmüyor. Columella ise balı övgüyle anar ve farklı bal türlerinin üretim tekniklerini sistematik biçimde sınıflandırır. Bu değerlendirmeler, antik Roma çiftçisinin arıcılığa verdiği önemi ve balın hem ekonomik hem de besinsel değerini gösterir.
Kadim bilginin izinde
İsrail’in kuzeyindeki Tel Rehov yerleşiminde 5’inci katmanda tespit edilen ve MÖ 940-860 yıllarına tarihlenen arılıktaki silindirik kovanların benzerleri, günümüzde başta İsrail olmak üzere Orta Mısır ve Afrika’da halen kullanılıyor. Bu örnek; antik dönem ve geleneksel arıcılık yöntemlerinin benzerliğini kesin olarak belgelemesi açısından önemlidir. Diğer taraftan Güneydoğu Yunanistan’da ve Korinth ya kınlarındaki İsthmia’da yapılan kazılarda ele geçen kovan türlerinde de aynı durum söz konusudur. Dolayısıyla, veri yokluğu nedeniyle Antik dönemdeki varlıklarından kesin emin olamadığımız, ancak Osmanlı döneminden varlığını bildiğimiz Teke Yarımadası serenleri için saydığımız örnekler, göreceli de olsa bir analoji yapabilmemize olanak sağlar. Nihayetinde, bölgeye özgü mezar tiplerinden olan dikme mezarların serenler ile benzerliğinin yanı sıra, mezar mimarisinin kendi coğrafyasındaki geleneksel yapı konstrüksiyonlarını kopyalamış olması, serenlerin de tıpkı günümüz tahıl ambarları gibi Antik dönemden beri Milyas Bölgesi’nde kullanılan bir yapı tipi olduğunu düşünmemizi sağlar.
Ne yazık ki, bu kadim geleneğin son temsilcisi olan serenlerin sayısı her geçen gün daha da azalıyor. Ancak son dönemde Antalya Kültürel Miras Derneği’nin yürüttüğü ‘Kırkambar Projesi’ kapsamında Elmalı’da 70 adet arı sereni tespit edilerek kayıt altına alındı. Bölgedeki tüm serenlerin envanterinin çıkarılması ve koruma altına alınması yanında geleneksel arıcılık faaliyetlerinin hem ilgili kurumlar hem de sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenerek yeniden canlandırılması, kırsal mimarinin en özgün örneklerinden biri olan serenlerin gelecek nesillere aktarılması son derece büyük önem taşıyor. Dileğimiz, 2022 yılı verilerine göre Elmalı’da 3, Korkuteli’nde 2 olan bal ormanının artırılması ve serenlerin tekrar aktif hale getirilerek bu kadim geleneğin eski ihtişamına kavuşarak yaşatılmasıdır.
Bugün, arıcılığın endüstriyel üretim modelleri, iklim krizi ve hızla bozulan ekosistemler arasında sıkıştığı bir dönemde; serenler ve çevre duvarlı arılıklar yalnızca geçmişe ait mimari kalıntılar değil, aynı zamanda arı–insan–doğa ilişkisinin somut tanıkları olarak karşımızda duruyor. Yüzyıllar boyunca doğada şekillenen bu yapılar, arıcılığın yalnızca bir üretim faaliyeti değil, bir yaşam pratiği olduğunu hatırlatır. Günümüzde giderek kırılganlaşan arı popülasyonları karşısında, bu kadim bilgi birikimini yalnızca koruma altına almak değil; aynı zamanda güncel arıcılık tartışmalarına rehberlik edecek bir referans olarak yeniden okumak gerekir. Serenlerin sessizce anlattığı bu uzun hikaye, arıcılığın geleceğinin ancak geçmişle kurulan bağ üzerinden inşa edilebileceğini açıkça ortaya koyuyor.
