Tarih öncesinde Ege’de açık deniz balıkçılığı gerçekten var mıydı?

Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu
Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi

Arkeolojik bulgular Paleolitik Çağ’dan itibaren, ender de olsa, insanların denize açıldığını ortaya koyuyor.
Daha düzenli deniz seyahatleri ise MÖ 9000’lerden itibaren başlar. Deniz yolculukları Mezolitik Çağ’da
devam eder. Girit’in güneyinde yer alan Plakias bölgesinde yeni elde edilen bulgular Mezolitik Çağ toplayıcı-avcılarının denize açılabilir tekneler kullanarak, Girit’e ulaştığını gösteriyor.

Ege prehistoryasında uzun zamandır tartışılan konulardan biri açık deniz balıkçılığının toplumsal gelişimdeki rolü oldu. Groningen Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü’nden Canan Çakırlar ile birlikte 2018 yılında TINA Dergisinde yazdığımız bir makaleyle bu konuyu tartışmış, son görüşleri ve verileri ele almıştık. Bu yazıda o tartışmaya yeniden dikkat çekmek istiyorum.

Bu tartışmanın başlamasının nedeni esasen prehistorik alanlarda bulunmuş orkinoslara ait kalıntılar.
Özellikle 1970’lerden itibaren bazı prehistorik alanlarda heybetli kalıntılarına rastlanan mavi yüzgeçli
orkinoslar bu konunun ana aktörleri rolünde.

Orkinos gibi bir balığın tarih öncesi Ege toplumları tarafından avlanıyor olması, bu toplumların sahip olduğu gelişkin balıkçılık tekniklerine, açık deniz seyahati ve ağır yük taşımaya elverişli tekne yapımına ilişkin güçlü kanıtlar olarak görüldü çünkü orkinoslar derin sularda yüzen açık deniz balıkları olarak bilinir. Boyları 2-2.5 metreye kadar ulaşabilir. Ağırlıkları 150 kiloya, hatta daha ender durumlarda 680 kiloya kadar çıkabilir. 1000 metreye kadar derin sularda yüzebilirler. Mavi yüzgeçli orkinosun arkeologlar arasındaki büyüleyiciliği denizlerdeki en büyük, en hızlı ve en başarılı avcılardan biri olmalarından gelir. Onlar, besin zincirinin en tepesindedir.

2021’de soyu tehlikedeki canlılar
listesinden çıkmayı başardı

Ayrıca orkinoslar her yıl büyük göçler yapar. Atlantik orkinosları üremek için ya Meksika Körfezi’ne ya
da Batı Akdeniz’e gelir. Aşırı avlanma öncesinde, yani 1980’lerden önce Ege, Marmara ve Karadeniz’e
giriş yaparlardı. Ne yazık ki bu balığın soyu bölgesel olarak Karadeniz’de 1985’teki aşırı avlanmadan ve Japon pazarındaki aşırı talepten dolayı tükenme noktasına kadar gelmişti. Ancak türü kurtarmak için
yapılan çalışmalar işe yaradı ve orkinoslar 2021’de soyu tehlikedeki canlılar listesinden çıkmayı başardı. Büyüklükleri ve saldırgan davranışları insanların saygısına halen haizdir. Mavi yüzgeçli orkinos yakalamak Atlantik’te halen önemli ve prestijli bir hobi (!) olmaya devam eder.

Orkinoslara dair bu düşünce biçimi arkeoloji bilimine yansıyarak mavi yüzgeçli orkinos balığının tüm
balıklar arasında ayrıcalıklı bir konum kazanmasına yardımcı oldu. Franchthi Mağarası’nda Üst Mezolitik
Döneme ait tabakalarda boyu 2 metreye varan mavi yüzgeçli orkinoslar bulunmuştu. Örneğin, John Bintliff 1977’de şunları yazdı:

“Hayvan kalıntıları iyi korunmuş bazı yerleşim yerlerinden gelen veriler mavi yüzgeçli orkinos gibi mevsimlik balıkların beslenme düzeninde ana besin maddesi olarak tüketildiğini göstermektedir.”

Mylona, Payne veya Powell gibi bilim insanları mavi yüzgeçli orkinos kalıntılarını uzmanlaşmış derin deniz veya açık deniz balıkçılığının kesin kanıtı olarak görür. Ne var ki, orkinosların davranışlarını yakından
incelediğimizde onların sadece derin ve açık sularda yüzmediğini daha açık görürüz. Uluslararası Doğayı
Koruma Birliği’ne göre mavi yüzgeçli orkinoslar şöyle tarif edilir:

“[Thunnus thynnus] kıyıdan uzakta yaşayan, okyanusgöçer bir balık türüdür, mevsimsel olarak kıyı yakınında bulunabilir ve geniş bir aralıktaki [su] sıcaklığına dayanabilir. Bu türler büyüklüklerine göre sürü halinde, bazen de uzunkanat, sarıkanat, irigözorkinoz, kızıl orkinozla vb. ile birlikte yüzer. Daha küçük balık sürülerini (hamsi, turna, barlam) veya mürekkep balığı ve yengeç avlayıp yerler.”

Sonuç olarak, göç halindeki mavi yüzgeçli orkinosun derin suları tercih ettiği doğrudur, ancak bu tür,
yumurtalarını bırakıncaya kadar sürekli beslendiğinden, sık sık diğer balıkları izler ve bu nedenle kıyılara yaklaşırlar. Metrio ve meslektaşları tarafından yapılan bir çalışmada orkinosların zamanının büyük
bir bölümünü 0-100 m derinliklerde yüzerek geçirdiği ve sık sık anakaraya ve Ege adalarına yakın olan
üretken sığ sulara yaklaştığı açıkça görülür. İspanya’dan İstanbul Boğazı’na kadar olan bölgede küçük balıkların peşinde kıyıya yakın yüzen orkinosun paragat, mızrak, ağ veya ‘tonnare’ (ton balığı ağı) ve
dalyan olarak bilinen sabit tuzaklarla yakalandığını gösteren çok sayıda kayıt vardır. Kıyıya yakın yukarı doğru akıntının bulunduğu bölgeler de orkinos için potansiyel avlama ve avlanma alanlarıdır. Bu
nedenle orkinos balığı avlamak için kıyıdan uzakta veya açık denizde balıkçılık yapma zorunluluğu yoktur. Marzano’nun vurguladığı gibi, Roma döneminde Atlantik’te açık deniz balıkçılığına ilişkin kayıtlar
bulunmakla birlikte, Akdeniz’de açık deniz balıkçılığı 20’nci yüzyıla kadar esasen nadir rastlanan bir etkinlikti. Ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında düzenli olarak açık denizde balık sürüleri takip edilmeye ve
avlanmaya başlandı.

Orkinoslar temel besin
kaynağı değildi

Tabii mavi yüzgeçli orkinosun tarih öncesi insanın kalori ihtiyacının büyük bir bölümünü sağladığını
varsaymak da yanlış. Yunanistan’daki Franchthi Mağarası’nda bulunan balıklar üzerinde çalışan Mark
Rose, orkinos kalıntılarının birkaç yüzyıllık bir zaman dilimini temsil eden az sayıda bireye ait olduğunu açıkça belirtir. Balık kalıntılarını mağaradaki diğer hayvan kalıntılarıyla karşılaştıran Rose, mavi yüzgeçli orkinosların Franchthi toplayıcı-avcıları için temel bir besin kaynağı olmadığını ortaya koyar. Franchti toplumu alageyik gibi karasal türleri daha çok avlamış, tahıl ve meyveler gibi yabani bitkileri toplamış ve geri kalan yiyecek gereksinimini sağlamak için yıl boyunca Ege sularında yüzen balıkları avlamayı sürdürmüştür. Dolayısıyla Rose’un da belirttiği gibi, sadece mevsimlik olarak yapılabilen orkinos avcılığı beslenmeye destek niteliğinde olmaktan ileri geçmiş olamazdı.

Benzer şekilde, diğer kazı yerlerinden derin sulardaki türlere ait çok sınırlı bulgu vardır. Mesela kılıç balığı ve yunus nadiren Ege’deki tarih öncesi yerleşmelerde bulunur. Ege’deki Erken Tunç Çağı yerleşmelerinde saptanan köpek balığı veya vatoz kalıntıları büyük olasılıkla açık deniz balıkçılığının göstergeleridir, ancak bunlar sahilden de toplanmış olabilir çünkü köpek balığı/vatoz omurları süs eşyası yapımında kullanılır. Mesela zooarkeolog Powell, Saliagos’taki balina omurlarının karaya vurmuş bireylere ait olduğunu öne sürer.

Bununla birlikte, Ege’de derin deniz türlerinin bol olduğu alanlar bulunur. Özellikle sahile yakın yerler ile
göçmen balıklar için boğaz etkisinin oluştuğu adalar, Teselya bölgesinden denize dökülen tatlı suların
olduğu alanlar, Çanakkale Boğazı’nın uygun koşullar yarattığı Ege havzasının kuzey bölümü bu yerlerdendir. Ancak yeniden hatırlatmakta fayda var ki derin sular sadece açık denizde olmak zorunda değildir. Derin sular, kıyıya ve adalara yakın yerlerde de olabilir. O nedenle derin sularla açık deniz arasındaki farkı dikkate almak önemlidir.

Bununla birlikte, Ege’de derin deniz türlerinin bol olduğu alanlar bulunur. Özellikle sahile yakın yerler ile
göçmen balıklar için boğaz etkisinin oluştuğu adalar, Teselya bölgesinden denize dökülen tatlı suların
olduğu alanlar, Çanakkale Boğazı’nın uygun koşullar yarattığı Ege havzasının kuzey bölümü bu yerlerdendir. Ancak yeniden hatırlatmakta fayda var ki derin sular sadece açık denizde olmak zorunda değildir. Derin sular, kıyıya ve adalara yakın yerlerde de olabilir. O nedenle derin sularla açık deniz arasındaki farkı dikkate almak önemlidir.

Mavi yüzgeçli orkinos MÖ 2900-2700’lerde Çanakkale’deki Beşik-Yassıtepe yerleşiminde avlanmıştı. Bunların ortalama boyu 2 metre civarındadır. Zooarkeolog Angela von den Driesch’e göre orkinos avı topluluğun ekonomisi ve geçimi açısından çok önemliydi. Ayrıca Beşik-Yassıtepe’de kılıç balıklarına ait beş parçaya rastlandı. Von den Driesch bu kılıçların açık denizde yakalanmış olması gerektiğini düşünüyor. Beşik-Yassıtepe’nin çağdaşı Troya’da ise görece çok daha az miktarda orkinos ve kılıç balığı bulundu. Bu da Beşik-Yassıtepe’nin Troya’ya göre balık açısından çok daha avantajlı bir konumda yer aldığını gösterir. Zooarkeolog Hans-Peter Uerpmann uzmanlaşmış bir ‘açık deniz balıkçılığı’ varsayımı yerine, Çanakkale Boğazı’na gelen balıkların Beşiktepe’deki verimli koy ortamında beslendiklerini ve böylece insanlar tarafından kolay avlanmaları için koşulların oluştuğunu öne sürer.

Benzer şekilde, Ege’de Mezolitik dönemde yaşamış olan toplayıcı-avcıların yıl boyunca çeşitli yerli ve
göçmen balıkları yakaladığını destekleyen bulgular var. Youra’daki Cyclops Mağarasında tespit edilen balıkların büyük çoğunluğu koy içinde veya kıyıya yakın yaşayan türlerden oluşur. Bu ada çevresinde derin
sular bulunduğundan, belki de kıyıya yakın ama derin sularda paragatla orkinos avcılığı yapılmaktaydı.

Zooarkeolog Dimirta Mylona orkinos gibi göçmen balıkların sazdan örülmüş veya ahşap teknelerle avlandığını öne sürer. Mağarada bulunan kemikten olta uçları bu noktada aydınlatıcıdır. Youra Adası sakinleri açıkta balıkçılık yapmış olabilir ancak göçmen balıkların kıyı türleriyle birlikte yakalanmış olması bize tüm bu türlerin aslında kıyıya yakın balıkçılık yöntemleriyle avlanmış olabileceğini gösterebilir.

Sonuç olarak, Ege’de tarih öncesi toplumların hiç açık denize çıkmadıkları ve buralarda keşif yapma
kapasitesinin olmadığını söylemiyoruz elbette. Arkeolojik bulgular Paleolitik Çağ’dan itibaren, ender
de olsa, insanların denize açıldığını ortaya koyuyor. Daha düzenli deniz seyahatleri ise MÖ 9000’lerden
itibaren başlar. Deniz yolculukları Mezolitik Çağ’da devam eder.

Girit’in güneyinde yer alan Plakias bölgesinde yeni elde edilen bulgular, Mezolitik Çağ toplayıcı-avcılarının denize açılabilen tekneler kullanarak Girit’e ulaştığını gösteriyor. Benzer şekilde, Youra Adası’ndaki Cyclops Mağarası ve Kynthos’daki Maroulas’ın MÖ 9000-7000 yılları arasında kullanılması, toplayıcı-avcıların ada ortamlarından faydalandıklarını kanıtlıyor.

Ege’de Erken Tunç Çağı öncesine ait tekne kalıntıları veya bunların tasvirleri maalesef bulunmamaktadır. Ancak arkeolojik veriler, kullanılan deniz araçlarının sadece sal veya dubalardan ibaret olmadığını göstermektedir. Kaplamalı gövdeler, şalupalar (uzun tekneler), saz tekneler ve ağaçtan oyma kayıklar muhtemelen Tunç Çağı öncesinde de kullanılıyordu. Cyprian Broodbank’e göre, Kiklad Adaları’nda bulunan hammaddeler, adaların savunma açısından sağladığı avantajlar, şalupa teknolojisinin gelişimi ve adaların birbirine yakınlığı gibi faktörler, denizle etkileşim içinde toplumsal yaşamın sürmesini sağlamış olmalıdır. Bu bağlamda, Batı Anadolu sahil kesiminde yürütülen araştırmalar MÖ 3000’lerden sonra Ege toplumlarıyla ticari ve kültürel ilişkilerin varlığına işaret etmektedir.

Uzun sözün kısası, Ege prehistoryasında açık denizde yolculuk yapılmış olmalı. Her ne kadar ‘açık deniz’ kavramı Ege için tam olarak geçerli olmasa da! Şöyle ki açık görüşün olduğu günlerde Ege’de bir kara
parçası mutlaka görünür durumdadır. Bu da gerçek anlamda bir ‘açık deniz’ kavramının Ege’de gerçekleşemeyeceğini gösterir.

Ancak biz kıyıdan 5 km ve daha ötesinde yapılan balıkçılığı, açık deniz balıkçılığı olarak ele alıyoruz.
Öte yandan, Ege’de açıkta balık tutma arzusu veya gereksinimi prehistorik dönemde oluşmuş değildi.
Diğer bir deyişle, balıklar koy içinde ve kıyıya yakın yerlerde kolaylıkla tutuluyordu. Bunlar orkinos veya
kılıç balığı olsalar bile. Açık denizde olmanın başka nedenleri olmalı! Şimdilik bu konuyu başka bir yazıya
bırakalım…

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir