Prof. Dr. Ali Güveloğlu
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Tarih Bölümü
Hipokratik Corpusa göre beslenmek için öncelikle kişinin kendi bedenini tanıması ve hangi salgıyı yaygın olarak ürettiğini bilmesi gerekir. Kişi mevsimsel özelliklere göre beslenmeyi bilmelidir. Normal düzeyde sağlıklı bir insan; kışın az yemeli, az içmelidir.
Gelin hep birlikte günümüzden binlerce yıl önce yaşamış hekimlerin sağaltma kürleri ve sağlıklı beslenme önerilerine bir göz atalım. Açıkçası bu önerilerin günümüzde geçerliliğinin kalmadığını baştan söylemekte yarar var. Her ne kadar günümüz modern tıbbının temellerini oluştursa da Antik Çağ hekimlerinin uyguladığı yöntemler artık eskide kaldı.
İnsanın hayatta kalma çabası yeryüzünde geçirdiği zaman kadar eski olabilir, ancak günümüze ulaşan
en eski izler Paleolitik dönemden kalma. Dünyanın farklı yerlerinde mağara içi yerleşimlerde yılan motifini andıran (≈) dalgalı çizimlere rastlanır, tek başına pek bir anlamı olamayan bu motiflerle birlikte çeşitli
bitki ve polenlerin bulunması onların bir şekilde sağaltma amacıyla kullanıldığını düşünmemize neden
oldu. Eğer gerçekten varsa bile bu dönem büyücü / hekimlerin ne derece başarılı oldukları bilinmeyenler
arasında kaldı. Genel kanımız, bu dönem insanlarının doğadaki hayvanları gözlemleyerek yenilebilir besinleri seçmeye çalıştığı, deneme yanılma yöntemiyle de başarıya ulaştığı yönündedir. Yerleşik hayata geçişle birlikte insan güvenilir olduğuna emin olduğu besinlerini kendisi yetiştirmeye başladı. Kısmen besin tedarik sorunlarını aşsa da sağaltma için doğada tanıdığı ot, bitki ve çamurlara bağımlıydı.
Günümüzden 7 bin yıl önce dünyanın farklı yerlerinde (Güney Afrika, Yakın Doğu, Yunanistan hatta
Amerika’da) insanlar cerrahi yöntemlere başvurmaya başladı. Bunun en önemli kanıtlarından birisi çok sayıdaki kafatası üzerinde trepanasyon izlerinin bulunmasıydı. Günümüzde yanlış bir ifadeyle beyin
ameliyatı olarak adlandırılan işlem gerçekte kafa içi basınç veya birikmiş suyu boşaltmak amacıyla kafatasına küçük bir delik açılmasıdır. Afrika’dan Yunanistan’a kadar uzanan coğrafyada trepanasyon
uygulanmış kafataslarındaki izlere göre bu işlem sonucunda yüksek oranda hayatta kalma sağlanmıştı. Bunun yanı sıra kırık kol ve bacak kemiklerindeki düzgün kaynamalar da bilinçli bir sağaltım için mücadele verildiğini gösterir. Yine de bu dönem tıbbı hakkında fiziksel kanıtlar ve yılan motifleri dışında bir bilgi edinemiyoruz.

Mezopotamya’da hekimlikle büyücülük
iç içe geçmiş
Günümüzden yaklaşık 5 bin 200 yıl önce yazının kullanılmaya başlanmasıyla birlikte insan, işe yarar
bulduğu bilgileri yazıya geçirmeye başladı. Öncelik tanrılara, tapınak kayıtlarına ve krallara ayrılmıştı,
ilk metinlerde yalnızca onlardan söz etti. Ardından devlet otoritesinin göstergesi olarak yasalar ve ardından ticari kayıtlar geldi. MÖ 1700’lere gelindiğinde artık tıptan ve astronomiden söz eden belgeler görülmeye başlandı. Bu iki grup yazının bir arada bulunması aynı kaynak tarafından yönetildiği ve kanonik bir yapıda geliştiğini gösteriyordu.
Mezopotamya’da hekimlikle büyücülük iç içe geçmiş gibi görünüyor, zira hastalıkları verenin tanrı olduğuna inanıldığından tam iyileşme gerçekleşebilmesi için öncelikle onun rızasının alınması gerektiğine
inanılıyordu.
Mezopotamyalı hekimler hastalıkların durumuna göre erik, armut, incir gibi meyveler, çam fıstığı,
köknar ağacı tohumları gibi tohumları, süt, şarap, bira gibi sıvıları ve hatta hayvansal yağları bir arada
ezerek yumuşak bir kıvamda merhem elde ediyor, hastanın durumuna ve yaşına göre bu ilacı ağızdan
veya yara üstüne sürerek uyguluyordu. Aynı zamanda tanrıların rızasını almak için çeşitli ritüeller ve
tütsülerle hastanın iyileşmesi bekleniyordu. Ne yazık ki bu dönemde daha sonraları görmeye alışık olduğumuz aforizmalar yazılmadığından bu ilaçların ne derecede etkili olduğu ve hastanın durumu hakkında bilgimiz yok.

MÖ 1700’lerde eski Mısır’da ise çok daha gelişmiş tıbbi uygulamalar gerçekleştiriliyordu. Bu tarihte yazılmış olan Edwin Smith papirüsü bedenin üst bölgesine, özellikle göğüs kafesi ve kafatası travmalarının
iyileşmesine odaklanmıştı. Metinde 47 tane vaka bire bir açıklanmış ve iyileşme süreci belirtilmişti. Metinde beyin ve iç organların yapısı tanımlanmış olsa da bunların çalışma biçimleri henüz çözülemedi.

MÖ 1550’ye tarihlenen Ebers papirüsü o zamana kadarki en gelişmiş tıp kitabı niteliğindeydi, en önemli özelliği dolaşım sistemi, kan damarlarının tüm vücudu sardığı, kalbin kanı dağıtan bir merkez olduğu gibi bilgileri içermesiydi. Bunun yanında timsah ısırığından akrep sokmasına, sinek ve fare ısırığı tedavisine kadar 700’den fazla reçeteyi içeriyordu. Artık ok yaydan çıkmış ve insan, akılcı tıp uygulamalarını keşfetmişti. Bu tür metinler uzun süre devam ederek
kanonik bir tıp anlayışı oluşmasını sağlamıştı.
Evren makro kozmos, insan bedeni
mikro kozmos
MÖ 5’inci yüzyıla gelindiğinde doğunun geliştirdiği bilgi birikimi artık batı dünyasına nakledilmişti. Batı Anadolu, Adalar ve Yunanistan’daki adalarda eğitim alan hekimler tıp bilimini bir adım öteye taşımaya başlamıştı. Bunlar arasında en ünlüsü Hippokrates (Hipokrat) idi. Hipokrat, öncelikle insan doğasını anlamanın faydalı olacağı kanısındaydı. Bu nedenle tıbbi evreni oluşturan 4 element gibi insan bedeni de kan, sarı safra, kara safra ve balgam adı verilen 4 salgıdan meydana geldiğini söyledi.
Öncelikle her bir salgı kendi içinde düzenli, akışkan, temiz ve sağlıklı olmalıydı ancak 4 salgıdan hiçbirisi bedende baskın olmamalıydı. Evreni makro kozmos, insan bedenini de mikro kozmos olarak adlandıran Hipokrat’a göre sağlıklı olmak makro kozmos ile mikro kozmosun uyumlu olmasına bağlıydı.
İşte bu salgıları dengede tutmanın yolu besinlere bağlıydı. Sarı safra sıcak ve nemli olan yazı, balgam soğuk ve nemli olan kışı, kan ilk baharı, kara safra da soğuk ve kuru olan sonbaharı temsil ediyordu.
Daha doğrusu ortalama bir beden bu mevsimlerde bu salgıları yoğunluklu olarak üretiyordu, bu nedenle bu tözlerin tabiatları doğru bilinmeli ve onları dengede tutacak bir beslenme alışkanlığı geliştirilmeliydi!

Temel prensip ısınan bedeni ılıtmak, soğuyanı ısıtmak üzerinedir, kızarmış et, kırmızı şarap, tahıl ekmeği, biber, tuz, soğan, kuru incir, salamura balık gibi besinler beden ısısını artırırken haşlama et, beyaz ve hafif şaraplar, arpa çörekleri yeşil yapraklı sebzeler, elma, armut, karpuz, gibi meyveler, acur, su kabağı gibi lifli sebzeler bedeni serinletmeye yardımcı olur. Beden ısısı ayarlandıktan sonra safraların dengesi düzenlenmelidir, yumurta, süt, buğday, nişasta ve tatlı şaraplar ile taze tatlı meyveler balgamı kalınlaştırır, inceltmek için tuzlu ve kekre tada sahip besinler tüketilmelidir. Hekime göre tere,
roka, turp ve yabani havuç bu konuda oldukça işe yarar bitkilerdir.
‘Hipokratik Corpus’a göre beslenmek için öncelikle kişinin kendi bedenini tanıması ve hangi salgıyı yaygın olarak ürettiğini bilmesi gerekir. Kişi mevsimsel özelliklere göre beslenmeyi bilmelidir. Normal düzeyde sağlıklı bir insan; kışın az yemeli, az içmelidir. Artan safrayı dengeleyebilmek ve bedeni ısıtmak için kızartılmış et, tahıl ekmeği ve sulandırılmış şarap tercih edilmeli, bu mevsimde sebzeden olabildiğince kaçınmalıdır. Böyle bir diyet bedeni sıcak ve kuru tutar. İlkbaharda sulandırılmış şarap miktarı artırılmalı, eti kızartmak yerine haşlamalı, tahıl ekmeği yerine arpa çöreği seçilmelidir. Bu mevsimde sebze yavaş yavaş artırılabilir. Yaza doğru kızarmış et ve tahıl ekmeği tamamen terk edilmeli, haşlama et ve sebze tercih edilmeli, arpa çöreği yenmelidir. Yine bu mevsimde şaraba daha fazla miktarda su katmak bedeni serinletmek için faydalı bulunmuştur. Böyle bir diyet bedeni serin ve mülayim yapar, mevsimler arasındaki geçiş birdenbire değil, yavaş yavaş yapılmalıdır. Sonbaharda da ilkbaharın tersi uygulanmalı yani tahıl ve kızarmış et yavaş yavaş artırılmalı, şaraba daha az su katılmaya ve daha az içilmeye başlanmalıdır. Bireysel özellikleri dikkate almak da hekimin bir diğer tavsiyesidir. Yağlı bir bedene sahip tombul kişiler kış diyetine benzer şekilde yıl boyunca kuru ve sıcak beslenmelidir, böylece bedenlerini dengelemiş olurlar. Aynı şekilde kuru ve zayıf bedene sahip olanlar da yıl boyunca yaz diyeti uygularsa daha rahat ederler.
Etin özelliğini bilmek, onu
sağlıklı kılmak için önemli
‘Hipokratik Corpus’ yazarları, yoğun ve kalın bir kan yapısına sahip olduğu için sığır eti tüketiminde dikkatli davranılmasını tavsiye eder, çünkü güçlü bir besindir ve bağırsaklarda uzun süre kalır. Kan yapısı ve sütü ince olan hayvan türlerinin etleri de daha hafif olur. Dört ayaklılar arasında eti en hafif olan ve bağırsaklardan kolayca geçeni keçi etidir. Toplar damarında fazla kan bulunmadığından domuz eti de
yenilebilecek etler arasında yer alır. Kuzu eti, koyundan ve keçinin yavrusundan daha yumuşak bir yapıya sahipken yavru domuzun eti, yetişkin olanlardan daha serttir ve hazmı da daha zor olur. Etin özelliğini
bilmek, onu sağlıklı kılmak için önemli olsa da tek başına yeterli değildir. Çünkü yine ‘Corpus’ yazarlarına göre fazla pişirilen etler besleyicilik açısından zayıf, orta pişirilen etler adı üstünde idare edecek
derecede besleyici, az pişirilenler ise en güçlü fayda sağlayanlardır.
Kuş etleri çoğunlukla kuru özelliktedir, nemden meydana gelen hastalıkların sağaltılmasında bu etlerden yararlanmak faydalı olacaktır. Deniz canlılarını tanımak biraz daha fazla emek ister; kayalık
bölgelerde yaşayan balıklar denizleri dolaşanlara göre daha hafif ete sahiptir, yağlı olanlar gaz yapıcı özellikte ve güçlüdürler. Deniz balıkları akarsuda yaşayanlara göre daha hafif ete sahiptirler, yengeç,
deniz kestanesi gibi kabuklu deniz canlıları balıklara göre daha kuru özelliktedirler ve bağırsaktan kolayca geçerler.
Galenos, medikal içerikli kitap yazanlar arasında süte en çok önem veren kişilerden birisidir. Ona göre
en kalın, en yağlı, dolayısıyla en besleyici olanı inek sütüdür, deve sütü ise en ince ve en hafif olanıdır. At
ve eşek sütleri deveden elde edilene göre daha kalın ve yağlı olsa da orta düzeyde bulunan ideal süt keçiden gelir. Hayvanın beslenmesine göre sütünün kalitesi de değişiklik gösterebilir.

Örneğin yaz ortasında sağılan süt en kalın ve en yağlı kıvamda olandır, ilkbahara gelince daha akışkan ve daha az yağlı süt elde edilir. İnce ve sulu sütler mideyi rahatlatıcı özellikte iken daha az besleyicidirler, buna karşın kalın ve yağlı özellikte olanlar tam tersi
etki gösterir. Hekime göre tüm sütler, göğüs bölgesi ve akciğerler için faydalı iken baş ağrısı için sakıncalıdır. Şişkinlik yapıcı diğer besinlerde olduğu gibi sütün laksatif etkisinden kurtulmanın yolu ise onu biraz fazla kaynatmaktan geçer.
Galenos’a göre tahıl türleri arasında en besleyici olanı arpa, buğday gibi başakta yetişen kabuklu olanlarıdır. Bunlar küçük miktarlarda tüketilse bile bedene yeterince güç verebilirler. Kendisi küçük olsa
da yağlı yapısıyla bedeni besleyen susam tohumları dikkatli kullanılmalıdır. Yiyen kişi üzerinde rahatlatıcı özellikte olan, yüksek besin değeri taşıyan yağlı tohum, mide için zararlı olduğu gibi fazla ısınmaya neden olarak bedeni yorar ve içerdiği kalın özsu nedeniyle bağırsaklarda uzun süre kalabilir. En iyi tüketim biçimi onu balla karıştırarak susam kekleri yapmak ya da ekmeğin üzerine serperek tüketmektir.
Vitaminler henüz bilinmiyordu
Vitaminler henüz bilinmediğinden Antik Çağ hekimlerinden hiçbiri meyvenin besleyici özelliğinden
bahsetmez, yalnızca diüretik özelliklerinden, ilaç yapımında kullanıldığından, ayrıca sularıyla mideyi
rahatlattıklarından söz ederler. Hipokrat ve Galenos gibi Dioskorides de narın mideyi rahatlatıcı özelliğinden bahseder. Güneşte kurutulduktan sonra yemeklerle birlikte tüketilirse diyare etkisi gösterir,
yağmur suyunda bekletilerek tüketildiğinde ise kan kaybı durumlarında tedavi edicidir. Suyu kaynatılıp
balla karıştırıldığında ağız içindeki ağrılı yaralarla genital bölgedeki hassaslıklar üzerinde tedavi edici özelliğe sahiptir, hepsinden önemlisi çiçeklerini çiğneyen kişinin göz kapağındaki iltihaplanmalardan
kurtulacağını söyler.
Erik tazeyken tüketildiğinde keskin ve asitli özelliğinden dolayı mideyi yorar, ancak kurutulduklarında
tam tersi yönde etki gösterirler. Yaprakları kaynatılıp suyu şarapla karıştırılarak gargara yapıldığında
küçük dil ve bademciklere yapışan sakız gibi kalıntıları temizlemeye yardımcı olur.
En sık karşılaşılan durum mide ve
bağırsak semptomları
Antik Çağ hekimlerinin beslenme düzeni hakkında yaptığı açıklamalar öyle birdenbire, tek kişinin elinden çıkmadı, bu bilgi birikiminin ardında tarih öncesi çağlardan beri süre gelen alışkanlıklar önemli rol
oynuyor. Hijyen koşullarının sağlanamadığı, pişirme tekniklerinin henüz gelişmediği bir dönemde hekimlerin beslenmeye dayalı sağlık sorunları arasında en sık karşılaştığı durum mide ve bağırsak semptomları olmalı. Metinlerde bu duruma çare olacak pek çok öneri yer alıyor. İkinci en sık karşılaşılan durum ise aşırı beslenmeden kaynaklı rahatsızlıklar gibi görünüyor. Bu durum yoksul kesimlerin yiyeceğe ulaşmasının zorluğu karşısında bazı şanslı kesimlerin hiç etkilenmediğini de ortaya koyuyor. Bugünkü tıp bilgimize ve onların kurucu metinlerine dayanarak geliştirmiş olduğumuz beslenme düzeni hakkında daha
fazla bilgi sahibi olmak sağlıklı kalmanın ilk anahtarı olabilir mi?
