Omnia vincit amor: Gökkuşağı renklerinde arkeoloji

Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu
Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi

Görünmezlik teslim olmak değildir. İstanbul’un duvarlarına karalanmış her gizli onur sloganında, derslerine
kuir konuları dahil eden her akademisyende ve bedel ödeyeceğini bile bile düzenin tersine kürek çeken her
bireyde meydan okuma vardır. Dayanışma görünmezliğin panzehridir. Gökkuşağı renkleriyle kazmaya devam; çünkü omnia vincit amor, aşk her şeyi fetheder!

Kültürel, politik ve dinsel muhafazakârlığın toplumsal tutumları şekillendirdiği Türkiye gibi ülkelerde, LGBTQIA+ arkeologlar yalnızca disiplinlerinin metodolojik ve teorik sorunlarıyla değil, aynı zamanda görünürlük, ayrımcılık ve mesleki dışlanma baskılarıyla da baş etmek zorunda. Bu engellere rağmen, LGBTQIA+ bireyler ve gruplar, en azından gelişmiş ülkelerde, alana önemli katkılarda bulundu, arkeolojik yorumlamadaki heteronormatif anlatılara meydan okudu ve arazi çalışmalarında kapsayıcılığı savundular.

LGBTQIA+ arkeologların Türkiye ve benzer bağlamlardaki deneyimlerini araştırmak, bunlarla ilgili güvenilir verilere erişmek ve bu bireylerin mesleği nasıl ve hangi şartlarda yapıyor olduğunu kestirebilmek
çok güç. Ne yazık ki elimizde bu konuda başvurabileceğimiz kaynak çok kısıtlı, hatta yok denecek kadar az.

Türkiye’de 2025’in ‘Aile Yılı’ ilan edilmesi başlı başına konunun ne kadar gergin ve baskıcı bir iklimde
konuşulması ve tartışılması gerektiğini gösteren bir işaret. Aile değerleri adı altında cinsiyetçi ve kadın
düşmanı ideolojinin teşvik edilmesi, sadece özgürlüğünü ele almış veya almaya çalışan kadınlara değil, LGBTQİA+ topluluklarına karşı sürekli bir saldırıyı meşru kılıyor. Ahlaki koruma kisvesi altında kendi
görüşünden olmayan herkesin hakları, görünürlüğü ve onuru yok ediliyor. Devlet tarafından onaylanan
bu homofobi ve transfobi doğrudan şiddeti körüklüyor: LGBTQİA+ bireylere yönelik nefret suçları arttı, trans aktivist Hande Kader’in 2016’daki vahşi cinayeti ve 27 yaşındaki trans kadın Eylül Cansın’ın
2021’deki intiharı toplumun trans bireylere yönelttiği doğrudan ve dolaylı şiddetin boyutunu biraz olsun
anlatıyor. Yine de Onur Yürüyüşü etkinliklerine yapılan polis baskısına ve kuir alanların sistematik olarak
ortadan kaldırılmasına rağmen, Türkiye’nin LGBTQİA+ direnişi yeraltı dayanışma ağlarından Kaos
GL ve SPoD gibi kolektiflerin meydan okuyan, cesur tavırlarına kadar devam ediyor.

Kendisini kuir olarak tanımlayan
çok az arkeolog var

İster akademisyen ister araştırmacı ister arazi çalışanı olsun arkeolojide aktif olan LGBTQİA+ bireyler
ikili bir mücadeleyle karşı karşıyadır: Hem kendi kurumları içinde sistemik ayrımcılığa uğrarlar, hem de
muhafazakar ideolojilerin egemen olduğu bir toplumda sürekli görmezden gelinme tehdidiyle karşı
karşıyadırlar. Akademide, kuir akademisyenler sıklıkla kimliklerinin susturulduğu veya damgalandığı,
üniversitelerin ayrımcılığa karşı çok az veya hiç koruma sağlamadığı düşmanca ortamlarla karşılaşabilirler. Birçoğu mesleki tepkilerden kaçınmak için çalışmalarında kişisel yaşamları veya kuir bakış açıları hakkında tartışmalardan kaçınarak otosansüre zorlanır.

Ben bugüne kadar kendisini kuir olarak tanımlayan çok az arkeologla karşılaştım. Kurumsal desteğin
eksikliği—LGBTQİ+ görünürlüğünü aktif olarak bastıran hükümet politikalarıyla birleştiğinde—yalıtıcı
ve güvencesiz bir gerçeklik yaratıyor. Bu zorluklara rağmen, Dünya’nın gelişmiş ülkelerinde kuir arkeologlar, kısıtlı imkanlarla da olsa disiplini domine eden heteronormatif anlatılara meydan okuyan akademik çalışmalar aracılığıyla direniş alanları oluşturmaya çabalıyor. Kuir arkeoloji web sitesinde (queerarchaeology.com) kuir arkeolojinin dört ana ilkesi şöyle sıralanmış:
Kuir politik bir alandır.
Kuir arkeoloji kasıtlı olarak politiktir.
Kuir bir kimliktir.
Kuir arkeoloji, normal olarak tanımladığımız şeye
meydan okur.

Türkiye’de kuir arkeoloji alanında yazı yazan nadir arkeologlardan Yılmaz Yeniler, arkeoloji içindeki kuir
bireylerin deneyimlerine ilişkin KaosGL dergisinde şöyle bir analizde bulunmuştu:

“Arazinin giderek eril bir alana bürünmesi kadınların ve LGBTİ+’ların arazi çalışmalarına katılmalarında
karşılaştıkları ayrımcılığın sebeplerinden bazılarını teşkil eder. Kadınların ve LGBTİ+’ların arazi çalışmalarına yeterli mukavemet gösteremeyeceği düşüncesi ne yazık ki bir ön yargı olarak varlığını sürdürüyor. Biraz LGBTİ+ özelinde bakacak olursak arkeolojik kazılar çeşitli yetenekleri, farklı tecrübelere sahip insanları aynı mekanlarda ve sıcak gibi zorlu çalışma koşullarında bir araya getirmekte ve sürekli iletişim kurmayı talep etmektedir. Ve asıl zor olan belirli bir maskülenliğin her zaman olumlanması olabilir. Takım çalışmalarında bir düzen, sorumluluk ve disiplin kapsamında çalışmak ile ‘erkek egemen’ performanslar sergileme arasındaki sınır muğlaktır. Unutulmamalıdır ki arkeolojik çalışmalarda davranışların sınırları da bulanıklaşabilir, ilişkiler çok çabuk gelişebilir, ortamın getirdiği psikoloji gereği yoğun duygular yaşanabilir. Toplu çalışma ve yaşama alanlarında olduğu için bu durum LGBTİ+’ları özellikle ifşa, taciz ve fiziksel şiddete daha açık hale getirebilmektedir.”

Arkeoloji bir disiplin olarak
dışlayıcı tavrı yeniden üretiyor

LGBTQİA+ bireylerin arkeolojide görünmez kılınması, özellikle Türkiye gibi muhafazakar akademik ortamlarda, disiplinde kuir akademisyenlerin var olmadığı yönündeki tehlikeli bir yanılsamayı da yaratıyor. Bu silinmenin derin sonuçları var:

Heteronormativiteyi arkeolojik çalışmada verili bir durum olarak normalleştiriyor, tarihsel anlatıda toplumsal cinsiyet ve cinsellikle ilgili eleştirel yaklaşımı engelliyor ve rol modelleri veya güvenli alanlar
görmeyen genç LGBTQİA+ araştırmacıları izole ediyor. Kuir arkeologlar ayrımcılık, taciz veya mesleki
yükselme gibi konularda korkuya kapıldıklarında, alan geçmişin önyargılı yorumlarına meydan okuyabilecek yaşamsal perspektifleri kaybediyor; örneğin eski toplumlarda sadece kadın ve erkekten oluşan ikili toplumsal cinsiyet rollerinin varsayılması veya kuir tarihlerin dışlanması gibi. Böyle bir ortamda bir arkeolog rahatlıkla bir göz sürmesini veya cımbızı yalnızca kadınlıkla; bir hançeri veya ok ucunu sadece erkeklikle ilişkilendirilebiliyor. Dahası, görünür temsilin eksikliği kapsayıcılığa doğru ilerlemeyi
engelliyor. Sonuçta ortaya çıkan sessizlik döngüsü statükoyu güçlendiriyor ve arkeoloji bir disiplin olarak dışlayıcı tavrı yeniden üretmede bir çeşit suç ortağı olmaya devam ediyor.

Özge Arslan tarafından ArkeoDuvar’da yazılan bir yazıda, öğrenciler arasında yapılmış bir anketten bahsediliyor. Bu çalışmada arkeoloji öğrencilerinin homofobik eğilimlerden uzak olduğu; ancak bu konuya
dair yeterli bilgi sahibi olmadıkları ortaya çıkmış. Yani arkeoloji bölümlerinde yürürlükte olan çağın
gerisinde seyreden müfredatlar ve ders içerikleri bu alandaki potansiyel ilgi ve gelişimi olumsuz etkiliyor.

Öğrencilerimiz toplumsal cinsiyet, feminist teori ve kuir arkeoloji kavramlarıyla ve bunların arkeolojik alandaki pozitif açılımlarıyla karşılaşmalı. 21’inci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız 2025’te biz
halen 20’nci yüzyılın başına ait teori ve anlayışlarla yolumuza devam etmeye çalışıyoruz. Eril, milliyetçi
ve devletçi statükoyu değiştirmenin zamanı çoktan geldi de geçiyor. Bunu elbette genç nesil arkeologlar yapacak.

Arkeoloji, insan toplumlarında her zaman var olmuş çeşitli cinsellikleri ve cinsiyet ifadelerini ortaya çıkararak ve onurlandırarak LGBTQİA+ kimliklerin ‘modern bir fenomen’ olduğu mitini ortadan kaldırma gücüne sahiptir. Kibele kültünde ‘kadınımsı erkeklerden’ oluşan Gallus rahiplerinden, Mezopotamya’nın müstehcen eşcinsel aşk şiirlerine, Amerikan yerli kültürlerin İki Ruh geleneklerine kadar, maddi
kanıtlar kuir olmanın bir sapma ve sapkınlık olmadığını açıkça gösteriyor. Geçmişi kuir yaşamları da
içerecek şekilde yeniden inşa ettiğimizde, LGBTQİA+ bireylerin zamanın ve tarihin her anına ait olduklarını teyit ediyoruz. Ancak görünmezlik teslim olmak değildir. İstanbul’un duvarlarına karalanmış her gizli
onur sloganında, derslerine kuir konuları dahil eden her akademisyende ve bedel ödeyeceğini bile bile
ana akımın tersine kürek çeken her bireyde meydan okuma vardır. Dayanışma görünmezliğin panzehiridir. Gökkuşağı renkleriyle kazmaya devam çünkü omnia vincit amor, aşk her şeyi fetheder!

2 Comments

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir