Vızıltılı şeyler: Arı-insan ilişkisinin dünü ve bugünü

Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu

Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi

Arılar açısından kötü olan aynı zamanda bitkiler açısından kötü. Bitkiler için kötü olan hayvanlar açısından kötü. Bir hayvan olan insan da bu kötülük sarmalının içine dolanmış durumda. O hem bir numaralı fail
hem de mağdur. Bugün arılar halen bir yerlerde vızıldıyorsa veya sizi halen bir arı sokabiliyorsa son bir şansımız var demektir.

Adaçayı, kimyon, kiraz, fesleğen, fasulye, kekik, kayısı ve bademin ortak noktası nedir? Hemen söyleyelim: Hepsinin arıların tozlaştırdığı ve bizim severek tükettiğimiz besinler olması. Biliyor musunuz? Tarımsal ürünlerimizin %75’inden fazlası tozlaştırıcı olarak bu tüylü ve vızıltılı minik böceklere muhtaçtır. Yaygın bir deyişle her üç lokmamızdan biri arılar tarafından üretilmiştir. Arıların tozlaşmasını sağlamadığı birçok bitki de elbet var; ancak pazara gittiğimizde aldığımız birçok besinin, baharatın ve meyvenin yaratıcısı doğrudan arılar.

Eğer bugün arkeolojik kazılarda elma, armut, badem veya baklagil kalıntılarına rastlıyorsak, bunu milyonlarca yıldır durmaksızın çalışan bu böceklere borçluyuz. Arılar, bitkilerin genetik çeşitliliğini canlı tutan en önemli canlıların başında gelir. Peki, insanlarla arılar arasındaki ilişkinin köklerini ne kadar eskiye götürebiliriz? Ne zamandan bu yana insanlar ve arılar bu kadar birbirine bağlı? İşin doğrusu bunun cevabı tam olarak belli değil; ancak arkeoloji alanındaki yeni gelişmeler ve teknikler sayesinde bu konuya dair yanıtlar her geçen gün daha net hale geliyor.

Atalarımız bal kovanlarının
peşinde koştu

Öncelikle bu yazıda ‘arı’ derken yalnızca balarısı yani Apis mellifera türü ile kısıtlı tuttuğumu belirtmek isterim. Bilinen 20 binden fazla arı türü bulunur. Arılar en az 130 milyon yıldır gezegenimizde çiçekli bitkileri tozlaştırmakla önemli bir rol oynar. İnsanın daha esamesi okunmazken arılar buradaydı. Bu yazıda ele aldığımız balarısının ana vatanı ise 1 milyon yıl önceki Afrika kıtası. Buzul Çağının değişen iklimsel koşulları içinde arıların zaman zaman kuzey enlemlere doğru habitatlarını genişlettiği, soğuk dönemlerde de güneye doğru geri çekildiği tahmin ediliyor.

Neolitik dönem arıcılığına gelmeden önce Buzul Çağı Afrika toplumlarında arı-insan ilişkisinin nasıl şekillendiğine dair bazı tahminler olduğunu vurgulamak gerekli.Thor Hanson’un ‘Arıların Bildikleri’ kitabında bunlar anlatılmıştı. Özellikle arının ürettiği bal, polen ve larvaların yoğun ve saf şeker içeriği Buzul Çağı toplayıcı-avcıları tarafından aranan besinler arasında olmalı.

Beslenme uzmanları ve kültürel antropologlar bu ilişkinin niteliğine dair çalışmalara imza atmış durumda. Bu noktada bilim insanları Homo türünün beyin kapasitesinin ani sıçramaları ve büyümeleriyle tüketilen besin tipleri ve kaloriler arasında mutlak bir bağ olduğunu kabul etmekte. Beyin gibi maliyetli bir organın işler kılınması ve talep ettiği enerjinin sağlanması için ciddi miktarda şeker gerekiyordu. Sentetik şekerin olmadığı bir dünyada bu ihtiyacı kısıtlı doğal kaynaklardan sağlayabilirdiniz. İşte bal bunların başında geliyor. Tıpkı büyük maymunlarda olduğu gibi, milyonlarca yıl önceki atalarımız da bu ihtiyacı karşılamak için bal kovanlarının peşinde koşmuş olabilir. Ayrıca Paleolitik dönem insanlarının kullandığı yontma taş aletleri ve ateşi kontrol edebilme yetilerini de bir ödül besin olan bal, polen ve larva toplayıcılığıyla
ilişkilendirmek yanlış olmayacaktır. Duman, kovanlardaki arıları etkisiz hale getirmek için kullanılan en etkili yöntemdir.

Arkeolojik kanıtlar maalesef arıcılık ve kovan toplayıcılığı gibi insan-arı ilişkisini açık edecek konularda pek cömert değil. Ancak başta da belirttiğim gibi, kimyasal ve biyolojik analizlere dayalı yeni teknikler bizi bu konuda eskiye oranla çok daha güvenilir bir şekilde bilgilendiriyor. Sözgelimi, eskiden sadece arı veya arı toplama tasvirleri aracılığıyla bu konuda bilgi sahibi olabilirken, şimdilerde eski iskeletlerin diş plaklarında veya çanak çömleklerdeki yağ tortularında korunan mikroskobik kalıntılardan bilgi üretebiliyoruz. Bir anlamda arkeolojide beslenmeye dair epistemik düzeyimiz bir devrim yaşıyor diyebiliriz. Her ne kadar arı konusu henüz akademide çok ilgi çekmese de arı ve arıcılık da bu güzel gelişmelerden payını almakta.

Neolitik dönemdeki arıcılık üzerine bahsetmek istediğim tam da böyle bir çalışma. 2015 yılında Nature’da yayınlanan bir makaleyle Anadolu ve Avrupa’daki ilk çiftçilerin arılarla olan ilişkisine dair fikrimiz bir anda gelişti. 6400 çanak çömlek parçası üzerinde analiz yapan ekip çok sayıda Neolitik toplumun arı ürünlerini
tükettiğini veya günlük işlerde kullandığını gösterebildi. Şöyle ki, çanak çömleklerin gözeneklerinde korunan organik yağların kimyası bize o çanak çömlekte hangi besinlerin pişirildiğini veya korunduğunu gösterebilir. Çok özel bir bileşik olan balmumu da prehistorik çanak çömleklerin gözeneklerinde gözle görünmez parçacıklar olarak korunmuştu.

İnsan bu tatlı şeyin peşinde koşmaktan hiç vazgeçmedi!

Bu çalışma, Avrasya’da bilinen en eski balmumu kalıntılarını Anadolu’daki Neolitik dönem alanlarında tespit ederek bu alanda çığır açtı diyebiliriz. Çayönü ve Çatalhöyük’teki 9 bin yıl öncesine ait çanak çömlekler, arı-insan ilişkisine dair en eski kanıtları oluşturuyor. Ayrıca Kalkolitik döneme ait Aşağı Pınar ve Toptepe gibi
Marmara Bölgesindeki prehistorik alanlardan gelen çanak çömleklerde de balmumu kalıntıları keşfedildi. Arıcılık sadece Anadolu’yla da sınırlı değil. Balmumuna ait tortular Avrupa’nın güneybatısında ve Orta Avrupa’daki Linearbandkeramik Neolitik çanak çömleklerinde karşımıza çıkıyor. Bu bulgunun önemi bal arısının Neolitik kültürün ve beslenmenin önemli bir parçası olarak Anadolu’dan Avrupa’nın içlerine
kadar taşındığını akla getirmesi. Dolayısıyla arının ekolojik habitatının Avrupa’nın içlerine doğru genişlemesinde Neolitik dönemdeki insan hareketliliği de önemli bir rol oynamış olabilir. Diğer yandan, 57’nci enlemin kuzeyinde hiçbir örnekte balmumu kalıntılarına rastlanmamış olması balarısının coğrafi yayılımının sınırlarını göstermesi açısından çok mühim. Bu enlemin kuzeyinde gelişen Neolitik kültürlerinde ve beslenme tarzlarında balın yerini başka doğal şekerler almak zorundaydı. Böylece belki de ilk defa prehistorik bir böceğin ekolojik yaşam alanının sınırları da arkeolojik bir malzeme sayesinde anlaşıldı.

Neolitik dönemde arıcılığın neye benzediği halen yanıtlanmayı bekleyen bir sorudur. Dönemin resim tasvirleri bize bu konuda maalesef oldukça kısıtlı bilgi sunar. İspanya’nın Valencia bölgesindeki Cuevas de la Araña mağarası bu konuda hep başvurduğumuz ender örneklerden biri. Bu mağaradaki MÖ 6000’lere tarihlenen bir kaya resmi, sarp bir uçurumda sallanan ipler yardımıyla vahşi bir arı kovanına ulaşmaya çalışan bir insanı betimliyor. Bu insanın elindeki kap ve etrafında uçuşan arılar, insanın yüksek enerjili besin kaynakları olan glukoz ve fruktoza erişmek için aldığı riskleri de açıkça gösteriyor. Yükseklerden düşme veya yüzlerce arı tarafından sokulma pahasına insan bu tatlı şeyin peşinde koşmaktan hiç vazgeçmemiş gibi duruyor!

Arkeoloji dışında bize bu konuda bilgi sağlayan bir de kültürel antropoloji çalışmaları var. Dünyanın her kıtasında toplayıcı-avcılar arı kovanlarından bal
çalar. Bazı toplumlarda bu iş sadece erkeklerin bazılarında ise hem erkeğin hem de kadının görevidir. Bu konuda bize bolca bilgi sunan Tanzanya’daki Hadza’ları örnek vermek mümkün.
Kovan toplayıcılığında adeta uzmanlaşmış olan Hadza’lar kalori ihtiyaçlarının neredeyse %20’sini arı ürünlerinden karşılar! Kovanları bulmak için de
çoğunlukla bal kılavuzu kuşundan faydalanırlar; çünkü bu kuş kovan bulma süresini üçte iki oranında düşürür.

Kuşlar insanları kovanlara götürür, insanlar da
genelde kuşa bol bol bal ve balmumu bırakır. Bu
türler arası antlaşma herkes için kazançlı olsa da
maalesef arı emeğinin sömürüsü had safhadadır.
Diğer yandan, toplumda da adeta bal tutan parmağını yalar. Toplayıcılığı yapan erkekler daha balı bulur bulmaz yemeye başladıkları için kadınların bala erişimi erkeklerden daha azdır. Yine de kampa getirilen bal herkese dağıtılır. Bal düşkünlüğü konusunda Hadza’lar uç bir örnek olsa da bize prehistorik dönemde insan-arı ilişkisinin
nasıl zuhur ettiğine dair bazı fikirler verdiği için
bence dikkate almaya değer.

Antropolojik kayıtlar gözümüzde bazı imgelerin oluşmasına yardımcı olsalar da doğrudan Neolitik dönemdeki arıcılık etkinliğini anlamaya yetersiz kalır. Ayrıca arılar; koyun, keçi, sığır, köpek veya domuz gibi Neolitik dönemde evcilleştirilmiş diğer hayvanlara benzemez. Sadece kanatlı bir böcek oldukları için değil, aynı zamanda tipik bir evcilleştirme sürecinden geçmedikleri için. Her ne kadar bazı ıslah çalışmalarıyla daha uysal arılar zamanla insan tarafından seçilime uğrasa da genetik, davranışsal ve morfolojik olarak evcil kategorisine alınamazlar. Daha çok insan tarafından kontrol altına alınabilen yaban türlerinden biri olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Benzer bir
ilişkiyi mesela insanlarla ren geyikleri arasında görebiliriz.

İnsan hem bir numaralı fail hem de mağdur

Diğer yandan, arı-insan tarihini bir bağımlılık ilişkisi içinden düşünecek olursak, insanın arıya daha bağımlı olduğunu savunmak mümkün. Mesela Çin’de evcilleştirilmiş ve tamamen insana bağımlı bir böcek olan ipekböceğinin aksine, arılar, insan olmadan vahşi dünyada hayatta kalabilir, kovandan kaçabilir, kendilerine koloni kurabilir ve soylarını insansız sürdürebilirler. Ancak insanlar için aynı şeyi söylemek çok mümkün değil. Arılar besinlerimizin önemli bir kısmını tozlaştırır, yani beslenmemizde önemli rol oynayan bitkilerin üremesini sağlar. Bitkilerin bu böceklere olan bağımlılığı milyonlarca yıllık evrimsel süreçler içinde gelişmiştir.

İnsanın besin kaynaklarının bu bitkiler olması da insanı dolaylı olarak arılara bağımlı hale getirir. Bu apaçık gerçek arılarla aramızda eşitsiz bir ilişkinin kurulması için yeterlidir. Kaldı ki, sentetik şekerlerin olmadığı binlerce yıl boyunca da bal, polen ve
larvalar yoluyla glukoz temin etmek için arı kovanlarının çok talep gördüğünü biliyoruz. Üstüne üstlük balmumu gibi yan ürünler de metal dökümünde, yazı tahtası üretimi gibi başka işler için kullanılıyordu. Arının zehri ise çeşitli tıbbi tedavilerde işe yaramıştı.

Hititler döneminde arı kovanlarını çalanlara verilen para veya arı sokma cezaları bu sarı-siyah böceklerin doğrudan devlet eliyle korunduğunun göstergesidir. Demir Çağına geldiğimizde ise artık endüstriyel arıcılıktan bahsetmek mümkün. İsrail’deki Tel Rehov’da kazılar sırasında 100’den fazla kil kovan bulunmuş olması arıcılığın ulaştığı endüstriyel aşamayı yansıtır.

Bugün gelinen noktada ne yazık ki bilinen
20 bin kadar arı türünün %40’ı tehdit altında. Bu gerilemenin nedeni elbette insanın her zamankinden daha da yıkıcı bir aktöre dönüştüğü Antroposen Çağı. Rachel Carson’ın muhteşem ‘Sessiz Bahar’ kitabı arı vızıltısının ve kuş cıvıltısının sonlanışının insanın kimyasal zehirleri yeryüzüne boca etmesinden kaynaklandığını söylüyordu. Kitapta tek tek örneklerle anlatılan derin cehalet ve
radikal kötülük şu ironiyi göstermişti: İnsan, kendi bacağına sıkıyor! Kitabın yayınlanmasının üzerinden 63 yıl geçti. Peki, 21’inci yüzyılın ilk çeyreğini geride
bırakırken değişen ne var? Şimdilerde biliyoruz ki, insan etkinlikleri sadece atmosfer kimyasını bozmakla kalmıyor, aynı zamanda adına 6’ncı Kitlesel Yok Oluş dediğimiz biyolojik çeşitlilikteki
muazzam gerilemeyi de yaratıyor. Tüm bunların gün gibi ortada olan nedenleri ise tarım zehirleri, monokültür, iklim değişikliği ve habitat kaybı. Tümü
tartışmasız insan kaynaklı. Yani görünen o ki bir arpa boyu yol almamışız!

Arılar açısından kötü olan aynı zamanda bitkiler açısından kötü. Bitkiler için kötü olan hayvanlar açısından kötü. Bir hayvan olan insan da bu kötülük sarmalının içine dolanmış durumda. O hem bir numaralı fail hem de mağdur. Bugün arılar halen bir yerlerde vızıldıyorsa veya sizi halen bir arı sokabiliyorsa son bir şansımız var demektir. 9 bin yıl önce Anadolu’da başlayan bu karşılıklı ortaklık, bugün büyük bir kriz içinde. Mesele sadece bir bal meselesi olmadığı için de çözüm salt balarılarının kovanlarını yapay bir biçimde arttırmaktan geçmiyor. Mesele biricik gezegenimizdeki canlı çeşitliliğine ve biyolojik süreçlerin milyonlarca yıllık döngüsüne saygı duymak ve sorumluluk üstlenmekle alakalı. Belli ki arılar tarihin aktif özneleri olarak
insanın biyokültürel evrimini de ‘tozlaştırdı’ ve büyüttü. Bu çok becerikli böceğe borcumuz sizce de biraz fazla birikmemiş mi?

Sonuç olarak: Arılar yaşasın, polen de yiyebilsinler!

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir