Prof. Dr. Dinçer Savaş
Lenger Akdeniz Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü
Modern dünyanın cinsel kimliklere ve yönelimlere dair geliştirdiği terminolojiyle Antik Çağ’ı birebir
okumak sınırlı sonuçlar verir. Antik dönemde cinselliğe dair algı, bugünkü anlamda ‘kimlikle’ değil,
daha çok toplumsal hiyerarşi ve güç ilişkileri bağlamında, ilişkide üstlenilen aktif ya da pasif role bağlı
olarak şekillenirdi. Erkek egemen düzende güç, erk sahiplerinin elindeydi ve normlar bu güç etrafında
şekillendi.
Antik Çağ dünyasında, farklı cinsel yönelimlere sahip bireylerin beslenme alışkanlıklarının ne olduğu sorusu ister istemez akla gelebilir. Ama unutulmamalıdır ki, cinsel yönelimden ziyade beslenme alışkanlıklarını belirleyen başlıca etkenler, başta coğrafya olmak üzere, kültürel kodlar ve daha da önemlisi bireyin ait
olduğu toplumsal statüdür. İster kırsalda olsun ister kentte fakirin sofrası mütevazıdır.
Antik Çağ’da yoksullar için hayat çoğu zaman peynir, ekmek, zeytin ve soğanla geçerdi. Etin pahalı olması sebebiyle genelde tencerede pişen bakliyat, yulaf lapası ve sebze olurdu. Bolca avlanan balık ucuz fiyatıyla sıklıkla ve et genellikle su ya da seyreltilmiş şarap eşliğinde nadiren yoksul sofralarında kendine yer bulurdu, Hemen hemen hayatın her alanında çalışan kölelerin büyük bir kısmı için ise gün biraz tahıl
lapası ya da ekmek ve meyveyle geçerdi.
Zengin ve soylu sofraları ise bambaşka bir dünyanın izdüşümüdür. Aperitif ile başlayan yemeği, ana
yemek ve ardından gelen ikinci yemek takip eder ve çoğu zaman birden fazla lezzet aynı anda sofrada
kendine yer bulurdu. Ziyafetler elit ve zengin sınıfın bir tahakküm göstergesi olarak sıklıkla başvurduğu
sosyal bir olguydu. Kuş sütünün bile eksik olmadığı bu sofralar gastronominin en seçkin ve yaratıcı yemeklerine ev sahipliği yapardı. İçilen şaraplar masanın prestijine uygun seçkinlikte olup keyifli, eğlenceli, bol kahkahalı bir ziyafetin hazırlayıcısı olurdu.

Roma dünyası elit ve soylu sofraları için hazırlanmış bir
yemek kitabı: De re culinaria
MÖ 4’üncü yüzyılda yaşamış olan Makedonyalı Hippolochos’un arkadaşı Samoslu Lynkeus’a yazdığı ve
günümüze Naukratisli Athenaeus sayesinde ulaşan mektup bize bir soylunun düğün yemeğinin nasıl olduğunu göstermesi açısından önemlidir:
“… Korinth bronzundan bir tabakta somun ve kümes hayvanları, ördekler ve bunun dışında güvercinler ve
bir kaz, bol miktarda yığılmış aynı tür yiyeceklerden daha fazlası. Ve konukların her biri bronz tabak da
dahil olmak üzere önüne konulanları aldı ve arkasında bekleyen kölelere verdi. Daha sonra her misafirin
önüne gümüşten yapılmış ikinci bir tabak yerleştirdi. İkinci büyük somunu yerleştirdim ve onun üzerine kaz, tavşanlar, oğlaklar ve diğer ekmekleri merakla hazırladım ve güvercinler, kumrular, keklikler ve akla gelebilecek her türlü kuş boldu”.
MS 1’inci yüzyılda yaşamış olan büyük gurme Apicius’un ‘De re culinaria’ adlı eseri ise Roma dünyası elit
ve soylu sofraları için hazırlanmış bir yemek kitabıdır. Bu eserde yer alan en üst tabakaya hitap eden
tariflerde kullanılan malzeme çoğu zaman en pahalısı ve en kalitelisidir.
Elbette, bir de her daim üst sınıf tarafından kabul görmeyi bekleyen ve o çevrede yer edinmeyi arzulayan sonradan görmeler vardı. Bu duruma en çarpıcı örnek belki de Trimalchio’dur. MS 1’inci yüzyılda, Nero zamanında yaşamış Petronius tarafından kaleme alınmış olan “Satyricon” adlı eserin bir bölümünde, sonradan zengin azatlı Trimalchio’nun verdiği bir davetin son derece gösterişli ve abartılı akşam yemeği anlatılır. Elit sınıfa duyulan hayranlık ve onlar gibi olmak adına hazırlanan yemekler, rafine bir damak tadından ve estetik algıdan yoksundur ve yazar tarafından bolluk ve aşırılık üzerinden ince ince
hicvedilir. Yine de eserde kullanılan ürünler özelinde Roma sofralarına bir gönderme yer alır.

Yenilen ve içilen hiçbir şey bireyin cinsel yönelimini
belirlemez
Nasıl ki çağlar boyunca her dönemde sınıfsal farklılıklar mevcuttu, sofralar da durumla örtüşür bir yapıdaydı. 19’uncu yüzyılla beraber klasik tanımlamanın ötesine geçen yeni tanımlamalar ve adlandırmalar
sonucu gelinen noktada, heteroseksüel dünyada akıllara kendileri gibi olmayanların ‘ne yediği’ veya
‘özel bir yemeklerinin olup olmadığı’ soruları gelmeye başladı.
Oysa yemek ve içecek tercihi cinsiyetten bağımsızdır. Kanlı bir bifteği, kebabı ya da kuzu çevirmeyi erkeklikle özdeşleştiren ve onu eril yapan yerleşik düzenin kalıplarıdır.
Tıpkı kısırın, hafif salataların ve renkli jöleli tatlıların kadınlara yakıştırılması gibi. Medya ve sanal dünya
da buna benzer pek çok örnekle doludur. Viski ve bira erkek imgesiyle özdeşleşirken renkli bir kokteyl
ya da şampanya feminendir ve kadına özgüdür. Bu listeye gün be gün aperol spritz, sushi, tofu, avokado içeren şeyler, jöleli tatlılar ve pudingler gibi yenileri, yaygınlaşan internet kültürünün de etkisiyle
ekleniyor. Klişeler üzerinden yapılan şakalarda, çok süslü, çok rafine, abartılı ve özenli olanın ‘gey’ olarak etiketlenmesi sıklıkla karşımıza çıkar. Yenilen ve içilen hiçbir şey bireyin cinsel yönelimini belirlemez
ama toplumun algısı bu klişeler üzerinden şekillenebilir.
Jaya Saxena’nın eater.com adlı sitede kaleme aldığı Literally Gayest Dish on the Menu başlıklı makalede,
10 şefe menülerindeki “en ‘eşcinsel’ hissiyatlı yemekler”in sorulduğu anlatılıyor. Buna göre; bazıları için
bir yemeği kuir kılan şey, geleneğe uymayı reddetmesi, yemek yiyenlere meydan okurken onları aynı
zamanda beslemesi iken, diğerleri için gösterişli renkler veya eğlenceli bir isim bu hissi çağrıştırıyor.
Yemeğin sipariş ve servis anına neşe katması ya da bazen kuir bir özne tarafından yaratılmış olması da
bu algının oluşmasında etkili olabiliyor. Kimi zaman da şefin kendi iç dünyasını yansıtarak yaratması yeterli oluyor… Sonuçta, “bir yemeği ‘eşcinsel’ kılan şey nedir” sorusunun tek bir cevabı yoktur; tıpkı eşcinselliğin kendini ifade ediş biçimlerinin de tek bir yolu olmaması gibi.
Gösterişli renkli ve eğlenceli tatlar…

Direniş kendini renkli, alışılmadık olanla masada temsil eder

LGBTİ+ bireyin özgürce, eşitçe, adaletli bir dünyada yaşama hakkı için eril tahakküme karşı verdiği mücadelede beslenme de kendini ifade etme aracı olarak karşımıza çıkar. Vegan mutfak ve sürdürülebilir gıda işte tam da bu noktada merkeze oturur.
Statükocu yapının her türlü zorlamalarına karşın direniş kendini renkli, alışılmadık olanla masada temsil eder. Aslında en önemlisi yemeğin kendisinden ziyade nasıl sunulduğu, kimlere sunulduğu ve aralarındaki bağ ve paylaşımdır.
Kuirlik, sizi siz olduğunuz için kabul eden insanlarla bir topluluk olma halidir ve bu bağlamda ekmeği birlikte bölmek, huzurlu ve güvenli bir şekilde birlikte tüketmektir. Bu sebeptendir ki 2024 Nisan’ında İstanbul’da Bayram Sokak 12 Platformu’nun organize ettiği Yeryüzü Sofrası etkinliği kapsamında insanlar, kendi elleriyle hazırladıkları, doğaya ve tüm canlılara saygılı, sömürüsüz ve vegan lezzetlerle buluşturan, eşit ve adil bir sofraya davet edilmişti. Tıpkı Aydın
LGBTİ+ Dayanışması’nın Vegan Çay Saati ya da Antep Queer LGBTİ+ Dayanışması ve Topluluğu’nun, Queer Vegan Piknik etkinliğinde olduğu gibi.
Sonuç olarak, modern dünyanın cinsel kimliklere ve yönelimlere dair geliştirdiği terminolojiyle Antik Çağ’ı birebir okumak sınırlı sonuçlar verir. Antik dönemde cinselliğe dair algı, bugünkü anlamda ‘kimlikle’ değil, daha çok toplumsal hiyerarşi ve güç ilişkileri bağlamında, ilişkide üstlenilen aktif ya da pasif role bağlı olarak şekillenirdi. Erkek egemen düzende güç, erk sahiplerinin elindeydi ve normlar bu güç etrafında şekillendi. Ancak, dönemin yeme içme pratiklerine baktığımızda, beslenmenin bireyin cinsel kimliğini belirleyen bir unsur olmadığını görürüz. İnsanlar, bulundukları sınıf, toplumsal çevre ve coğrafi koşullara bağlı olarak beslenirlerdi. Zaman akar, sofralar kurulur, hayat devam ederdi.

https://shorturl.fm/MyY1v
https://shorturl.fm/T4d5T
https://shorturl.fm/V8eeE