Uyuyan masum Hermafrodit ve öğrenilmiş kötülük

Sanat Tarihçi,
Abdullah Deveci
Eskişehir Okulu

Dünyanın farklı müzelerine dağılmış sekiz ‘Uyuyan Hermafrodit’ heykeli, ilk bakışta benzer bir sahneyi
paylaşır: Yumuşak hatlara sahip, genç bir kadının uyku hali… Bu figürde çocuksu ifade hala silinmemiştir; yüzü, henüz sert deneyimlerle şekillenmemiş bir masumiyet taşır. Gözleri kapalıdır; uykunun derin huzuruna bırakmıştır kendini. İçinde bulunduğu andan habersiz, hakkında konuşulanlardan bihaber
olmanın getirdiği bir saflıkla uyur.

Bazı kelimelerin sözcük anlamı dışında bir de kavramsal anlamı vardır. Tıpkı hermafrodit ve onun çağrıştırdığı interseks kelimelerinde olduğu gibi… ‘İnterseks’ sözcüğü bir kişinin kadın ya da erkek olarak
tanımlanmasını sağlayan özelliklere uymayan veya doğuştan gelen erkek ve kadın özelliklerinin birlikte var olduğu durumlar için kullanılır. Bu tanım üzerinde tam bir kabul yoktur ve oldukça tartışmalıdır.
19’uncu yüzyıl ortalarına kadar interseks yerine hermafrodit sözcüğü kullanılıyordu. İnterseks teriminin günümüzdeki anlamına yakın değerlendirme ilk kez 1917 yılında biyomedikal araştırmalar üzerine çalışan Richard Goldschmidt tarafından yapıldı. Çeşitli canlı türlerindeki cinsiyet belirsizliğini ifade etmek
için kullanılan bu terim, başta tıp ve hukuk alanları olmak üzere değişik disiplinlerinin konuya yaklaşımları ideolojik referanslar ve gelenekler bağlamında farklı farklı anlam kazandı. Bu farklı anlamların yanı
sıra interseks durumunun kendisi geniş bir çeşitliliğe sahiptir. Hülya Türker’in ‘İnterseks Çocuklara Yönelik Tıbbi Müdahale Sorunu Bağlamında Toplumsal Cinsiyet ve Beden’ kitabında, tıbbi literatürde genital
organların anatomik ve fizyolojik özellikleriyle 20’nin üstünde farklı interseks durumu olduğu belirtilir.

İslam coğrafyasında tarihsel olarak hermafrodit kavramı üzerine hukuk ve tıp bağlamındaki yaklaşımların toplumsal ahlak normlarına göre şekillendiğini söyleyebiliriz. Hermafroditlik durumunun tanrı yaratımı olduğu şeklindeki yorum, bu bireylere karşı düzeltilmesi gereken bir insanlık hali biçiminde yaklaşılmasına neden olmuştur. Çift cinsiyetli veya cinsiyeti belirsiz kimseler için İslam fıkıhında hermafrodit anlamında hünsa terimi kullanılır. İslam coğrafyasında hüsnaların hukuki yaptırımlarla toplumdan dışlanması gibi bir durum görülmese de dezavantajlı bir grup olarak yaşadıkları anlaşılıyor. Mezheplere göre değişik uygulamalar olsa da mirastan pay alamama veya az pay alma gibi durumlarla karşılaşırlar. Öteki olarak dışlanma uygulamalarından biri de cenaze törenleriyle ilgilidir: Bir hünsanın cenazesi kadın veya erkeklerce yıkanamaz; teyemmüm yaptırılarak yani yüz, el ve dirseğe kadar kolun toprakla ovulmasından sonra kefenlenir.

Hermafroditlerle bağlantılı inanışları çok eskilere götürebiliriz. Çoğalma/üreme için kendisinden başka bir varlığa ihtiyaç duymayan ilk ve tek tanrı ya da tanrıça inanışları Sümer, eski Hint, Mısır, Babil, Hurri
ve Hitit uygarlıklarında vardır. Avrupa tarihinde hermafrodit ile ilgili inanış ve toplumsal yargılar dönemden döneme değişse de batı sanatında hermafroditlerin antik çağdan itibaren yaygın bir şekilde sanatın
konusu olduğunu söyleyebiliriz.

Hermafrodit inanışı ve doğayı/yaşamı anlamaya yönelik yorumları Platon felsefesinde de görürüz. Platon metinlerinde iki cins arasındaki birleşme arzusunun tek bedende var olma hali yani hermafroditten,
insanlığın atası olarak söz edilir. Platon’un ‘Şölen’ eserinin kurgusunda, yedi konuşmacıdan biri olarak
yer alan komedya şairi Aristophanes, diyaloğun hemen başlarında, insanlarının erken dönemlerde hem
erkek hem de dişi olduklarını, fakat daha sonra tanrılar tarafından ikiye bölündüklerini anlatır.

Hermafrodit mitolojisi

Hermafrodit efsanesinin kaynağı bilinmese de Anadolu inanışlarındaki bereket tanrılarının cinsel ikiliği ile bağlantılı olabileceği üzerinde durulur. Bilinen Hermafrodit mitinin kaynağı MÖ 43 – MS 17 yılları
arasında yaşayan Ovidius’un Metamorphoses/Başkalaşımlar isimli eseridir. Batı Anadolu’da geçen bir öyküye göre, Afrodit ile Hermes’in bir oğlu olur ve ona kendi isimlerini taşıması için Hermafrodit ismini
verirler. On beş yaşına gelen Hermafrodit, yakışıklı ve alımlı bir erkek olur. Çok hareketli bu genç ‘Salmakis’ adı verilen koya gelir. Bu koy Bodrum’da ‘Bardakçı’ diye bilinen yerdir. Bir su perisi olan Salmakis,
burada gün boyu yüzer, uzun saçlarını tarar, suda aksını görüp kendine hayran hayran bakar ve öylece
tüm vaktini geçirirmiş. Salmakis, Hermafrodit’i görünce delicesine aşık olur. Salmakis’in tutkulu arzusu Hermafrodit’in dönüşüm geçirmesinin nedeni olacaktır. Salmakis, ormanda tuzağa düşürdüğü güzel
oğlanı kollan ve bacaklarıyla sıkıca sarar, tanrılara kendilerini tek bir bedende birleştirmeleri için yakarır ve oğlanı yakarışı kabul edilinceye kadar bırakmayacağını söyler. Ayrılık olmasın diye edilen dualar
kabul görür ve ikisinin gövdesi tek beden haline dönüşür. Böylece erkek ve dişilik tek bedende birleşir.
Platon’un insanlığın erken dönemlerindeki erdişileri gibi… Camille Paglia’ya göre, bu efsane, erkeklerin
cinsel gücünü tüketen lanetli su birikintisini anlatan bir halk hikayesiyle başlamış olabilir.

Uyuyan Hermafrodit heykelleri

Dünyanın farklı müzelerine dağılmış sekiz ‘Uyuyan Hermafrodit’ heykeli, ilk bakışta benzer bir sahneyi paylaşır: Yumuşak hatlara sahip, genç bir kadının uyku hali… Bu figürde çocuksu ifade hala silinmemiştir; yüzü, henüz sert deneyimlerle şekillenmemiş bir masumiyet taşır. Gözleri kapalıdır; uykunun derin
huzuruna bırakmıştır kendini. İçinde bulunduğu andan habersiz, hakkında konuşulanlardan bihaber olmanın getirdiği bir saflıkla uyur.

Yani nereden baksanız bu heykellerin yüzünde mutlak bir masumiyet okunur. Bu masumiyet, yalnızca
yüzünde değil, bedeninde de devam eder. Uzanmış genç bir kadın figürü, seyirciye cinselliğin tüm çağrışımlarıyla görünür kılınır; ama o, bu çağrışımlardan bütünüyle habersiz gibidir. Figürün arkasına geçildiğinde, bu masumiyet imgesi birden sönümlenir. Kimileri için şaşırtıcı, kimileri için ürkütücü, kimileri
için sevimli, kimileri için ahlak dışı ve günahları olan bir kadın bedeninde olmaması gerekenle karşılaşılır.
Birdenbire alışıldık cinsiyet kodlarını altüst eden bir unsur belirir: Erkeklik organları…

Uyuyan Hermafrodit herhangi bir edebi kaynaktan bilinen bir bölümü tasvir etmez. Ancak bu heykeller, karmaşık ve değişken cinsel gerilimlerle birlikte Hermafrodit’in etkileyici temsilidir. Jennifer Trimble,
dünya müzelerindeki Uyuyan Hermafrodit heykellerin hepsinin ortak bir modeli paylaşmışçasına boyut
ve biçim olarak benzer olduğunu ve bu heykellerden Palazzo Massimo Hermafroditi’nin en ustaca yapılmış olan heykel olduğunu söyler. 1879’da Roma’daki Viminal Tepesi’nde bulunan bu heykel, bir Helenistik
dönem heykelinin kopyasıdır.

Bu kopya heykel saçın yapılış tarzı ve kullanılan oyma matkabı, örtünün biçimsel özellikleri ve kullanılan cila gibi nedenlerden dolayı 130 ila 150 yılları arasına tarihlenir. Beyaz mermer bloğundan oyulmuş olan figür, başı sağa doğru dönük olarak yüz üstü uzanır vaziyettedir. Kol ve ayaklarının bir kısmını örten örtü, çıplaklığı daha da belirgin hale getirmiştir. Arka taraftan bakıldığında yüzü, kıvrımlı vücudu ve kalçalarıyla genç bir kadın tasviri görülür. Gövdenin ön kısmında ise bir kadın göğsü ve erkek cinsel organları gösterilir.

Louvre’daki Borghese Hermafroditi ise bu heykel grubunun en ünlüsüdür. 1619-20’de ünlü Barok dönem sanatçısı Lorenzo Bernini tarafından mermer bir şilte eklenerek restore edilmesi heykelin ünlenmesinde etkili olur. Bu heykel 1608’de Roma’daki Sallust Bahçeleri’nde bulunmuş, Kardinal Borghese koleksiyonlarında sergilenmiş ve 1807’de Napolyon tarafından Paris’e getirmiştir. Tasvirin biçimsel özellikleri Palazzo Massimo heykeli ile benzerdir. Louvre örneğinin de MÖ 2’nci yüzyıla ait Helenistik heykelin
Roma dönemi MS 2’nci yüzyıl replikası olduğu biliniyor.

Jennifer Trimble ‘Beyond surprise: the Sleeping Hermaphrodite in the Palazzo Massimo, Rome’ (2018)
adlı yayınında, hermafrodit heykellerinde kadın bedeninde erkek cinsel organlarının görülmesinin şaşkınlıktan fazlasını yaşattığını söyler. Başlangıçtaki yaklaşım ne olursa olsun, heykel izleyicilerini harekete geçirir, çeker ve geri iter, her zaman arka görünüme geri dönmeye ve orada oyalanmaya, tekrar
tekrar bakmaya davet eder. Uyuyan Hermafrodit’in arkası bu nedenle baskın olan yöndür. Hermafrodit
heykelleri belirli bir mitolojik figürün tasvirinden çıkıp daha genel bir arzu nesnesine dönüşür. Heykel
yalnızca ön ve arka, erkek ve kadın arasındaki gerilimleri açığa çıkarmaz; aynı zamanda izleyicinin kendi algısını şekillendirirken kendisine ilişkin sorular sormasına neden olur. Görme biçimi ve bakış açısı
hem görsel hem de zihinsel tercihler üzerinden yeniden kurulur. Tüm bunlar izleyicinin önceden öğrendikleri ve kendisine ait olarak bildikleriyle ilişkilidir. Böylece aynı bedende görülen meme ve penis, sadece cinsel uzuvlar olmaktan çıkar ve kişinin kabullendiği veya ötekileştirdiği bir durum olur. Burada
başka yaklaşımlar da ele alınabilir. Ama bilince çıkan görünüm ya yerleşik eril kodlarla ya da insanın kendi
doğasıyla barışık haliyle ilgilidir.

Giovanni Francesco (Gianfrancesco)
Susini (Yak.1585 – after 17 October 1653), Uyuyan
Hermafrodit, Bronz, Metropolitan Museum of Art.

Öğrenilmiş kötülüğün tarihi
yolculuğu

Bu heykellere bakarken modern dönemlerin bilinciyle bakıyoruz ve yorumluyoruz. Halbuki bir olgu ya da bir olay için tüm çağları kapsayan doğru yorum yoktur. Sadece hermafrodit inanışı ve bu inanışın tasvirleri için değil, antik çağın mitolojisiyle ilgili her şey
günümüz insanının tam anlamıyla kavrayabileceği bir şey değildir. Bizim sanat eseri olarak yorumladıklarımız ve tarihi olduğu için de ayrıca değer verdiğimiz eserler bir Yunanlı veya Romalı için aynı şey değildi. Antik dönem insanı için bu heykeller tanrıların ve tam anlamıyla kavrayamadığı doğanın cisimleşmiş halleriydi. Tanrı heykelleri söz konusu olduğunda onlara korkarak ya da minnetle bakıyorlardı. Basitleştirerek söylersek, mitoloji konulu eserlerde günümüz insanın gördüğü ile antik dönem insanın gördüğü aynı şey değildir. Bu, bir tanrı tasviri olan Uyuyan Hermafrodit heykelleri için de geçerlidir. Günümüz insanına kışkırtıcı cinsel çağrışımlar yapan antik dönem eserlerinin antik çağ insanları için sadece saygı
veya korku duyduğu tapınılan nesneler olduğu unutulmalıdır.

Antik Çağ’dan modern dönemlere
değişen Hermafrodit algısı

Ovidius öncesinde de Hermafroditlik üzerine bilgi vardı ve mite dayalı sanat üretiminin de zaman içinde yaygınlaştığını biliyoruz. Örneğin Atinalılar için bedenin fiziksel özelliklerinin cinsellikle bağlantılı beğenisinin değiştiği dönemler oldu. Tıpkı kadın bedeni için bir zamanlar şişman beden beğenisinin yakın zamanlarda zayıf beden beğenisi olarak değişmesi gibi… Atinalıların eşcinsel beğenisinde atletik fiziğin yüceltildiği MÖ 5’inci yüzyıldan, yumuşak
edilgen minyonların moda olduğu MÖ 4’üncü yüzyıla doğru bir değişim olduğu söylenir. Hermafroditin antik klasik sanatta görülmesi de MÖ 4’üncü yüzyıldaki bu değişim sırasında olmuştur. Tasvirlerde erkek cinsel organlarını teşhir eden şehvetli kadın vücutlu
hermafrodit tasvirleri bu tarihlerden sonra görülür.

Suzan Wise Bauer’in “Antik Dünya Tarihi-İlk Kayıtlardan Roma’nın Dağılmasına Kadar” isimli kitabında, Roma dönemi tarihçisi Diodoros’tan aktardığınagöre, erkekler arası cinsellik hermafroditlerle yaşanan cinsellikten daha üstün tutuluyordu. Diodoros ilginç bir olay nakleder: İskenderin babası Philip, sevgili olarak Attalos’un da dostu olan güzel bir delikanlıyı seçmişti. Bu duruma Philip’in bir önceki erkek
sevgilisi muhafız alayından Pausanias kıskanarak tepki gösterir ve yerine geçen rakibine ‘hermafrodit’
der. Onun gerçek erkek olmadığını iddia ederek hakaret eder. Delikanlı ise utanç içinde, bir savaş sırasında kendini öldürtmek için Philip’in önüne atılır ve bir düşman kılıcı tarafından öldürülür.

16’ncı yüzyılın ilk yarısının ünlü hekimi Paracelsus’a gelinceye kadar Hermafrodit çocuklar, ‘ebeveynlerinin saklanmış günahlarının canavarca işaretleri’ sayılmıştı. Antik Roma döneminde hermafroditizm
hakkındaki fikirlerin zamanla kötücül bir hal aldığı anlaşılıyor. Cumhuriyet döneminde, çift veya belirsiz cinsel organlara sahip bir çocuğun doğumunun, savaş, kıtlık veya diğer sosyal felaketlerin alameti
olduğuna inanılıyordu. Çirkin ve iğrenç bir alamet (foedum ac turpe prodigium) kabul edilen Hermafrodit doğumlarında Etrüsk kahinleri eliyle çocukların boğulduğu kaydedilmiştir.

Bu kötücül tahayyül zamanla başkalaşır. Erken Roma İmparatorluğu dönemi yazarlarından doğa filozofu kimliği ile bilinen Yaşlı Plinius, Hermafrodit insanların eğlence amaçlı sergilendiği dönemlerin olduğunu kaydetmiştir. Plinius’tan nakleden Trimble, hermafroditlerle ilgili korkuların bu dönemlerde hafiflediğini söyler. Uyuyan Hermafrodit heykellerinin oluşturduğu algıda ise dini veya toplumsal felaketi çağrıştıran herhangi bir kayıt yoktur. Bunların dışında şu notu da düşmek gerekir: Roma döneminde cinsel açıdan açık imgeler her zaman erotik deneyimle ilgili değildi. Örneğin, Pompeii’deki Vettii Evi’nin ana girişinde görülen genellikle erekte olmuş fallusu ile betimlenen Priapus imgelerinin evin eşiğinde yer alması, seksten çok iyi şansla ilişkilendirilirdi.

Fallusların Roma kent kültüründe sıklıkla tasvir edilmesi hem mizahi hem de kötülüğe karşı koruyucu
anlamlar içermesindendi. Trimble, bu tür materyallerin 19’uncu yüzyılda Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi’nin Museo Segreto’suna kaldırılması ile son yıllarda tekrar halka açılmasının algıdaki değişimi işaret ettiğini söyler. Bu da müstehcenlik gibi kavramların tarihsel özgüllüğüne işaret ederken antik ve modern algıların ne kadar farklı olabileceğini gösterir. Cinsel organları çok belirgin olan Roma dönemi Uyuyan Hermafrodit heykellerini de bu örnekler bağlamında düşünmek gerekir.

Orta Çağ ve sonrasında hermafrodizm ve Antik Çağ mitinin sanatsal üretimi üzerine nerdeyse birbirine zıt
görüşler bulunur. Michel Foucault’nun katıldığı görüşe göre, hermafroditler on altıncı veya on yedinci yüzyıla kadar zulüm görmüş ve sıklıkla ölüm cezasına çarptırılmıştı. Bunun karşıtı olan görüş ise, Christof Rolker, The two laws and the three sexes:ambiguous bodies in canon law and Roman law (12th to 16th centuries) (2014) isimli yayınında söylediği gibi, Orta Çağ ve erken modern dönem yasaları interseks kişilerin cinsiyetlerini seçmesine izin vermiş ve hermafroditler oldukça rahat koşullarda yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ancak her iki görüşün de abartılı olduğunu, hermafroditlerin idamlara varan hukuksal sorunlar ve toplumun ötekileri olarak sorunlar yaşadıklarını söyleyebiliriz. Ancak cadı avı gibi sürekli olarak zor durumda kalmadıklarını da biliyoruz.

Orta Çağda hermafroditlere ilgili olarak, Rolker ilginç bir olay anlatır. 1458 yılında Lille’de geçen olay hakkında saray tarihçisi Jacques du Clercq’in kaydettiği bilgilere göre; bir kişi cinsel suçlardan dolayı kazığa
oturtularak idam edilir. Bu kişi idam edilmekten kurtulmak için hermafrodit olduğunu söyler ama kimseyi
ikna edemez. Aslında bu kişi, genç erkeklere birlikte olabilmek için kadın kıyafetleri giyen ve sodomi günahı işleyen biridir. Yani suçlu kabul edilen kişi, erkek eşcinselliğini gizlemek için böyle söylemiştir. Bu olay aynı zamanda eşcinselliğin bu tarihlerde vahşilik boyutunda zulme maruz kaldığını gösterir.

Orta Çağda hermafroditliğin ırkçı söylemlerin eşlik ettiği bir kötülük olarak görüldüğüne ilişkin sağlam
kanıtları Lilian H Zirpolo. “Depicting Sexual Deformity in Early Modern Art: Scientific, Medical, and
Socio-Cultural Considerations, Part II. Female Hirsutism,” (2015) isimli yayınında etraflıca vermiştir.
Bunlardan biri İngiltere’deki Hereford Kenti Katedrali’ndeki Hereford Haritası’dır. Yaklaşık 1290-1300
yıllarında çizilen bu haritada öteki olarak kabul edilen coğrafyanın tuhaf insanları diğer bilgilerle birlikte not edilmiştir. Afrika’nın güney kıyılarında erkek cinsel organları ve kadın göğüsleriyle çirkinleştirilmiş insanlar betimlenmiştir. Benzer betimlemeler Hekim Hartmann Schedel’in 1493’te Nürnberg’de yayınlanan Liber Chronicarum ad inicia mundi adlı eserinde de vardır. Schedek’in eseri İncil’deki Yaratılış’tan 1493’e kadar olan tarih, coğrafya ve dünya mucizelerinin bir ansiklopedisidir. Schedel, yaratık ve canavar resimlerine eşlik eden eserin metninde, sütundaki dimorfik göğüslü kel kafalı ve sakallı hermafroditin ve vahşi kadının Hindistan’dan, dört gözlü erkeğin (Tetracoli) ise Etiyopyalı olduğunu belirtir.

Kısacası Hermafroditleri doğaya karşı gelen, ‘haince suçlar, cinayetler’ işleyen ‘cinsel sapkınlıklar’ olarak
gören anlayışlar hep var oldu. Reform döneminde Martin Luther, Katolik öğretiye karşı kendi öğretisini oluştururken Papa ve maiyetine hakaret etmek için ‘hermafroditler ve sodomiler’ topluluğu diyordu.
17’nci yüzyılda Parisli tarihçi Henry Sauval da hermafroditleri ‘ebeveynlerini ve yeniden evlenmek için
eşlerini öldüren normal dışı katiller’ olarak niteliyordu. Bu yoğun ötekileştirme ve kötülük yayan görüşlere karşın 17’nci yüzyılın başlarında hekim Jacques Duval gibi bazı yazarlar ise hermafroditleri doğanın
mucizesi olarak gördüler. Tam burada 1969’da yazdığı ‘Karanlığın Sol Eli’ romanıyla Ursula K. Le Guin’in
adını anabiliriz.

Karanlıgın Sol Eli’nde, Elçi Ai, Ekumen Birliğine dahil etmek için Gethen / Kış gezegenine gelir. Hep
kış mevsiminin sürdüğü bu gezegenin insanları hermafrodittir. Elçi Ai, geldiği Gen isimli gezegende
görmediği ve bu yüzden de kavramakta zorlandığı pek çok şeyle karşılaşır: Kış gezegeninde toplumsal
yapılanmada cinsiyetin hiçbir etkisi yoktur… Arkadaşlıkta cinsiyete dayalı sınırlar yoktur… Yaşanan
aşklarda kalıplaşmış cinsiyet rolleri yoktur… Cinsel kimlikler olmadan yaşanan deneyim, zaman içinde
Genli heteronormatif Ai’nin öğrendiği her şeyi alt üst eder.

Adına ‘Dünya’ dediğimiz bu gezegende, doğa ile ilişkisini koparmamış bazı topluluklarda, kendisine benzemeyeni ötekileştirmeyen sosyal örüntüler hala varlığını sürdürüyor. Bu durumun izlerine,
animist inanç pratiklerinde, özellikle de ritüellerde rastlamak mümkün. Mircea Eliade’nin “Dinler Tarihi- İnançlar ve İbadetlerin Morfolojisi” kitabında aktardığı ‘elbise değiştirme’ törenleri gibi ritüeller,
insanın doğadaki çokluğu, çeşitliliği ve dönüşümü nasıl içselleştirdiğini gösteriyor. Erkeklerin bitki tanrıçalarının bayramlarında yapma göğüs takmaları ya da tarım şenliklerinde cinsiyetler arası geçişi simgeleyen giysi değişimleri, cinsiyetin yalnızca biyolojik değil, ritüel bir anlam taşıdığını da ortaya koyar. Eliade’nin de vurguladığı gibi, insan zaman zaman tüm sıfatların ve iki cinsiyetin tanrıda bir araya geldiği o
bütünlük haline dönme arzusunu taşır. Bu arzu, yalnızca bir ‘dönüş’ isteği değil; aynı zamanda doğayla
yeniden bir araya gelme ihtiyacının işaretidir.

One comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir